Fırsatçı
14 Nisan 2019 Öykü

Fırsatçı


Twitter'da Paylaş
0

Tören bittiğinde mezarlığın çıkışında karşılaştık. Durduk. Birbirimize öylece baktık. Beni tanıdığını iki kaşının arasındaki çizgiden anladım. Zihnimizdeki sorular sessizliğimizle yarışıyor. Peki, şimdi ne olacak, der gibiyiz. Yolun sonuna geldiğimizin haberini veren bu cenazenin ortasında kalakaldık. Ağustos güneşi tepemizde, patlamak üzere olan beyinlerimizi kavuruyor. Gölgelerimiz kısacık, yok olmaya yüz tutuyoruz. Yanımızdan geçenler ona baş sağlığı dilerken o bana bakıyor. Elini tutmak istiyorum, bir an için de olsa elimi tutmasını, bana güç vermesini. Onu uzun yıllar merak ettim. Aramızdaki benzerlikleri, ufak detayları, mesela sinirlendikten sonra benim gibi tek gözünün kısılıp kısılmadığını. Kızgın değilim, olması gereken kişinin ben olmadığım bilinciyle yaşadım. Benden ne zamandır haberdar, bilmiyorum, belki birkaç gün önce hastanede öğrenmiştir. Yine de, bence bir şansımız olmalı.

Omzuna uzandığımda kıpırtısız. İleri gitmeye cesaret edemiyorum. Alnındaki teri başının yarısına düşmüş örtüyle silerken bir şey söyleyecek sanıyorum, ben önce davranıyorum. “Bir yerde oturup kahve içelim mi.” Tuhaf tuhaf bakıyor. Öfkelendiğini düşünüyorum, ağlamaya başlıyor. Çok güzel, annesine benziyor, yeşil gözleri sulandıkça anlamlanıyor, küçük burnunun kızarıklığı yanaklarına yayılıyor. Hangimizi daha çok sevmişti, aklımdan bir an bu geçiyor. Kısacık. Utanıyorum.

“Olur,” diyor ağzının içinde. Başımı eğip önünden yürüyorum. Kocası koluna giriyor, ona bir şey fısıldıyor. Arabamın camından geniş ailesini seyrediyorum. Gerçek bir aile gibi görünen enkazı. Bildiklerimi unutmak, baştan başlamak istiyorum. Üzerimdeki gözleri fark ediyorum. Hıçkırık tutuyor. Söyleyeceklerim zihnimde beliriyor, her sözcük bir “hık” sesi, yutuyorum. Arabasına yürüyor, omuzlarını saran örtüyü hışımla koltuğa atıyor. Ağlaması hiç kesilmiyor. Benim gözpınarlarım kurumuş, hem de bir damla yaş akıtmadığım halde. Annesi ellerini göğsünde birleştirip uzaktan bana bakıyor, ona da bir şeyler söylemek istiyorum, söylemekten ziyade sormak, ama bir “hık” daha, yutkunuyorum.

Arabalarımızı park ediyoruz. O önde, ben arkada, onun başı dik, ağaçların gölgesine saklanmış iki kişilik masaya oturuyoruz. 

“Ne söyleyeceksen söyle, seninle saatlerce sohbet edecek değilim.” 

Anladım, farklıyız. Hiçbir zaman aynılaşamayız. Bir şeyler söyleyip gideceğim ama ne. Garson yanımıza geliyor. Kahvelerimizin biri sade, diğeri şekerli. Konuya nasıl gireceğimi düşünürken o başlıyor. İstemeden göz göze geliyoruz.

“Bilmemeliydim,” diyor. “Keşke hiç bilmeseydim. Hayatımızın ortasına çöktünüz. Kâbus gibi.”

Gözlerimi kaçırıyorum. Garsonun yavaşlığı bana zaman tanıyor. Onun gözünde doğuştan suçluyken doğru sözcükleri seçmeye çalışmak zor.

“Ben biliyordum, abarttığın kadar zor bir şey değil.” 

İlişki kurmak için seçtiğim sözcükler bunlar mı olmalı? Sanırım vazgeçiyorum. Alay ettiğimi sanıyor, gözlerini deviriyor. Gülümseyince bembeyaz dişleri ortaya çıktı. İşte, şimdi ona benzedi. Biraz daha gülümseseydi yine anlaşamazdım ama sevebilirdim.

Annemi soruyor, gelip gelmediğini, buna cüret edip etmediğini. Geldiyse saklanmakla en doğrusunu yaptığını, insan içine çıkacak yüzünün olmaması gerektiğini söylüyor. Tepkisizliğim onu kışkırtıyor. Oysa öyle bir amacım yok. Yıllardır söylemek istediğim bir cümlem bile yok. 

Ağzımdan daha önce düşünmediğim bir şey çıkıveriyor. 

“Anneme kızgın olman ya da olmanız anlamsız.”

“Bir saniye, nedenmiş o? Siz ailece ahlaksızsınız.” Hiç alınmıyorum. Kötü hissetmiyorum. Bildiğim tek şey, beni de onun kadar sevdiği, daha emin olduğum, annemi annesinden çok sevdiği. Yıllar içinde bunu anlayabileceğim epey anı biriktirdim. 

“Annen sadece daha şanslıydı,” diyorum, afallıyor. Annesi hakkında iyi bir şey söyleme ihtimalimi ölçüyor. İnanmıyor ki soran gözleri üzerimde. Başından beri konuşmaya kendisinin hakkı olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Ne desem dinlemeyecek sanıyordum, son cümlem ilgisini cezbediyor.

“Annen, annemden daha önce tanışmış olmanın verdiği şansı yaşıyordu.”

“Derdin miras mı? Eğer öyleyse böyle abuk subuk gerekçelere sığınmaya ihtiyacın yok. Hakkın neyse alacaksın.” Sessiz kalıyorum. Dişlerini sıkıyor, “Fırsatçı senin annen,” diyor titreyerek.

“Belki de. Geç kalmış bir fırsatçı,” diyor, “geç kaldığını kaçırmak istemeyen,” diye bir solukta ekliyorum. 

Sol gözü seğiriyor. Apar topar eşyalarını topluyor, arabasına yürürken öfkeli. Adımları sert. Böyle umursamadan gidince yalnız devam etmek zorunda olduğumun bir kez daha farkına varıyorum. Hiç olmayan birinin gidişiyle yerleşen huzursuzluğun yerini hep hissettiğim boşluğa bırakması saniyeler alıyor. Rahatlıyorum. Arabasına binmeden önce son defa bakıyor. Kapıyı çarpıp uzaklaşıyor.

Gün doğmadan yoldayım. Mezarlığın yanından geçerken yavaşlıyorum, “En azından denedim,” diyorum, “senin gibi.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR