Gece Yolculuğu
6 Ekim 2019 Öykü

Gece Yolculuğu


Twitter'da Paylaş
0

Deponun girişindeki prefabrik güvenlik kabininin darlığına yaraşır küçük televizyonun kanallarını bir bir değiştirip şu gece vardiyamın sıkıcılığında bana yoldaş olup zamanı hızlandıracak bir film yahut bir belgesel arıyorum. Ancak kanallarda, ilgimi çekmeyen spor programlarında böğürüp duran yorumcular, nitelik yoksunu eğlence programları, zenginoğlanfakirkızyadazenginkızfakiroğlan konusunun hâlen daha ekmeğini yiyen diziler, partizanlığı bir an olsun elden bırakmayan sözde siyaset bilimcilerin katıldığı tartışma programlarının tekrarları gösteriliyor. Televizyonu kapatıp bu sefer radyoyu kurcalamaya başlıyorum. Nostaljik şarkıların çaldığı bir radyo kanalını bulduktan sonra da gündüz aldığım gazetelerin bulmaca eklerini çözmeye girişiyorum.

Radyodaki kanalda ismi pek özgün olmayan bir program başlıyor: Gece Yolculuğu. Sunucu geceleri radyo dinleyen ya da radyo dinlemek zorunda olan insanların arasında bir bağ olduğunu söylüyor.  Aramızdaki bağı daha da kuvvetlendirmek için şu an programı dinleyen herkesin şiir yazmayı denemesini, az sonra çalacak şarkının ardından da verdiği numarayı arayıp bu şiiri onunla paylaşmamızı istiyor.

Sunucunun söyledikleri ilgimi çekse de, radyomun hoparlöründen gelen bir sesin beni bir şey yaptırmaya zorlayamayacağını düşünüp bir kulağım radyoda bulmaca çözmeye devam ediyorum. Şarkı çaldıktan sonra radyo sunucusu, birisinin şiirini paylaşmak istediğini söyleyerek bir kadını yayına bağlıyor. Kadın sesi titreyerek ismini vermek istemediğini, biraz çekindiğini söylüyor. Sunucu onu cesaretlendirdikten sonra kadın şiirini söyleyebilme gücünü kendinde bularak yazdığını okumaya başlıyor:
o ağaç
hani ormanda devrilen
hani hiç kimsenin
hiç duymadığı
hiç duymayacağı
işte o ağaç gibi
sıradan ve sağır
vedam.

Lisedeki edebiyat derslerinden sonra hiçbir şiir okumadığım için bu konuda özel bir zevkim gelişmemiş olmasına rağmen kadının az önce okuduğu dizeler hoşuma gidiyor. 

Sunucu şiirlerini paylaşmak isteyenler için numarayı bir kez daha hatırlatıyor ve henüz şiir yazmamış olanlara vakit kazandırmak adına bir şarkı daha çalacağını söylüyor. Şarkı çalmaya başladığında bulmacanın köşesindeki boşluğa bir şeyler yazmaya meylediyorum ama hemen sonra bundan vazgeçiyorum. Şarkı bittikten sonra ses tonundan yaşlı olduğu anlaşılan bir adam yayına bağlanıyor. O da ismini vermek istemeyince sunucu “Sadece şiirlerinizi okusanız yeterli, kendinizle ilgili bir şey söylemek zorunda değilsiniz.” diyor.

Yaşlı adam her bir kelimeyi oldukça vurgulayarak şiirini okuyor:

Hazırlanın geçmişim
Çocukluğum, anılarım
Pişmanlıklarım.
Gün aydınlanmadan
Vebalılar köyüne gideceğiz
Bulutlara ip atıp
Göğe yükseleceğiz.

Sunucu arayan sayısının gitgide arttığından bahsediyor. Çalacak bu şarkıdan sonra birkaç şiirin daha okunabileceğini, bu ilginin onu çok mutlu ettiğini söylüyor. Benimse şiir yazıp yazmamak konusundaki ikilemim devam ediyor. Şiir yazmaya karar versem dahi bir şey yazamayacağımı; bu konuda hiçbir yeteneğimin olmadığını düşünüyorum. 

Şarkı çalarken dışardaki köpeğimiz havlamaya başlıyor. Sokağın karşı kaldırımından yürüyen insanlara bile havlama alışkanlığı olduğu için onu umursamıyorum. Ancak sesinin kesilmesine neden olan bir silah sesinin yankılanması beni oldukça heyecanlandırıyor. Hemen neler olduğunu kontrol etmek için kapıyı açıyorum ki yüzü maskeli birisinin bana silah doğrulttuğunu görüyorum.

Benden önce davrandığı için daha avantajlı olduğunu biliyorum. Elimdeki silahı yere bırakmamı söylediğinde ağır ağır soluk alıp vererek ne yapmam gerektiğini düşünmeye çalışıyorum. Bu sırada adam, emrini yerine getirmem için bağırıp çağırıyor.  Silahı yere bırakmak için hafifçe çömeleceğim sırada bir an silahımı ateşlemeye yelteniyorum. Tetiği çektiğimde kurşunun ona isabet edip etmediğini bile anlayamadan peş peşe üç kurşun vücuduma isabet ediyor, geriye doğru yıkılıyorum.

Gözlerim prefabrik kabinin tavanına takılıp kalıyor. Ölmek istemiyorum. Mermi yaralarına bastırdığım ellerim sıcak kanımla ıslanıyor. Güçlükle nefes alıp verirken radyodan benim sesime oldukça benzeyen bir sesin okuduğu şiiri işitiyorum:

deniz köpüğüyle yıkanmış soluğunu
örten dalgalar
durmaksızın kıyıyı arayan
yosunlu bakışların
sonsuzluğun dudaklarına
kondurduğu öpücük    
güneşin
dip aydınlatmayan ışığı
içini bulanıklaştıran      
tuzlu su
şişkin göğsünü sarmalayan
hayali kollar
işitilmeyen sesinin
tınısına gizlenmiş keder
vazgeçmek
çırpınmamak
ve bedeli
yaşamın.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR