F
15 Mayıs 2019 Öykü

F


Twitter'da Paylaş
2

F harfinden umutluyum. Bana çok yakın zamanda müthiş bir işaret verecek. Bundan o kadar eminim ki, sabırsızlığım onun bana geleceği yola kestirmeler aramaya kadar vardı. Müzik marketlerde ayaklarım önce F harfinin olduğu bölüme gidiyor. Şu büyük kulaklıklardan takıp Frank Sinatra albümleri dinliyorum. Fesleğenli yemekler pişirip Fransız filmleri izliyorum.

Geçenlerde Rıhtım Caddesi’nde yürüyordum. Sevimli, aydınlık bir gündü. Bir kız çocuğu, annesinin avucuna sokulmuş minik elinde uçan balonunun ipini tutuyordu. Öyle hoş bir görüntüydü ki. El ele tutuşmuş bir kız çocuğuyla annesi ve aralarında uçan bir balon, düşünsenize. Balon kızdan oldukça yukarıda bir yerde çırpınıyor, kendini göğe doğru itiyordu. Ben anne kızdan da, balondan da yüksektim. Çok uzun boylu bir adamım ben. İki metreye kadar uzun, epey uzun, dağ gibi falan derler. Bütün pislik üstüne eklenen dokuz santimdedir. Bu özeliğimin can sıkıcı olduğu zamanlar olmuştur, özellikle okul yıllarında, özellikle kızlar konusunda. Ama orada, küçücük bir kız çocuğu, orta boylu bir anne ve onların bir köpek gibi aralarında tutup gezdirdikleri bu balona tepeden bakarken uzun boylu olmak hoşuma gitti. Sonra daha hoş bir şey oldu. Anne dalgınlıkla omzundaki çantaya elini attığında balon küçük kızın gevşek elinden kurtuldu. Bir anda atıldım, ipin ucunu tutuverdim. Kızın yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Ağzı açık kalmıştı. Eğer yakalamamış olsaydım küçücük kalana kadar balonun göğe yükselmesini seyredecek, umutsuzca ardından bakıp dudaklarını titreterek ağlayacak, bu güzelim günü kendisine de annesine de zehir edecekti. Ama ben onu yakaladım ve yerlere kadar eğilerek küçükhanıma takdim ettim. Kız hâlâ ağzı bir karış açık bana bakıyordu. Anne gülümsedi, teşekkür etti ve kızını da teşekkür etmesi için uyardı. Kız hiçbir şey söylemedi. Bazen böyle hoş şeyler geliyor başıma. Sonra sahil yoluna bakan çaycılardan birine geçtim. İçim kıvanç doluydu. Küçücük hasır sandalyelerde otururken bacaklarımın neredeyse çeneme değecek kadar uzun, savsak, kuru iki kazık gibi görünmesini dert etmedim. Gazoz söyledim kendime ve etrafı seyretmeye daldım.

İçimde F’nin kımıldandığını hissediyordum. Şöyle diyordu: “Az kaldı oğlum, az sonra karşılaşacağız ve birkaç dakika içinde yaşamın bir köşeyi dönecek. Sakın kaçırma.”  Ve tam o anda, onu gördüm. Yanında hoş bir kızla yürüyordu. Gazozu olduğu gibi bırakıp koştum arkalarından. “Ferit!” Duymadı. Duysa geri dönüp bakardı eminim, çünkü insan yolda yürürken birdenbire adının çağırılmasına kayıtsız kalamaz. Omzundan tutup kendime çevirdim. E korktu tabii, beklemediği bir anda olunca. Lise yıllarımızdan, basketbol takımından, koçtan, kızların isimlerini kazıdığımız bahçedeki ağaçtan bahsettim. Yüzünde hatırlamak isteyen bir gülüşle baktı bana. “Nasıl unutursun? Feray? Banu? Bahçedeki dut ağacı be oğlum, senin çakıyla hani.” Ahmak kafam. Yanındaki kız muhtemelen sevgilisiydi. O da bu isimlerde kimseyi tanımadığını, zaten beni de çıkaramadığını, -tepeden tırnağa şöyle bir süzdükten sonra- tanısa muhakkak hatırlayacağını söyledi. Okul basket takımında bile oynamamış, gerisini siz düşünün artık. Başı belaya girmesin diye yanındaki kıza bakıp omuzlarını kaldırıyordu. Haklıydı belki de. Kıskançsa demek sevgilisi. Anlayışla sırtını sıvazladım ve görüştüğümüze memnun olduğumu söyledim. Yakınlarda oturuyorum dedim, kim bilir belki bir gün tekrar karşılaşırız, erkek erkeğe laflarız. Bir ara dönüp arkama baktım. Yukarı kalkık omuzları, bir aşağı bir yukarı inip çıkan elleriyle kıza bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Hey gidi.

Yalnız olsaydı beni hatırlayacaktı, belki de şehrin daha önce görmediğim bir köşesinde bira içerken bana aradan geçen yılların haberlerini verecekti. Çok acayip bir macera yaşayacaktık beraber ve ben F’nin getireceği talihe Ferit sayesinde kavuşacaktım.

Bazen de bu F işinde doğal olmayan bir şeyler var diyorum kendi kendime. Uyanmadan hemen önce gördüğü rüyayı hatırlamaya çalışan, rüyanın duygusunu hâlâ üzerinde taşıdığı halde mekânı, olayı, kişileri bir türlü çıkaramayan biri gibiyim: Bir kalabalık vardı, evet. Zihin kalabalığı kurgular: alışveriş merkezi, futbol stadı,  doğum günü partisi. Fakat zihnin kurgusu gerçek rüyadan o kadar uzaklaşmıştır ki insan tedirgin edici bir umutsuzluğa sürüklenir. Belki kalabalık değildi, belki kimse yoktu, sadece kalabalık hissi veren bir çeşit karışıklık vardı. Ve genellikle rüyanın aslına ulaşılamaz. İşin içine mantıksal zincirler, ipuçları ve sebep-sonuç ilişkileri bir kere girdi mi rüyadaki o muazzam, yağlı makineler gibi işleyen kurgu altüst olur ve yerini gerçek dünyanın paslı gıcırdamalarına bırakır.

İyiden iyiye karamsar olduğum, geberip gitmek istediğim günler de oluyor. F ile yollarımızın hiç kesişmemesi gerektiği duygusuna kapılıyorum o zaman. Feyyaz ya da Fahri isminde biri hayatımı içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürükleyecek, büyük bir felaketin uğursuz habercisi olacak diye düşünmeye başlıyorum. Bu sefer de bütün günüm olası bir F uçurumunun etrafını dolaşmakla geçiyor ve günün sonunda kendimi çok yorgun hissediyorum. Neyse ki Türkçede F ile başlayan bir zaman birimi yok diyorum kendi kendime. Yoksa insanlar ve mekânlar dışında bir de zaman parametresini düşünmek zorunda kalırdım ki bununla başa çıkabileceğimi hiç sanmıyorum.

Bu iki ruh halinin dışında, daha doğrusu ortasında olduğum zamanlarda ise tamamen kaderci kesiliveriyorum. Eğer F bana şans ya da bambaşka güzel bir dünyaya açılacak kapının anahtarlarını verecekse bunu kendi yapmalı, ben değil. Felaketler zincirinin ilk halkası olacaksa da ne yaparsam yapayım buna engel olamayacağım. Böyle bir tevekkülle ayaklarım nereye götürürse oraya gidiyor, kim bana laf atarsa onunla sohbet ediyorum. Bu da beni hep o aynı başlangıç noktasına götürüyor: Geleceğin ne getireceğini kestiremeyen zavallı insanın şaşkın şaşkın bakındığı ‘içinde yaşadığımız an’a.


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Korkut Kabapalamut
Mükemmel öykü. Özgün bir konu ve işlek bir dil. Tebrikler.
11:16 PM
Figen Uğur Dölek
Belki bendeki F'dir, beyaz bir cam zeminde, belki birazdan...
5:23 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR