Gidiş
14 Eylül 2019 Öykü

Gidiş


Twitter'da Paylaş
0

Doktor, Son kez görmek ister misiniz, diye sordu. İki kişiydik, bunu benden başka yapacak birisi yoktu, evet, dedim. Oldukça geniş iki kapıdan geçtim. İkincisinden sonra açılan serin büyük odada, karşı duvarda çekmecenin içinde yatıyordu. Yüzünde yılgınlığın sarısı hâkimdi. Görevliye, kısa bir süre sonra, gidelim anlamında başımı salladım. Odadan çıktım. Sola döndüm. Bahçeye açılan daha geniş bir kapı. Her detayı öğrenmeliyim, sabah onu almaya ben gelmeyeceğim, dedim. Gelenlere biz yardımcı olacağız, dedi görevli. Onlara kimse yardım edemez, başlangıçta mantıklı düşünen birisinin olması gerekli. Sonra yas zamanı gelecek.
Gece yarısını çoktan geçmiş. Hissiz bir şekilde kapıyı çaldım. Biraz geri çekildim. Umduğumdan çabuk açıldı. İçeri girince bana sarıldı, ağlamaya başladı. Bunu önceden beklediğim için ona sarılma dışında tepki vermedim.
Salon kapısından şöyle bir baktım. İçerisi ağlayan insan dolu. Ben buraya gelene kadar hepsini burada görmek şaşırtıcı. Sonra normal karşıladım. Birbiriyle her konuda anlaşamayan bu insanların, böyle bir kayıpta bu kadar hızlı bir araya toplanmalarını daha önce de görmüştüm. Sık tekrarlanmayan olayları hatırlamakta üstüme yok.
Hepsi odadaki varlığımın farkına vardı. Soru soran gözlerle bana baktılar. Telefonla cenazeyi organize eden iki kişi dışında. Bense kim bilir kaç kişiye daha bunları anlatacağımın derdindeyim. Tansiyonu düştü, yoğun bakıma kaldırdılar. Birkaç kişiyi kapı aralığından gördüm, kalp masajı yapıyorlardı, dedim ıslak uğultular arasında. Ölmesi gerektiğine karar vermiş gibiydim. Yakınlarına göre böyle bir son şimdillik olasılık dışıyken, kafamın içinde onu çoktan öldürmüş, bu gerçeği hepsinden önce kabullenmiştim. O gün gördüğüm bütün hastalar hayatlarına dair umut doluydu. Bense hepsine acımıştım, onuysa zihnimde çoktan öldürmüştüm.
Giriş holünde onu gördüm. Yıkılmış bir hali vardı. Yerleri süpürüyordu. Çekingen bir halde yanına yanaştım, elindeki süpürgeyi tuttum. Giriş kapısında sarıldığı gibi yeniden sarıldı. Gözyaşları omzumu ıslattı. Boş ver ben yaparım, haydi gel, dedim, biraz hava alalım. Dünya üzerinde yalnızca kendisi bunu haketmiyormuş gibi baktı. Siyah saçlarını okşadım. Umarsız yüzüne baktım, başka yapabilecek bir şeyimin olmadığını anlamasını umdum. Ağlayan kadınların olduğu odadan balkona çıktık.Gözleri dolu erkekler sigara içiyordu. İçeriden ikimize yaşlı kadın hırkaları geldi. Birini omuzlarına örttüm, diğerini balkon demirlerine serdim. Güzel bir esinti vardı, bahçedeki ağacın yapraklarının çıkardığı ses bu gece ölüm olmasa herkesi huzurlu kılardı. Demirdeki hırkayı aldı, Giy üşürsün, dedi. Cevap vermedim. Ona doğru bakınca böyle bir niyetimin olmadığını anladı.
