Humusu Mahvetmenin Olası Yolları Üstüne
7 Eylül 2018 Öykü

Humusu Mahvetmenin Olası Yolları Üstüne


Twitter'da Paylaş
0

İki kişilik masalarda yer yoktu. Başgarson şık ve samimi bir ilgiyle, adamı ve kadını handiyse deniz kenarına yakın olan dört kişilik bir masaya aldı. Kadının sandalyesini çekip, oturmasını bekledi. Uzun boylu ve geniş omuzlu gövdesiyle koyu bir gölge yaratarak, kadının ışığının terasın ebruli ışık demetine  karışıp, gecenin görkemini tamamlamasını sağladı. Adam karısının göz kamaştıran güzelliğini seyretti bir süre. Garsona gülümsedi. Bir şampanya açmasını söyledi. Kadın, erkeğin bu tercihini şımarık bir gülümsemeyle onayladı. Gülüşü yüzünde sağa kayarak, orda bir yere asılı kaldı. Adam hızlıca karısının varlığıyla gurur duyduğunu ancak onu sevmenin gerçekten zor olduğunu düşündü. Bakışı onun ellerinde gezinerek, bu ellerin saç kıvrımlarına, omzuna, gömleğinin derin dekoltesine şehvetli fakat yine de temkinli dokunuşlarını izledi. Genç kadının izlendiğinin farkında olan sakin devinimleri, yine de sevilmenin kolaylıklarını adama açık eden bir davetkârlığa sahipti.

 Başgarson şampanya ile geri döndüğünde, menüyü de getirip masaya bıraktı. Adam az sonra yapılacak şampanya açma seremonisine eşlik etmek zorunda olduklarını düşünerek menüye dokunmadı. Şiddetli bir pat sesiyle şampanya ince camlı kadehlere dolmaya başladı. Başgarson masadan ayrılır ayrılmaz menüyü eline aldı. Kadın da. Uzun, ıslık sesine benzer mırıldanmalarla bir haz haritası üzerinde kararsızca gezindiler. Adam, Ben bir humus mutlaka söyleyeceğim, dedi. Kadın, adama şaşkınlıkla ve bir parça yargıyla gözlerini dikti. Farkında mısın şampanya açtırdık. Humusun sırası mı şimdi. Meyhanede değiliz, dedi.  Bunları söylerken kızgın değildi. Belki biraz küçümsemişti adamı, ama kızgın?.. Hayır. Adam alıngan bir  sesle, Buna kim karar veriyor kuzum. Canım humus yemek istiyor. Şampanya açtırdıysam illa deniz tarağıyla mı içeceğim yani? dedi. Genç kadın sandalyesinde ağır hareketlerle kımıldandı. Parmaklarını daldırarak, yanağına düşen kızıl saçlarını kulağının arkasına aldı. Bileğinden hafif, sedir ağacının serinliğini andıran bir koku yükseldi. Aslında suşi düşünmüştüm. Lütfen, uzatmayalım. Blanc de Noir açtırdık. Biraz gravyer peynir isteyelim derim ben. Adam henüz çıldırmanın eşiğinden uzaktı. Kadının ona evde, kendi elleriyle hazırladığı humus geldi gözlerinin önüne. Mutfağın cama bakan tezgâhı önünde, kendi haşladığı nohutları tatlı mırıltılarla blendırda çekişini düşündü. Blendır gürültüyle dönerken kadının küçük ve dar kalçalarının sadece kendisinin işittiği bir ritimle sağa sola çalkalanışını anımsadı. Ağır  ağır salınan eteğinin kalkıp inişini. Ve sonra kimsenin tercih etmediği baharatları ezilmiş nohuda katarken kadının attığı ufak, zevkli inlemelerini duyar gibi oldu. Kimyonun, yenibaharın kokusunu duyumsadı. Adam çok acıkmıştı. Biliyor musun zaten humusu da yanlış baharatlarla yapıyorsun. Keskin ve tamamen nohutu öldüren baharatlar, dedi. Canını sıkmak istedi. Kadının  yüzüne, sağa kayan az önceki gülümseme geri geldi. Göğüslerini geri iterek, Ah, dedi. Tatlım, o ölmüş nohudu lüp lüp götürürken pek de yanlış yaptığımı düşünmüyor gibisin ama. Hadi, tadımızı bulalım, yapma böyle. Özel bir yemek olsun istiyorum. Baktım da menüde deniz tarağı varmış, diye devam etti hınzırca gülerek. O an adam, kadını çılgınca öpmek, ısırmak istedi. Başgarson masaya geldiğinde, deniz tarağı ile keçi peynirli mantar söylediler.  Adam neşeli  bir  bakışla, genç çifti tercihlerinden dolayı kutlar gibi başını birkaç kez öne doğru salladı.

