Müşteriler tek tek gelmeye başladı. Böyle erken geldiklerine bakılırsa memur tayfası. Yakışır. Zaten bu akşam meyhanede her zamanki şarabi aylaklık havası yok. Tam rakılık, ortam sulu süt beyazlığında dingin, kırmızının esrikliği meyhanenin köşe bucağında sızıp kalmış. Gece mesaisine daha çok var da özel hayatına özel hiçbir şey konduramayan ben için işe erken gelmek, iç gıcırtılarımdan firar demek. Gel gör ki bugün işte olmak da kâr etmiyor, başka bir şeyler düşünüp üstüne sıkısından bir kılıf geçirmeli asabiyetimin. Masa örtüsü. Mavi. Yan masanınki kırmızı. Duvara kadar, mavi, kırmızı, mavi, kırmızı, kırmızı, mavi. Kırmızı kazandı. Olmadı. Mavi şeritleri saymalı belki de. Yok, onlardan da hayır gelmez. Meyhanenin pencereleri. Ne kadar yüksekler! Olur mu alçak olan benim. İşte bu hayatta her şeyin göreceli olmasının garantisiyiz ya ben ve benim gibiler -Bunları düşünme, mavi örtü mü kırmızı örtü mü? Mesela yüksek bazı şeylerin, sadece bizler gibi boydan kesintiye uğramışlar için yüksek olması, –düşünme düşünme– çirkin birinin varlığımızda bir kalemde hiç de fena değil irtifasına ulaşabilmesi gibi. İşte böyle şeyler yani, örneğin, vesaire...İçimdeki huzursuzluğun dişlileri ruhumun çeperlerine çarpa çarpa... Kırmızılar maviler birbirine gire gire...
Masalardaki herkes birbirini tanıyor da, kimisi kimseyi tanımak istemediği halde orada sanki. Besbelli, mecburiyetten aynı işyerinde çalışanların zoraki işyeri buluşması.
Cama hohluyorum.
Geçti bitti, geçti bitti.
Buğuya yazdığım kelimelere dayadığım işaret parmağımı, diğer parmaklarımla aciz bir başı avutur gibi okşuyorum. Parmaklarım; küt, kısa, boğum boğum, diğerleri gibi. Ağzım her zamanki gibi aralık, dişlerim görülüyor, fırlak fırlak...Dudaklarımdaki daimî çatlakların arasındaki ruju yalayıp ıslattınca ruj çatlakların daha bir dibine giriyor. Hep böyle olur, alışkınım. Parmak boğumlarımın arasında, fırlak dişlerimin köklerinde, dudak çatlaklarımın içinde neler neler yok ki; ruh çalkantılarım, yaşamın dibine atılıp da küflenmeye yüz tutmuş arzularım ve en çok da evet evet en çok da küçükken yaşadıklarımın tortuları gömülü oralarda. Yine de,
Rujsa ruj ben de kadınım.
Camdaki yazımı siliyorum. Yağmur. Bir damla, iki damla, üçüncü damlanın ayak direttiği yerde o. Küçük mendilci kız. Yüzünün sol tarafında derin bir yarık, gözünü ve yanağının bir kısmını yutmuş. Şarapnel demişti geçen gün. Yüzünün sağ tarafında parlak kırmızı elmadan bir yanak, ortasında ışıl ışıl zeytinden göz bebeği ile sürmeli bir göz. Öbür tarafa inat sağ kısmı ışıklı, dokuz yaşında bir kız çocuğu; bu haliyle soldaki yarığın altına kalın bir çizgi.
Bir dükkân saçağının altında, sinik, bitap. Niye gelmiş ki? Onu görünce kimisi sessiz bir çığlıkla duraklayan, kimisi geniş bir kavis çizip ondan ve yarasından hızla uzaklaşan, kimisi daha meraklı, kimisi daha merhametli, kimisi daha katı yürekli, kimisi daha... ıslak gölgelere dalıp gitmiş.
Cama yansıyan görüntümle örtüşen başka bir küçük kız. Geçmişten. Parmakları küt, boğum boğum, koca kafalı, boyu yaşıtlarına göre küçücük, gözleri hep yerde. Sokakta, okulda ama en çok da evde, ona fırfırlı elbiseler giydirip de bakışlarına istemeden "yok olmadı" beğenmezliği yükleyen bir çift yeşil gözden, onu doğuran kadından imtina.
Gözlerimi yerlerden sökeli ne kadar oldu ki...
Geçti bitti, geçti bitti...
Hiç bitmedi hiç bitmedi...
Kızın yarası. Ondan sakınma hissi duyuracak, yürek daraltacak kadar derin... Suriyeli üstelik, yabancılığı da bir ucubelik bu ülkede. Yine de gözleri yerlerde gezinmiyor. Erken öğrenmiş. Çoğu zaman hor görülmeyi beynimizin arka bahçesine atarız, yapabiliriz bunu. İnsanların bizim gibilere bakıp kendi sağlamalarını yapmasına hüküm giydiğimizdendir midir bilmem...
O arka bahçe ki ne haldedir...
"Ah şu yeryüzünün sınırlarına, insanlıktan çok inananlar, alacaksın hepsini başka başka ülkelere dağıtacaksın" demişti babam bir keresinde. Demiş miydi? Kafamın içinde bir anında dondurup sakladığım babam mı dedi şimdi yoksa? Bilemedim ama hayatta olsaydı derdi, onu bilirim. Vardır çünkü, annemi de garabetlerin benliğine dağıtıp biraz da onun çirkin olmasını istemişliği...Böylece benim dışımdaki bodurluğu bırakıp da kendi ruhundaki bodurluğa uyanmasını dilemişliği...Uyanır mıydı ki annem? Barın üstündeki tahta kolona ters asılmış bardaklara baktım.
Uyanmazdı. Başkası olsa belki ama o... Kötülüğünden değil. Kendi içinden çıkan kadının kendine tezatlığından. Bunun reddinden. İnsanın akılcı olamadığı durumlardan. Duyguların diretmesinden, kabullenememekten. Hayal kırıklığının içine gömülü yaşamasından...
Annem bıraksa kendimi severdim ben oysa.
İçimdeki dişliler hızlandıkça acıtıyor belki biraz kanatıyor da.
Yağmur dinmeyecek gibi. Tinimde bir kıpırdanma, meyhanede birinin gözlerimle buluşma sabırsızlığı üşüşüyor üstüme. İnadına yağmura gözümü dikmek isterken gözlerim masalarda dolaşmaya başlıyor. Ortalık gerginlikten kurtulup gevşemeye başlayan memur omuzlarıyla dolu. Farsça bir ezgiden akan keman sesi anason kokusuyla karışık, insanların duyularının arasına sızmış. Herkes biraz daha kendisi, roller meyhanenin bir köşesine yığılmış. Açık açık sevilen seviliyor, sevilmeyen boşlanıyor. Çakır keyiflik, ince bir tül gibi insanları sarmış.
Bu tülün arasından onun bana dikilen bakışlarını görüyorum. Annem. Güzel kadınların kendiliğinden efsunlu duruşuyla ve en kötüsü de upuzun boyuyla. Hep oturduğu köşesinde suskun, tirşeye çalan gözleri gözlerimle buluşunca başını indirdi. Bu göz kaçırmalarda bendeki kendinden kaçış da var. Mendilci kızın yüzünün iki tarafının zıtlığına dengiz biz de, birbirimizin altını kalın çizgilerle çekiyoruz. İyi ki yine de sevgi var. Nasıl olabiliyorsa artık...Birbirine çok yakın iki yabancı.
Bir damla, iki damla, üç damla. Üçüncü damla bir mermi ağırlığıyla elimin üstünden kayıp gitti. İçinde arka bahçemdeki en dikenli anılar...
"Anne acıtıyor ya bu, çok sıkı!"
"Aman sıksın biraz, düşer müşer, biri muskanın üstüne basar iyiden iyiye çarpılırız valla."
Elim fark etmeden boynuma gidiyor. Bazı şeyler yok oldukları halde hâlâ varlar. Pencereye çevirdim başımı. Sokak lambasının sarı, yağmurlu ışığındaki mendilci kızın sağ elinde mendil paketi, sol eli ise bir şey saklar gibi sıkı sıkı yumruk.
"Hiç yakışıyor mu? Böyle meyhane köşelerinde. Sen o kadar üniversiteler bitir gel buralarda...Başka iş mi bulamadın? Ne günahım vardı benim de..."
Başımı çevirdim, annem yanı başımda. Zaten her an her yerde, günahlarından kurtulmak ister gibi.
"Ne günahım vardı da..." Gerisi hiç gelmezdi. Hangi günahının tezahürüydüm, anlamasam da bu böyle biline, hep biline, hiç unutulmaya...
"Doğumdaki bir aksilikten olabilir dedilerdi, yoksa çocuk normal. Ah keşke evde yapıvereydim doğumu, ebeler daha usta vallahi! Annem dediydi evde doğum yap diye, ay artık çocuk havasız mı kaldı nooolduysa büyüme hormonlarına."
Cama yansıyan küçüklüğüme bakıyorum. Orada, orta yaşa kadar ikinci çocuğunu hamile kalmaya çalışan annesinin yarattığı cücenin içinde hapsolmuş, parmaklarını okşuyordu.
Ne zaman bitecek ne zaman bitecek.
Küçüklüğüm... Evet evet annesi bıraksaydı kendisini çok severdi o.
Yağmur böyle çok hızlanınca gökyüzü aşağı indi iyice. İnsanlar yer ile gök arasında kıstırılmış gibi başları eğik. Meyhaneye giren bir seyyar satıcıyla beraber rutubetli rüzgâr da içeri dolunca masanın muşamba örtüsünün kokusu burnuma savruluyor. İçimde bir titreme. Göz ucuyla anneme bakıp, seyyar satıcıya okkalı bir küfür salladım.
Bilerek yaptım, annem bilerek yaptığımı bildi.
Yaralı kız, saçağın altında hâlâ, titriyor gibi. Gitmiyor, niye?
Buğulu bir düşün içinde sallanıp duruyorum. Yağmur, kabarmış anılarım, sarhoş gece, ıslak siluetler, ben, annem ve yaralı kız. Bir de küçüklüğüm, hâlâ aynı boydayız.
"Umarım acıyıp da bütün mendillerini satın almadın?"
Boş faziletlerimden bıkkın. Hep böyle, enayisin demez açık açık. Enayiliğimi ağzına doldurup püskürtür gibi yaydığı kelimelerle yüzüme gözüme saplar. Dış görünüşümün öcünü iç dünyamdan alır. Ayağı kalkıyorum, annem o kadar uzun, ben o kadar kısayım ki göz hizamda elbisesinin çiçekleri. Elbisesi kırmızı. Bir iki adım geriliyor. Eğilmek istemez. Kendi doğurduğu şu yaşta kadına... Olmaz...
"Nasıl yapıyorsun bunu?"
"Neyi?"
"Yaptıklarım hep yanlış, hep saçma duygusunu her seferinde nasıl da geçiriveriyorsun üstüme. Neden engel olamıyorum?"
"Annenim ben..."
"Kızdan tek bir mendil almadım."
"Ben mendil alma demedim ki."
"Mendil almadım ama daha iyisini yaptım. Senden bana kalan kolyeyi verdim ona."
Biraz da o geçti bitti geçti bitti oyunu oynasın.
Sarsılıp, dudaklarında kelimelere dönüşemeyen asabi seslerle kuytu köşesine çekildi. Oturduğu yerde, omuzları düşük, kurumaya yüz tutmuş bir sünger gibi içine doğru küçüldüğünü görüyorum. Takatsiz çehresini pusu basmış. Uğultulu konuşmalarla ağlamaklı gülüşlerin arasında önce sitemli bakışları, sonra suretinin geri kalanı yavaş yavaş silindikten sonra tamamen gözden kayboluyor.
Beni tanımayı istemeden geçip gitmesinin beşinci senesi. İçimdeki dişliler...
Mavi örtüler daha güzel. Kırmızıları toprağa gömüp yok etmeli.
Camda şimdiki kendimi görüyorum artık. Küçüklüğüm de annesiyle birlikte kaybolmuş. Annesi hep önde, o hep arkada olurdu zaten.
Yaralı kız, hâlâ orada. Yağmur şimdi biraz daha hafiflediği için yüzü daha net. Sokağın karanlığını kendine siper etmiş de, beni gözlüyor gibi. İnsanın midesine kramplar saplayan yarası...
Gece mesaimin başlamasına az kalmış. Patrona işaret edip sigara almak için kendini nemli karanlığa bırakıyorum. Kız çıktığımı görmüş müdür? Kapıda oyalanıp, olduğu yere yan gözle şöyle...Gitmiş.
Yağmur ince ince ama sıkı yağıyor. Koşar adımlarla yürümeye başlıyorum. Karşı kaldırıma hızlı hızlı geçtiğim anda, arkamdan rüzgâra karıştığı için zor duyulan zayıf, ince ama beni hedeflediğinden emin olduğum bir kız çocuğu sesi.
"Abla abla!"
O. Adamakıllı ıslanmış, titrek, kırık Suriyeli aksanıyla nefesini yettirmeye çalışıyor.
"Abla. Öldü be. Annem. Ciğerleri. Hastaydı. Geçen hafta. Bunu takamaz artık. Al olur mu? Affet beni abla hediye verdin ama. Affettin?"
Ben dediklerini anlamaya çalışırken yumruk yaptığı eli bana doğru uzatılıp açılmış bile. Küçük kirli avucunun içinde annemin kolyesi.
Başımı kaldırdığımda, izbeleşen sokağın ortasında o...Annem. Yüzü allak bullak. Kızgınlığı ilk defa kendisine.
Geçip bitmeli artık, geçip bitmeli...
Bu yağmur dinmeyecek mi hiç?