Ben babama iki kere karşı geldim, dedi. Ağacın dallarında bir şey arıyormuş gibi gözlerini kaçırdı. Bir sefer kahve istemişti, bu saatte kahve içilmez uyku tutmaz dedim, aslında yapacaktım, unuttum, dedi. Bir fincan türk kahvesinin vicdanında çocukça bir sızı bırakmasını istemiyordu. Öbürüyse, dedi. Gözlerindeki rimel akmıştı. Nedense her zamankinden daha güzel göründü. Öbürüyse, doktora gidelim dediğinde birkaç gün sonra gideriz dememdi. Belki benim yüzümden oldu, dedi. Böylesi bir azap insanın içinde çöpe atılan sönmemiş bir izmarit gibi düşer, sinsice pis kokulu bir yangın çıkarır. Kendini suçlama, doktor geç kalındığına dair bir şey söylemedi, dedim. Sanki biraz rahatladı. Kısa süren bir sessizlikten sonra, sana gönderdiklerimi yedin mi, diye sordu. Evet, diye kestirip attım. Birazını yedim. Birazını yan yataktaki amcaya bıraktım. Hastamızı kaybettiğimizi söylediğimde kolundaki serumu sökmeye çalıştı. Yoğun bakıma girmek istedi. Yarım gün içinde oluşan samimiyeti yüzünden mi, sıra ona geliyor korkusundan mı, bilemedim. Kalkma amca, yapacak bir şey kalmadı dediğimi hatırlıyorum.
Kendine dikkat etmiyorsun, böyle giderse hastalanacaksın, bir de seninle uğraşmayalım, gün içinde ne yediğini bilmiyorum bile, dedi. Ama ne içtiğimi biliyorsun, dedim. Somurttu, onlar yüzünden olacak zaten, yapma, dedi. Ben kendime bakıyorum, domuz gibi sağlıklıyım, bana bir şey olmasına izin vermem, dedim. Sigarasını bitirenlere katıldım.
İçeridekilerin sormak isteyeceği sorular olduğunu düşündüğüm için masaya dayandım. Herkese yavaş yavaş baktım. Acaba gerçekten ne zaman ölüyoruz? Fiziksel ölümden farklı olarak. Kaybedilenin kaybedenlerdeki acısı da ölenin başka bir biçimde varoluşunu sürdürmesi. Sonrasında akla gelen genelde güzel anılar. Seni en son hatırlayan kim kaldıysa o zamana kadar yaşıyorsun. Bunları düşündüm. Bana düşenin bu kısmını halletiğim için az da olsa rahatladım, gevşedim. Esnemem doğru olmazdı. Işıksız koridordan mutfağa giden kadına seslendim. Ben de çay alabilir miyim?
Uykum açıldı. Cenaze işlemlerini ayarlayacak olanlar diğer odada toplanmıştı. Yanlarına girdim. Araba hesabı yapıyorlardı. Kim kaç kişiyi ne zaman getirebilir? Ben de gelmek istiyorum, dedim. Beni de sayın. Bir iki kişi söylememe gerek yokmuş gibi başıyla onayladı. Aslında sormama gerek yok diye düşündüm. Güneşin ilk ışıkları kendini belli etti. Gün biter, gün başlar. Kaçmaya müsait bir durum yok.
Neden yabancılık çekmediğimi düşündüğüm tepedeki mezarlığa tırmanırken, gömülmek için güzel bir yer diye düşündüm. Sanki buraya daha önce gelmiş gibiyim. Çam ağaçlarının köklerinin uzandığı kızıl toprak, her zaman temiz, serin hava. Kürek sesleri imamın dua eden sesine karıştı. Gözlerim çukura daldı. Dün gece hırkayı giymemi tembihleyen, kapüşonumu başıma örttü. Üşürsün, dedi belli belirsiz. Başını omzuma dayadı. Anlayamadığım bir biçimde inanılmaz güçlü hissettim. Sonra ön tarafa doğru ilerledi. Kaybettiğimiz benden ziyade onun yakınıydı, benden daha fazla zaman geçirmişti. Kimin daha fazla üzülmeye hakkı vardı bilemiyorum, payıma düşen buydu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR