Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Ocak 2022

İnsan

Hikâyen Olmasa Kim Olurdun?

Feza Karakaş

Paylaş

2

1


Yetersizlik krizi içine giren insan bir sonraki ihtiyaç sandığı şeyin peşine düşer. Koşu bandına çıkmış, hiç inmeyen ve inmeyecek biri olarak yaşamını bandın üzerinde geçirir. Yorulur.

Geçen hafta arkadaşlarımızla bir kafede yeni yıl için hazırlanmış ışık gösterisine gittik. Piyano eşliğinde bir yandan ışık gösterisini izledik, bir yandan da sohbet ettik. Arkadaşım bana “Feza, sana göre hayatın anlamı var mı, amacımız nedir?” diye sordu. Hiç düşünmedim, sorunun yanıtı akmaya başladı. “Benim düşünceme göre hayatın manası diye bir şey yok. Sen ne mana verirsen o senin manan, ben ne mana verirsem benim manam olur. Yaşamın amacına gelince, illaki bir amacım olmak zorundaysa, benim amacım kimliğim aracılığıyla varla yok arasındaki farkı deneyimlemek, yani yaşamı. Şu anda yaşamdayım. Varım. Bedenimdeyim. Görüyor, kokluyor, hissediyor, dokunuyorum. İnsan olmayı deneyimliyorum. Bedenimin son kullanma tarihi geldiğinde ve yaşamım dediğim şey bittiğinde deneyimim de bitecek. Var ve yok, canlı ve cansız bir beden. Bilinç ve bilinçsizlik. Her şey ve hiçbir şey. Şu anda yaşıyorum ve insan olmayı deneyimliyorum, benim için bu çok ama çok kıymetli. Her anımın değerini bilmek ve yaşama şükrederek onun hazzına varmak. Benim amacım bu bedende gerçek kendime, yüksek bilincime bağlanmak ve bir olmak. Birliği deneyimlemek. Bu oyun benim için çok kıymetli bir hediye. Hedefim ise bu oyununun kıymetini bile bile oynamak. Ama çoğu insan gibi ben de zaman zaman yaşam denilen bu kıymetli ve mucize deneyimin tadına varamadan yaşıyorum. Yaşamı adeta bir savaş alanı gibi algılıyor ve korkularla yönetiliyorum. Kaygı, korku en sık deneyimlediğimiz duygular oluyor. Neden korkuyorum? Niçin kaygılanıyorum? Bütünden ayrılıyorum. Ben dediğim zaman ötekini yaratıyorum ve ötekini yabancı gibi algılıyor ve korkuyorum. Bağışıklık sistemi bozulduğunda bedenin kendine saldırması gibi ben de kendime saldırmaya başlıyorum. Kendim dediğim her şeyden ayrılıyor ve ‘Ben’ dediğim kimliğime bağlanıyorum. Andan, yaşam enerjisinden uzaklaşıyor ve zihnime giriyorum. Koşulsuz sevgi ve kabule açık olmayan bütünden ayrılmış kapalı zihinde korku içinde yaşıyorum. İnsanları ve olanları tehlike olarak algılıyorum. Savunmada, korunma çabasında yaşıyorum, ya geçmişte ya da gelecekte oluyorum. Yaşam savaş alanım oluyor,” diye yanıtladım. 

Gerçek şu ki bize olabilecek her ne varsa sadece anda olur çünkü tek var olan şimdiki andır. Geçmiş bitmiş, gelecek ise gelmemiştir. Var olan tek an şimdiki andır. Peki, çoğumuz anda mı yaşıyoruz? Yoksa geçmişte yazdığımız korku hikâyelerini şimdiki ana ve gelecek diye yarattığımız zamana mı taşıyoruz? Peki neden yapıyoruz bunu? Neden cennette cehennemi yaratıyoruz? Çünkü anda kalamıyor, düşüncelere kapılıyoruz. Zihnimize inanıyoruz. Sohbetimiz derinleştikçe arkadaşıma “Karınca olsaydın sen de her gün yuvana yiyecek taşır ve depolardın. Arı olsan bal yapmak için bir çiçekten öbürüne uçardın. Sen de kendinin insan olduğunu sanırsın, aynen bir insan gibi hayatını yaşarsın. Halbuki gerçekten insan mısın? Yoksa insan olmayı deneyimlemeye gelmiş ruhani bir varlık mısın? Kendini insan olarak tanımlar, insan olduğuna inanırsan insan gibi yaşar, insan gibi davranırsın. Korkar, kıskanır, endişe eder, kaygı yaşar, intikam ister, paylaşmaz, kendini yetersiz hisseder, güvenmez, karşılaştırır, yalan söyler, kontrol etmek ister, başkalarının işine girer, sevgi ve onay bekler, eleştiri alamaz, bunun gibi daha pek çok şeyleri deneyimlersin,” dedim. Yüksek bilincimiz dünya denilen yuvamızda farklı bir deneyim yaşar. O olan hiçbir şeyde hata bulmaz. Onun işi kabul etmek ve olanı koşuşuz sevgi ile izlemektir. Yargılamak nedir bilmez. Yargılayan zihni şefkatle izler. O aslında kendisini izler. O hiçbir şeyden ayrı değildir. İzlediği, tanık olduğu her şeyi sever çünkü o sevgidir.

İnsan bazen kendisini yetersiz görür. Bir şeye, bir kimliğe, bir hikâyeye bağlanmak ister. Bağlanmazsa kendisini boşlukta hisseder. İnsan kendi zihnine inanarak kendisini tutsak eder. Hikâyeleriyle yaşamını yazar. Eksik ve yetersizim diye inanır. Bu düşünce, çocukluğundan beri zihninde dolaşan bir sinek vızıltısı gibidir. İnsan zamanla bu sese o kadar alışır ki sesi gerçek sanarak inanmaya başlar. Sonra yetersiz olmaktan kurtulma çabasına girer. Hiçbir şey yetmemeye başlar; ne para ne mal, mülk, başarı, kariyer yetmez. Yetersizlik krizi içine giren insan bir sonraki ihtiyaç sandığı şeyin peşine düşer. Koşu bandına çıkmış, hiç inmeyen ve inmeyecek biri olarak yaşamını bandın üzerinde geçirir. Yorulur. Yorulsa da koşu bandı üzerindeki yaşamını sorumlu bir insan davranışı olarak algılar. Hayatta kalabilmesi için yapması gereken bir davranış olduğunu zanneder. Onun için mutluluk ulaşacağı bir yerde ve dışarıdadır. Mutluluğa ulaşmak için çabalar. Halbuki kendisi mutluluğun ta kendisidir. İnsanın en büyük gafletlerinden biri kendisini yeteneklerine, unvanına, öteki insanlardan aldığı onay, sevgi, takdir ve değere göre tanımlama eğilimidir. Kendisini doktorum, mühendisim, iş adamıyım, valiyim, komiserim diye yaptıkları işle tanımlayan pek çok kişi vardır. Sen doktorsun. Bu doğru mu? Yoksa mesleğin mi doktorluk?

İnsan benlik saygısını kendisini nasıl algıladığına, kendisi hakkında yazdığı hikâyelere ve başkalarının kendisi hakkında neler düşündüğünü algılama biçimine bağlar. Dışarıya bağımlı olan bu benlik, sıkça boşalan dibi delik küp gibi devamlı dolmak zorundadır. Tüpe suyu koyan insan, bir yandan da suyun boşaldığını deneyimler, dipsiz bir kuyu gibi. Mutluluk, yeterli ve tam olmak her zaman bir adım ötede, ulaşılamayacak bir yerdedir. Bitmeyen bir arayış, daha fazlası olmak ihtiyacı insanı tüketir. İnsan kendini niçin yetersiz bulur? Neden sürekli bir geliştirme arzusu duyar? Çünkü kendisini sevmez. Sevgi olduğunun farkında değildir. O eksik ve yetersiz olduğu hikâyesine inanmış ve sevgi olduğunun, mükemmel olduğunun farkındalığını yitirmiştir. Yetersiz, sevilmeyen, beğenilmeyen, kusurlu olduğuna inanan insan kendisini değersiz hisseder. Bu eksikliğini tamamlamak için koşu bandının üzerine çıkar, eksiklik ve yetersizliğini tamamlayacağını zannettiği şeylerin peşinden koşmaya başlar ve sonu olmayan bir döngünün içine girer. Bütün bu etiketler, meslekler, başarı dediğimiz hikâyeler, para, mal, mülk olmadan insan dediğimiz canlı kimdir?

 “Hikâyem olmasa kim olurdum?”

YORUMLAR

DİLEK KARAASLAN

İnsanın özü yalnızca sevgi değil, bu yalnızca bir yaklaşım. Arzuyu yaşama isteğinin artışı, kederiyse azalışı olarak tanımlarsak ( Ulus Baker'in kesinlikle katıldığım yorumu), sevgi, nefret, kıskançlık, olumsuzluk, hepsi aynı eksen (arzu) üzerinde farklı noktalar. Birey bu noktalar arasında geziniyor. Hangi noktada daha fazla kalıyorsanız karakterinizin ya da yaşam algınızın yapısını o belirliyor. Yani, insanın özünde olumlu olumsuz arzunun farklı tonları olarak mevcut. Bize düşen, olabildiği kadar bilinçli seçimler yapmaya gayret etmek. En fazla bu...

5 Ocak 2022

Öne Çıkanlar

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodor..Elianna Kan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cevher Özcanlı

23 Şubat 2025

Saime Yadigâr: “Öykü tanrı misafiri ol..

Cevher Özcanlı: Saime Hanım, uzun yıllar boyunca resim sanatıyla uğraştınız. Birçok kişisel ve karma sergi, resim öğretmenliği derken ilk kitabınız yayımlandı. Resmin o büyüleyici dünyasından, yazınsal kurgunun b..

Devamı..

Çiğdem Sezer: "Hayat, düz bir çizgide ..

Ayşe Yazar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024