Nuriye bu sefer hınçla vurdu kapıya. Biliyordu. Nejla evdeydi. Nereye gidecekti ki? Saat on birlere kadar uyurdu bu kız. Hatta kimse seslenmese on iki, bir bile olurdu saat. Durdu. Merdivenleri inen ayak seslerini duymayı umdu ama nafile. Bu sefer de kapının camına vurmayı denedi. Bir, iki, üç... Bütün gücüyle! Yeniden. Uyandıracaktı! Hep böyle yapardı zaten. Emindi. Evde olduğundan adı gibi emindi ama... cevap vermiyordu. Allah bilir, bilerek açmıyordu. İlk değildi ki, daha önce de yapmıştı. İlk geldiği zamanlar açardı kapıyı. Tabii suratı beş karış. Gözlerini ovuşturarak, yüzünde şaşkın ve somurtuk bir ifade, “Ne var, ne istiyorsun sabahın köründe,” dercesine. Şimdilerde açmaya bile tenezzül etmiyordu. Geçenlerde, öğleden sonra uğradığında hafiften dokundurmuştu ama bana mısın demiyordu kız.
“Bu sabah uğradım, vurdum kapını ama duymadın. O nasıl uyuyuş öyle?” demiş, Nejla da yüzünü buruşturarak, aksi aksi, “Gece geç yatıyorum, ondandır. Eh, şimdi buldun beni, ne olacak,” demişti.
Halbuki açsa, iki çift laf etseler kötü mü olurdu? İnsana insan gerekti, can yoldaşı... Kimlere anlatacaktı derdini? Kuşlara mı? Ya da allahın suratsız İngilizlerine? Huyundan, suyundan, dilinden anlarlardı birbirlerinin. Ne de olsa aynı memlekettendiler. Otursalar, sohbet etseler, birbirlerine içlerini dökseler fena mı olurdu? İnsan içini dökmese patlardı. Patlar da kimselerin ruhu duymaz, göçer giderdi kendi kendine. Kafeye gelenlerden biliyordu. Şişman zenci kadın, elinde beyaz poşetiyle girer, köşedeki tek kişilik masaya otururdu her sabah. Poşeti masanın üstünde, bir fincan çayı saatlerce içer, önüne bakardı bütün gün. Arada bir, kendi kendine bir şeyler mırıldanır, kafa sallar, günün sonunda elli kuruşu masanın üstüne bırakarak, yine tek söz etmeden, poşeti elinde çıkar giderdi. Alışmıştı herkes. Kimse bir şey demez, bırakırdı kendi haline. Ali Usta ilk zamanlar başından atmak istemiş, “Ne burası? Düşkünlerevi mi? Git, biraz da başka yerlerde iç çayını,” diyecek olmuş, kadının baş sallamaları artıp mırıltısı yükselince, “Başıma bela almayayım şimdi,” deyip bırakmıştı peşini. “Bırak işte, kafayı yemiş garip, zararı mı var, otursun,” demişti bir müşteri de, Ali Usta’dan zılgıtı yemişti adam. “Çok meraklıysan al götür, senin evinde otursun! Kafenin havasını bozuyor böyleleri,” demişti Ali Usta. Böyle demişti ama yine de iyi adamdı, fazla uğraşmamıştı. Kim bilir neden yemişti kadın kafayı? Herkesin vardı bir derdi.
“Hadi kız! Uyan artık. Uyan da iki çift laf edelim,” diye söylenerek cama vurdu bu sefer. Tüm gücüyle. Neredeyse cam kırılacak, bu kızda çıt yok, diye geçirdi içinden. Canı çok sıkılmıştı dün gece. Birileriyle dertleşmek, anlatmak istiyordu. Kocası olacak herifin yine sarhoş geldiğini, nasıl tartıştıklarını, hatta biraz itişip kakıştıklarını anlatacaktı. Sabaha kadar uyuyamamıştı. Zaten herif sabahın üçünde eve gelmiş, itekleyerek uyandırmıştı onu.
“Kalk ulan, bir şeyler hazırla da koy önüme! Bütün gün otur otur, iyice büyüttün o koca götünü.”
“Defol git,” demişti, “nerde zıkkımlanıp içiyorsan orda doyur karnını!”
Adam bunu duyunca kudurmuş, deli gibi sarsmaya başlamıştı onu. Altında kalır mıydı? O da uyku sersemliğiyle kalkmış bir güzel ona girişmişti. Sonunda gürültülerini duyan çocukların odaya girmesiyle kesmişlerdi kavgayı.
“Seni zilli, sana yedirdiğim ekmek haram olsun! Ah bu çocuklar olmasa bilirim ben sana yapacağımı, o boklu köyüne, ananın evine geri gönderirim ya neyse... Dua et çocuklar var,” diye diye bir köşede ağlayıp sızlanmış, sonra sızıp kalmıştı herif.
Zaten ufak tefek, üç kuruşluk canı olan bir adamdı, onu da bir tekmeyle alacaktı bir gün, herifçioğlu elinde kalacaktı Nuriye’nin.
“Nah gönderirsin! Sen kim oluyorsun da beni gönderiyorsun? Oturum iznim var benim, bu ev de benim, bu çocuklar da... İstesem, bu eve adım bile atamazsın ama hadi... asıl sen çocuklara dua et! Onların yüzü hürmetine giriyorsun bu eve. Sen defol git o Ayriş karıya! Git de ona anlat bu palavraları, paçoz!” diye karşılık vermişti.
Yalan mıydı? İngilizlere kalsa, adamı bir adım bile yaklaştırmazlardı eve, çocukları da nah görürdü ya, “Hadi yine insaflıyım ben,” diye mırıldandı. Aslında akraba olmasalar gözünün yaşına hiç bakmazdı. Köyde laf olur, adamın tüm sülalesi anasının babasının başına musallat olur diye ses çıkarmıyordu. Köşede büzülüp kalmış olan adamın üstüne bir battaniye örtmüş, sonra aşağı salona inip televizyon seyretmişti. Gerçi onunki seyretmek sayılmazdı ya, bakmıştı ekrana sabaha kadar. Gözler boş, kafa başka yerlerde...
Onun aklı ne kocasında ne de çocuklarındaydı. Hatta adamın kuyruğu bacakları arasında it gibi, tıpış tıpış gittiği o Ayriş orospusunda bile değildi. Yaşadıkları perişanlıkta hele hiç değildi! Alışmıştı artık. “Sana çok iyi bir kapı çıktı. Sayende hepimiz düze çıkarız inşallah,” dedikleri gün anlamıştı bir bokluğun olduğunu bu işte. On altı yaşında, eciş bücüş cahil bir köylü kıza “iyi kapı” ne olabilirdi? Ya kör ya topal! Doğruydu. Elli yaşındaki adamı, nikâh masasında gördüğü gün anlamıştı kendisi için düze çıkmanın pek mümkün olmayacağını.
Alışacaktı. Ne olacaktı ki? Damızlık inek misali, bu lanet herife çocuk doğurmak için gelmişti Londra’ya. İyi de olmuştu. Yoksa nasıl bilecekti Ahmet’i? Aklı fikri ondaydı zaten. Dün öğlen, İstanbul Kebap’a uğramıştı yine. Keşke uğramasaydı! Allak bullak olmuştu. Ne zaman onu görse tersyüz oluyor, bir türlü kendine gelemiyordu.
Gittiğinde çok kalabalıktı lokanta, Nuriye de kalkmış yardım etmişti onlara. Yardım etmez olaydı! Ahmet servis yaparken pis pis sırıtmıştı.
“Ne sırıtıyon öyle, ne var,” demişti.
Dalga geçmişti Ahmet.
“Ooo Nuriye Hanım, bakıyorum artık hiç pas vermiyorsunuz. Gülmeyelim, öyle mi? Misafirlerimize, arkadaşlarımıza, bize güzel yüzlerini gösterdikleri için selam vermeyelim ha! Peki, öyle olsun.”
Kıkırdamış, “Yok yok, öyle demek istemedim, bir garip sırıttın da o yüzden,” demişti.
“O gariplik senin aklının içinde Nuriye! Kim bilir içinde ne şeytanlar geziyor? Benimki melek, valla melek...”
Yine anlamamıştı ne demek istediğini Ahmet’in. Kıpkırmızı olmuştu yüzü. Cevap vermeyip çalışanların mola verdiği köşedeki masaya gitmiş, bir sigara yakmıştı. Masada yemeğini yiyen diğer garson anlamlı anlamlı süzmüştü Nuriye’yi. Pisliğin tekiydi Ahmet aslında. Hem de daniskası! Ama elinde değildi. Dalga geçmesi bile hoşuna gidiyordu. Adamı gördüğü anda bütün vücudunu bir titreme alıyor, heyecandan dizleri kesilecek gibi oluyordu. Ahmet de bunun farkına varmış, yıllardır oynuyordu onunla. Bir kedinin fareyle oynadığı gibi.
Nuriye kapıdan biraz uzaklaşıp Nejla’nın gözlerini yakalama umuduyla yukarı katın penceresine baktı. Perdelerde en ufak kıpırtı bile yoktu. Bir sigara yakıp oturdu basamağa. Fettan kız, diye geçirdi içinden. Kim bilir neler yapıyordu gece yarılarına kadar? Oh bu şehirli, okumuş kızların işi işti. Bilmez miydi o bunları! Ana baba korkusu yoktu nasıl olsa. Başlarını sokacakları bir ev, karınlarını doyuran biri de vardı. Bunlar au-pair ayaklarına gelip güya İngilizce öğrenicez, şunu yapıcaz, bunu yapıcaz diye fırfır dönüyorlardı tüm Londra’da. Hepsi de anasının gözüydü. Onun yirmi yıldır görmediği yerlere gider, yapmadığı şeyleri yapar, günlerini gün ederlerdi. Mesele biraz iş yapmaya gelince dayanamaz, hemen kaçar giderlerdi. Bu Nejla da az değildi! Bulmuştu böyle kolay işi, keyfini sürüyordu. Neyse, yine de fena kız değildi. Kendini beğenmiş bir şey olsa ne yapacaktı? En azından arada bir, iki çift laf ediyorlardı.
Nejla yorganı iyice kafasına çekti. Güm güm! Nuriye kapıyı sanki kıracak gibi çalıyordu. “Üff, bu saatte uyanmak istemiyorum! Ne zaman anlayacak bu kadın,” diye söylendi. Sağa döndü, sonra sola. Yastığa kafasını iyice gömüp öbür kulağını tıkadı eliyle. İmkânsızdı, uyumak imkânsızdı. Nuriye kapıya vurmayı daha da şiddetlendirmişti. Kafasını bu sefer tamamıyla yastığın altına gömdü. Üstüne de yorganı çekti. Terleyecekti ama olsun. Biraz daha uyuyabilse, bir iki saat daha... Ya da en azından yarım saat. Kaç defa söylemişti, çocukları okula götürdükten sonra gidip yeniden yattığını, böylece uykusunu biraz olsun alabildiğini. Yoksa kendini toparlayamıyordu bütün gün.
Gece geç yatıyordu. İkilere üçlere kadar oturmak, kitap okumak, düşünmek... Alışkanlıktı işte. Yılların alışkanlığı. Gece yarılarına kadar okumak... Zaten başka ne vardı ki hayatında ona keyif veren? Doğru düzgün arkadaş edinememişti henüz. Tanıdığı kimse de yoktu. Yalnızdı, hem de çok. Hayatta hiç bu derece yalnız hissettiğini hatırlamıyordu. Ama gidip önüne çıkanla arkadaşlık yapacak da değildi. Mesela İngilizce kursundaki kızlar iyi hoşlardı ama çok genç, sığ tiplerdi. Bir şey konuşamıyordu ki onlarla. Tek bildikleri, erkek arkadaşları ya da kılık kıyafet hakkında konuşmaktı. İspanyol kızı, Karmen’i sevmişti biraz. Hiç değilse daha sıcak, insanın rahatlıkla konuşabileceği, içten bir kızdı ama o da sinirini bozmuştu dün.
“Seninle konuştuktan sonra erkek arkadaşım aradı. Bu akşam için yemeğe davet etti, kusura bakma öğlen seninle buluşamayacağım, saçımı yıkamam, hazırlanmam gerek,” demişti. Daha geçen hafta tanışmıştı o çocukla ve hemen “erkek arkadaş” ilan edilmişti oğlan. Gelgelelim, asıl mazeret bu da değildi. Sonuçta onunla akşam buluşuyordu, kendisiyle ise öğleden sonra. Birkaç saatliğine buluşup sinemaya gideceklerdi. Ama mümkün mü? Küçükhanım, erkek arkadaşını etkileyebilmek için aynanın karşısında üç saat harcayacağından, ekiyordu onu. Yeterdi! Böylelerine ihtiyacı yoktu. Arkadaşsız kalır, böylelerine katlanamazdı! Yine de... Morali bozulmuştu işte, elinde değildi.
Güçlü olmalıyım, diye düşündü. Güçlü! Böyle ucuz, düşüncesiz insanların beni üzmesine, kırmasına izin vermemeliyim. İyi tarafından bakmalıyım olaya. Belki de iyi böyle olması. Beni yıkamayan daha da güçlendirir. Tıpkı Nietzsche’nin Zerdüşt’ü gibi... Bunların, bu küçük, zavallı insanların saçmalıklarına kulaklarımı tıkamalıyım.
Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabını okumaya başlamıştı ve kitap ilaç gibi gelmişti ona. Eline aldığı ilk andan itibaren afallamış, şimdiye kadar nasıl oldu da keşfedemedim bu inanılmaz, büyücü gibi felsefeciyi, diye hayıflanmıştı. İspanyol kıza karşı hissettiklerinde belki onun etkisi vardı. Adam zamanında pek anlaşılmamış, çılgın bir felsefeciydi ama iki yüzyıl sonra insanlar hâlâ onu okuyor, ondan etkileniyorlardı işte.
Nejla’nın düşünceleri, Nuriye’nin kapının penceresinde yoğunlaşan vuruşuyla kesildi bu sefer. Yatağın içinde öfkeyle doğruldu. Bu kadın onu sinir ediyordu. Ne istiyordu ondan? Saçma sapan dertlerini anlatacaktı allah bilir! Kendini onun arkadaşı mı sanıyordu? Davul dengi dengine çalardı! Arada bir merhabalaşıp görüşmek tamamdı. Hem çocuklar da arkadaştı. Onları bir araya getirdiklerinde konuşmak, biraz sohbet etmek anlaşılırdı, bunda bir sorun yoktu. Fakat bu cahil kadınla, ne İngilizceyi ne de Türkçeyi doğru düzgün konuşabilen, aklı fikri bilmem hangi kebapçıda ne olmuş, kim kime ne demiş olan bu kadınla ne ilişkisi olabilirdi? Anlatamıyordu. Kadının kalbini kırmak da istemiyordu, cahil olmak onun suçu değildi sonuçta. Hayat şartları, doğduğu yer, ailesi, bunlar insanın seçemediği şeylerdi. Ancak ne yapabilirdi ki? Kadın farklı olduklarını, farklı dünyalara ait olduklarını anlamıyor, ikide bir çıkıp geliyordu. O karşılık vermeyince bozuluyor, bir de paylıyordu.
Nuriye’nin kapıyı yumruklaması durmuştu. “Belki de gitti. Artık umudu kesip evine dönmüş olabilir,” diye düşündü. Parmaklarının ucuna basa basa yatak odasının kapısını açtı, hole doğru başını uzattı. Uzatmasıyla içeri çekmesi bir oldu. Nuriye hâlâ oradaydı. Karaltısını görebiliyordu. Ne diye bekliyordu ki? Cevap vermiyordu işte! Ya uyuyordu ya da evde yoktu. Bunu tahmin etmek o kadar zor muydu? Ne diye ille uyandıracağım diye uğraşıyordu? “Belki de gidip şuna gününü göstermeliyim. Rahat bırak beni, başka işin yok mu senin demeliyim!” Ama hayır, değmezdi. Boşu boşuna kalbini kırmaya gerek yoktu kadının.
Hem kızıyor, hem acıyordu Nuriye’ye. Bazen de bu kısacık, tombiş kadın sevimli geliyordu ona. Kocaman kırmızı yanakları, güldüğünde aşırı kilodan tamamıyla kaybolan çekik gözleri, kafasını sarmalayan kıvırcık siyah saçlarıyla bir çizgi film karakterini andırıyordu Nuriye. Hele omuzlarıyla koca kafasının arasında kaybolan boynuna, daracık taytıyla ortaya çıkan paytak bacaklarına ne demeliydi? Bunlara, önünden fırlayan kocaman göbeği de eklenince, Disneyland’in küçük Poodle’larına benziyordu.
Başucundaki çalar saate baktı Nejla, saat ona gelmişti. “En iyisi kalkıp hazırlanmak. Nasıl olsa artık uykum kaçtı, yatağın içinde dönüp durmanın bir anlamı yok. Dün olanları, Karmen’e söylediklerimi düşünmenin hiç gereği yok. Unutmak en iyisi,” diye söylendi.
Pijamalarını çıkarıp yatağın üstüne koydu. Aklın bir düğmesi olsa da basıp kapayıverse ne güzel olurdu, düşünmeden edemiyordu insanoğlu. Geçenlerde bir dergide okuduğu cümle takılıp kalmıştı aklına; kim olduğunu hatırlamıyordu ama, “Yalnızlığın kadarsın” diyordu şair. Ne çarpıcı, ne anlamlı dizeydi. “Doğru, belki de yalnızlığımız kadarız.” Bir yandan cümleyi mırıldanıyor bir yandan anlamaya çalışıyordu. İnsan nasıl yalnızlığı kadar olabilirdi? “Yalnızlığı kadar olmak, yalnızlığı kadar var olmak” ne demekti? Biraz önce anladığını sandığı, müthiş şiirsel bulduğu dize, birden hiçbir şey ifade etmez olmuştu. Kafası durmuştu sanki. Ne demek istemişti şair? Anlatmak istediği, yalnız olmayan insanların varlık sorunlarının olmadığı mıydı? Ne kadar yalnızsak, fiziksel ve duygusal anlamda hiç kimsemiz yoksa, bir o kadar kişiliğimiz mi olacaktı? Bir anlam veremiyordu. Belki kendi kafası almıyordu. “Ama yalnızlığı sevmiyorsak ne yapacağız,” diye söylendi. Yeniden morali bozulmuştu. Belki de huysuz, iletişim sorunu olanların kendini kandırma metoduydu bu. Yalnız olmak, yalnızlığın paylaşılamayacağı filan. Ne zararı vardı gidip şu zavallı, kaderin cilvesini yeterince yemiş kadına bir merhaba demenin? Hem kendisi hem de onun için iyiydi. O da bir insandı ve insanoğlu yalnızlığa mahkûm edilmemişti. Ölüme evet, ama yalnızlığa...
Tamam, bazı konularda yalnızdık ve bu yalnızlık paylaşılamazdı. Acıyı nasıl hissettiğimiz mesela. Fakat sosyal yaratıklardık işte! Bunu inkâr etmenin ne anlamı vardı ki? Nuriye’nin onu anlamadığını, hiçbir zaman anlamayacağını biliyordu. Ama bu kiminle mümkündü? İnsanın karşılıklı çıkara dayanmayan kaç gerçek dostu, gönül yoldaşı olabilirdi hayatta? Belki de hiç! Belki de tüm ilişkilerde taraflardan biri hep fedakârlık edecekti. Karşılıklı olmadığını, olamayacağını bilerek... Kaç insan bir başkasını anlamaya, sevmeye ve karşılıksız kabullenmeye adayabilirdi ki kendini? “Yalnızız işte... Eninde sonunda, yine de yalnızız,” diye söylendi.
Ayağına sokak terliklerini geçirip aşağıya indi. Gidip Nuriye’nin kapısını çalacak, “Kusura bakma, ancak kalkabildim,” diyecekti. Kapıyı açtığında dışarı çıkmasına gerek dahi olmadığını fark etti. Nuriye oturmuş, kapı eşiğinde sigarasını tüttürüyordu hâlâ. Onu görünce, “Oo hanımefendi nihayet buyurabildiler,” dedi, yüzünde kocaman, gözlerini iyice yok eden bir gülümsemeyle. Sonra da onun davet etmesini bile beklemeden içeri girdi.
“Bir Türk kahvesi yap da içelim kız, saatlerdir kapıyı çalmaktan kolum koptu!”