“Hâlâ aynı arabayı kullandığına inanamıyorum. Antika olmuş bu resmen.”
“Canım nesi var, ben seviyorum arabamı.”
“En iyisi bir araba kiralayalım. Onca yolu benim arabamla da gitmek istemem sonuçta. Ama seninkiyle hayatta olmaz.”
“Karavan mı kiralasak yoksa? Hem çevreyi gezerken de çok işimize yarar. Otele de gerek kalmaz. Yani, rahat eder misin, bilemedim ama…”
“Şaka mı yapıyorsun? Gezmek derken? Nereleri? Seni bilmem ama ben her gün plajdayım ona göre. Güneş altında.”
Sonuçta o planlamış oldu tatili. Ben çok da karışmamaya karar vermiştim. Yola çıkacağımız sabah erkenden hazırdım, bekliyordum. Camdan bir bakayım dediğim anda onu gördüm. “Olamaz. Üstü açık bir araba kiralamış” diye bağırdım. Önce şaşıran, sonra kızan, sonra biraz sevinen, sonra telaşlanan, sonra ne gerek vardı diyen duygular ve düşünceler dalga dalga beynimi işgal etmeye başladılar. Birkaç derin nefes alıp pencereyi açtım. Komşulara aldırmadan, “Sürpriz!” diye bağırdı tüm sevimliliği ile: “Bize bu yakışırdı tatlım, hadi hazırsan in aşağıya.”
Bütün zıtlıklarımıza rağmen, daha doğrusu benim yapamadığım şeyleri kolaylıkla yaptığı için seviyordum onu. Benim düşündüğüm, istediğim ama çoğu zaman cesaret edemediğim şeyleri. Çok fazla tartmaktan, çok fazla olur mu olmaz mı demekten ben adım atamazken, o zıplayıveriyordu. Bir çekirge gibi. Cesur, rasyonel ve hırslı birisi olarak da tarif edebileceğim arkadaşım, iki üniversite bitirmiş, iki kez evlenmiş, ikiz doğurmuş, iki ülkede yaşamış, evler arabalar almış, tam beş şirkette çalışmış ve kariyerinin basamaklarını emin adımlarla en tepeye doğru çıkmıştı. Üstelik henüz otuzlarındaydı. Bu kadar hızlı nasıl başarmıştı. Fasulye Ağacı ve Jack, yoksa Jack ve Fasulye Ağacı mıydı, masalındaki yukarıya doğru hızla büyüyen fasulye sırığına tutunmuş gibi, ona baktığımda o kadar tarif edilemez bir yükseklikte olduğunu görüyordum. Direksiyonda olma sırası bendeyken bu düşünceler kafamda döndü durdu. O önce biraz uyudu, sonra uyanıp öyle bir konuşmaya başladı ki durmak bilmedi. En sonunda araya girip diyebildim, “Çok fazla konuşuyorsun, yola odaklanamıyorum.”
Otele yerleşme anımız geldiğinde ikimiz de suskunduk. Odaya adımını atar atmaz koştu telefona sarıldı, resepsiyonu aradı. Beğenmemişti odayı. Bense içimden oda güzel, nesi var, demek üzereydim ki kendime hatırlatma yapıp bıraktım. Ona bıraktım. Sonuçta pek de sorun olmadan daha güzel sayılabilecek bir odaya geçtik. Manzaralı, daha büyük, daha ferah. Bu küçük başarısı onu mutlu etmişti. Bütün yorgunluğu geçmişti. “Hadi hemen üzerimizi değiştirip plaja gidelim” dedi ve odanın içinde zıp zıp dans etmeye başladı. “Sen git, ben biraz odada dinleneceğim, uyumayı düşünüyorum.”
“Güneşte uyursun canım, odada hayatta bırakmam seni.” Plaja iner inmez ikimizin de yüzünde şapşal ve sabit bir gülümseme belirmişti. Birkaç dakika sonra güneşi otuz trilyon hücremde birden hissediyordum. Anında mutlu olmuştum ama geçeceğini biliyordum. Sanki çok açken şekerli bir şey yemiş gibi. Verdiği mutluluk geçince bir yenisine ihtiyaç duyduğun her şey gibi. Güneşin kendisine has etkisi de anında belirmeye başlamıştı. Uzun bir sessizlikten sonra, “Sana bir sürprizim var” dedi birden. Gölgeye geçmek üzere şezlongtan kalkıyordum o anda. Ne söyleyecek diye yüzüne bakınca, “Ama şimdi değil, sonra söyleyeceğim” dedi.
“Nereye gideceğimizi söylemesen de olur, sen sür, ben karışmayacağım” diyerek geçti bir sabah arabanın yolcu koltuğuna. Meğer sürprizi buymuş. Her günümüzü plajda geçirmeyebilirmişiz. “Olur” dedim. Yakında birkaç antik kent vardı merak ettiğim, belki onlardan birine gidebiliriz diye düşündüm. Yola çıktığımızda etraf sakindi, biz de pek konuşmayıp müzik dinledik sadece. Ben bir yandan da çam kokusunu içime çekmeye çalışıyordum derin derin nefes alarak. Aniden bana dönüp, “Öyle derin nefes alma, korkutuyorsun beni” dedi ve tekrar kafasını yola çevirdi. Gülmeye başlamıştım. Bu hallerini çok komik buluyordum.
“Gülme! Ciddiyim ben.”
“Peki ama materyal dünyadan doğal dünyaya geçiş yaptığımız şu günlerde neden ağaçlara odaklanmayayım ki? Onların kokusuna? Yaydığı enerjiye?”
“Sen yola odaklan.”
Sanki içine doğmuş gibi tam da o anda uzakta yolun kenarında bir köpek gördüm. Yola atlayacak gibi geldi bana, hemen frene basmaya başladım. “Köpek” diye bağırmıştım, o da “nerde” diye. Neyse ki köpek emniyetli bir yere geri döndü. “Otostop yapanlar ne kadar çoğaldı, değil mi? Eskiden bu kadar çok görmezdik” diye söze girdiğinde hâlâ sağ şeritten yavaş yavaş gidiyordum. “Güveniyorlar” dedim ben de, içimden mi sesli mi söylediğimin farkına varmadan. “Hadi o zaman, bir sonraki otostopçuları alalım arabaya” dedi çocuksu bir sevinçle. “Olmaz” dedim hemen. “Niye? Güvenmiyor musun? Hadi ama. İlk gördüğümüz, bakalım kim olacak?” Sonunda olur demiştim. İçim biraz pır pır etmeye de başlamıştı. On dakika geçmemişti ki, yol kenarında arabalara işaret eden bir çift gördük. “İşte otostopçularımız” diye bağırdı. Yaklaşıp durduk. Şalvar giymiş genç bir kız ve yaşlıca bir adam bize gülümsüyordu. Bir süre bakıştık donakalmış gibi. Sonra arabadan indik, nereye gideceklerini öğrenip arka koltuğa geçmelerine yardım ettik. Baba kız seraya giden aracı kaçırmışlardı. Kızı istemese de babası yoldan araba çevirelim diye tutturmuştu. “Amca, maşallah, sen bu yaşta çalışıyorsun” diyerek lafa girdiğinde neden benim yüzüm kızardı bilmiyorum. Adam çok da yaşlı olmayabilirdi, sadece öyle gözüküyor olabilirdi. “Babam toprağın işçisi olmayı seviyor, onun için bırakamıyor bir türlü. Siz nereye gidiyordunuz?”
“Limyra” dedim birden, ilk aklıma gelen antik kenti söylemiştim. “Noel Baba’yı mı göreceksiniz?” diye sorunca benden önce babası sakince araya girdi: “Myra demedi kızım, Limyra dedi.” “O zaman Kâfi Baba” diye sözüne devam eder gibi oldu kız ama aniden sustu. Seraların olduğu küçük dar bir yoldan ilerliyorduk. Yola ağaçlardan sarkan ve yere düşmüş onlarca olgunlaşmış narı görünce aklıma gelen bir soruyu sormak istedim, ama vazgeçip ben de sustum. O ise her zamanki gibi konuşmadan edemiyordu. “Seranın üzerindeki adam ne yapıyor öyle? Tavanı mı suluyor? Ama beyaz boya gibi bir şey çıkıyor hortumdan. O ne öyle?” “Gölge tozu atıyorlar” dedi adam. “Biz burada inelim” dedi kızı ardından.
Otostopçularımızla kısa ve ilginç bir yolculuğun sonunda sanki günün asıl amacına ulaşmışız ve görevimizi tamamlamışız gibi hissediyordum. Ne araba kullanasım vardı ne de antik kent göresim. “Arabayı sen kullansan olur mu?” diye sordum. “Benim pilim bitti nedense.”
“Normal, çok kasmışsındır sen kendini, heyecanlanmışsındır” diye takıldı. Koltuğa gömülüp gözlerimi kapadım biraz. Limyra’ya geldiğimizi anlamamışım. “Geldik” diye bağırdığında biraz irkildim. “Yarım saat gezmen için sana yeter mi? Ben arabada bekleyeceğim, işle ilgili mail’lere bakıp birkaç telefon görüşmesi yapmam gerek.” Yarım saat tabii ki yetmezdi ama yeteceğini söyledim.
İçeri girer girmez kısa zamanda nasıl gezebilirim, ne görebilirim diye bakındım, bir yandan da yürüyordum. Her yer olabildiğine yeşillik, ağaçlar, keçiler, akan sularla doluydu, antik kent adeta sulak bir doğanın içinde kaybolmuştu. Canlı ve cansız, yeni ve antik, akan ve duran, hepsi iç içeydi. Suyu takip etmeye karar verdim ben de. Ne göreceksem bana o gösterecekti.
Aşırı hızlandırılmış turumun sonuna doğru birkaç fotoğraf çekme fırsatım bile olmuştu. Çıkışa doğru ilerlerken çay kenarında duran bir kadının bana seslendiğini duydum. Akan suyun sesi ile kadının sesi birbirine karıştığı için bir an ismimle seslendiğini sandım. Bu küçük yanılsama ile gelen şaşkınlıkla yanına gittiğimde yarı İngilizce yarı Türkçe konuşarak yanımızdaki türbe ile ilgili bir şeyler söyledi. Sonra kocaman bir gülümseme ile yüzüme bakıp, “Birine benzettim, sorry” dedi. Ne diyeceğimi şaşırmıştım, İngilizce mi Türkçe mi konuşacağımı bile bilmiyordum. Tam kendime gelip yanından ayrılacakken akan suyu göstererek, “Burada tanrıçalar yıkanırmış” dedi tane tane. “Ne güzel” diyebildim sadece ve yanından ayrılmak üzere bir hamle daha yapar gibi oldum. Ama bu sefer de, “Senin aura çok güzel parlıyor” diyerek ardından tamamen İngilizce konuşmaya başladı. Doğadaki her şey ile ilişkim geliştikçe dünya ile aramdaki göbek bağını hissedeceğimi söyledi. Ben gölgede yavaş yavaş büyümeye devam etmeliymişim. Son olarak yüzümdeki ifadeden de olsa gerek söylediklerinin altını çizer gibi Türkçe olarak “gölge” demişti.
Kadınla vedalaşıp koşar adımlarla arabaya giderken gölge kelimesi kafamda yankılanıyordu. Arabada bir an onu göremeyip panikledim. Koltuğundan doğrulup, “Tam zamanında geldin” dedi. “Ne yaptın, hallettin mi işlerini?” diye sordum hemen, ona olanlardan bahsetmeyi düşünmüyordum. “Hallettim. Biraz da araştırma yaptım. Aklıma takılmıştı şu gölge tozu ne diye. Örneğin serada domatesi kışın koruyarak yetiştirmiş oluyorsun ama yazın da bazılarını aşırı güneşten koruman gerekiyor, onun için bu toz ile suyu karıştırıp tavanı kaplıyorsun. Yoksa domates ışığa doğru çok uzuyor ama verimsiz, cılız oluyor. Ne ilginç, değil mi?”
“Çok ilginç” dedim, gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Bir sonra ne diyeceğini de doğru tahmin ettim: “Hadi otele dönelim, seni bilmem ama ben bundan sonra her gün plajdayım ona göre. Güneş altında.”






