“Seni kim dövdü böyle?”
Sağ gözünün altı yarım ay şeklinde morarmıştı. Yine de gülümsemeye çalışıyor ve bir yandan da omzu düşen elbisesini yukarı çekip derli toplu görünmeye uğraşıyordu.
“Seni kim dövdü?”
Adam elinden hiç bırakmadığı cep telefonuna bakarak sormuştu bunu.
“Demin söyledim ya arabanın kapısı çarptı diye.”
Koltukta uzanır gibi oturan adam hiç doğrulmadan, yüzünü telefondan sadece bir anlığına kaldırıp dinmeyen bir sırıtışla, “Dövmüşler, dövmüşler,” dedi, gözlerini kocaman açmış, ona dikkatle bakan kadına.
Adam, telefonda mesajlaştığı kişiye mi sırıtıyordu, yoksa kendisine mi, tam çıkaramadı kadın. Çok sık görüşemiyorlardı. Öncelikle adamın işi çok yoğundu, sonra hafta sonu oğluyla ilgilenmesi gerekiyordu. Ayrıca fanatiği olduğu futbol takımının maçlarını kaçırmak istemiyor ve de en önemlisi üye olduğu spor salonuna her akşam gitmezse rahatsız hissediyordu. Yani çok zamanı yoktu sevgilisinin. Bir yıldır süren ilişkilerinde çok sık görüşemeseler de her gün mesajlaşıyorlardı. Her sabah mutlaka “günaydın tatlım”, “günaydın bitanem” mesajı gelirdi kadına. Her sabah değil. Pazar sabahları bu mesaj gelmiyordu nedense. Hesap sorar gibi olmasın diye nedenini bugüne dek hiç sorgulamamıştı. Onun yerine pazar sabahları mesaj gelecek mi diye biraz bekliyor, gelmeyeceğini anladığı zaman da kendi günaydın mesajı atıyordu adama. Hemen olmasa da akşama doğru bir cevap geliyordu mutlaka.
Aslında bazen adamı mı yoksa onun telefonunu mu daha çok sevdiğini düşünürdü kadın. Duymak istediği güzel şeyler adamın telefonundan geliyordu ne de olsa. Mesela bir hafta önceki telefon mesajında “öpeyim de geçsin” demişti. Halbuki şimdi ikisi de buradayken, yan yana, dip dibe…
“Meyve var mı?”
“Var tabii. Elma var, muz var. Getireyim mi?”
“Elma getirsene. Bıçak istemez. Isırarak yiyeceğim.”
Öğleden sonra markete gitmişti kadın. Sevgilisinin sevdiği şeyleri tek tek seçmeye çalışarak. “Hayır patlıcan sevmez, patlıcan salatası yapma; onun yerine haydari. Biraz da kuruyemiş alayım ama çiğ sever. Mutlaka meyve alayım. Tatlı yemez.”
Adamın her gün spor salonunda, aynanın karşısında kendi kaslarına, o kaslardan kabaran damarlara bakarak terlediğini, her bir kası daha da görünür kılabilmek için tatlıyı, şekeri, ağzına koymadığını biliyordu.
Marketteki işini tam da planladığı saatte bitirecekti ama meyve reyonunda nedense çok oyalandı. Elmalar dikkatini çekmişti. Bir kısmı kırmızı, bir kısmı yeşil-sarı. Elma dediğin kırmızı olur diye düşünerek elini uzattı. İçlerinden en bordo, en parlak olanlarını bulmak istiyordu. Avucunun içine aldığı bir elmayı sıkıca tuttu. Sanki elinden kayıp düşecekmiş, düşse büyük bir suç olacakmış, bütün market, marketin sokağı, insanlar, arabalar kaçışmaya başlayacakmış, yere düşen elmaların parçaları sokağı, şehri kaplayacakmış, her yer kızaracakmış gibi. Sıkı tuttu düşürmeden. İtinayla en kızıl dört elmayı seçti.
Meyve tabağı ile mutfaktan salona geçerken, adamın elindeki telefona bir mesaj daha geldi. Sırıtan parmaklarıyla hızlı hızlı cevap yazdı adam, kadın yanına yanaşmadan sırıtışını bitirerek. Sonra gözü bıçağa takıldı.
“Isırarak yiyeceğim, bıçağa gerek yok. Hem ne biçim bıçak bu? Bildiğin çakı bu yahu, çakı.”
“Meyve için getirmedim,” dedi kadın.
Anlamayan adam, boş boş elmaya baktı. Almak için elini uzatmıştı ki, kadın onun elini hızla yakaladı. “Meyve için değil bu dedim sana, benim için,” diye fısıldadı bu kez.
“Emin misin?” dedi adam.
Kadın kalktı, biraz ileride duran kitaplığın en alt çekmecesini açtı. Ne kadar emin olduğunu göstermek ister gibi elinde kalın bir iple geri döndü.
“Ellerimi arkadan bağla,” dedi. Elinde elmayla öylece kalakalmış olan adam harekete geçmekte duraksayınca, “Bağlasana hadi,” dedi sesini yükselterek. Bunu derken sırtını ona dönmüştü bile. Her ikisi de ayaktaydı. Çok hızlı soluk alıp veriyorlardı. Kendi soluğunun, sevgilisinin soluğuna karışmasını dinlerken ayaklarının dibine yuvarlanıveren elmayı gördü. Sevgilisi çabuk hareketlerle ellerini arkadan bağlamış, sertçe omuzlarından itip, dizlerinin üzerine, yere oturtmuştu onu. O andan itibaren sadece kendi soluğunu duyabiliyor, dudaklarının aralanıp, kuruduğunu hissediyordu.
“Nereye?” dedi sevgilisi.
“Omzuma,” dedi kadın. Bacaklarının ve sesinin titreyip küçüldüğünü fark etti. Bütün varlığı o kadar küçülmüştü ki, yerdeki elma ondan daha büyük kalıyor, kızıl parlaklığı bir ışık gibi yüzüne yansıyordu.
Gözlerini elmadan ayırmadan, o parlaklıkta aksini görmeye çalıştı, sevgilisi onun uzun ve dalgalı saçlarını yumuşakça kenara çekerken. Her zaman ne kadar sertse şimdi bir o kadar yumuşaktı adamın elleri. Önce tatlı tatlı saçlarını okşadı adam, sonra sağ omzunu ufak ufak öptü. Narin ve şefkatli öpüşler. Kırmızılık gözlerini almasın diye sıkıca kapattığı anda omzunda müthiş bir yanma hissetti. Sonra tatlı bir ılıklık. Ardından bir yanma daha.
Omzundan, gözlerinden ve bacak arasından süzülüveren sıvılar yanı başındaki elmaya doğru yüzüyor, onu daha da kırmızı, parlak ve olgun yapıyordu. Kolundan aşağı inerek parmak ucundan damlayan kırmızılıkla elmayı eline aldı. Dişlediği bir parçayı, dudaklarının arasında tuttu ve sonra da onu öpmek için eğilen sevgilisinin dişleri arasından sulu, olgun lokmayı dilinin ucuyla içeri itti.
Odayı sarıp sarmalayan kızıllığın içinde yalnız ve küçük bir telefon, koltuğun üstünde terke bırakılmış bir halde ara ara yanıp sönüyor ve biçare titreşiyordu.