Terasta akşamın ferahlatıcı serinliğini karşılayan hoş bir müzik vardı. Boğazın karşı yakası, yanıp sönen ışık oyunu içerisinde  tarif edilemez bir hafiflik hissi yaratarak, adamı ve kadını sarmalıyordu. Sessizce birbirlerine sonra da akşamla kuşanmış bu güzel kenti birbirine bağlayan, Marmara’nın karanlık sularına baktılar. Adam bir an, kadının iri gözlerine içerledi. İçinde yalnız kendisine ait olan ve herhangi birinin lisanına tercüme edilemeyecek özel bir işaret, bir şifre aradı. Yaptığı şeyin anlamsızlığının farkında olarak bunu yine de yapmaktan geri duramadı. Kadın, sevilmenin gizli endişelerinden habersiz, bu içerlemeyi görüyor ancak bir anlam veremiyordu. İki kişilik masamız olsaydı daha iyi olurdu bence. Rezervasyon olayında geç davrandık, dedi adam. Ama manzaramız harika. Baksana, deniz, akşam ve biz, diye yanıtladı kadın. Gözlerinde parlayıp sönen bir  ışıkla  kadehini kaldırdı. Kadının bu iyimser gücünü bir türlü kıramıyordu adam. Kendi kaygılarıyla, çelişkileriyle eşitleyemiyordu onun gücünü. Dahası, karşılığını veremediği için kendini budala gibi hissediyordu. Böyle anlarda saçmalıyordu en çok. Yani bizden hoşnutsun,  dedi adam.

Ben de, ben de seni canım, dedi kadın. Adam bu kez kadının saçmaladığına karar verdi. Bir sigara yaktı. Benimle resmen dalga geçiyor, dedi içinden. Çevredeki çiftlere baktı. Onların çoğu iki kişilik masalardaydı. Adamlar doğru zamanda rezervasyon yapmış olmalıydılar. Belki de lokantanın müdavimleriydiler. Bu sırada başgarson çekme arabasıyla masaya yanaştı. Deniz taraklarının ve keçi peynirli mantar tabağının itinayla sunumunu yaptı. Ardından gravyer peynirini koydu masaya. Hafif terlemiş, iri yanaklı yüzünde dev bir gülümse ortaya çıktı. Afiyet olsun efendim, başka arzunuz var mı? dedi. Adam, hayır anlamına gelen bir kafa sallama işareti yaptı. Başgarson aniden kaygılanan bakışlarını genç çiftten çekip, servis koridoruna seğirtti. Adam ve kadın, hiç konuşmadan yemeklerini yediler.

Teşekkür ederim,  dedi kadın tatmin olmuş, yumuşak bir sesle. Daha sık dışarı çıkmalıyız bence, diye ekledi. Ben evde de vakit geçirmeyi seviyorum ki seninle, dedi adam. Sesinde, yine de evde humus ve köfte yiyebilirdik serzenişi vardı. Ama bu, birlikte daha samimi olabilecekleri bir anı işaretleyen çocuksu, tatlı bir sitemdi. Adamın sesinde yarattığı ton, kadına baştan çıkarıcı geldi. Ağzını sağa kaydırarak kısık bir sesle, tatlılarımızı evde mi yesek? dedi. Adam bunun bir davet olduğunu anladı. Hevesli ve doymamış bir iştahla Havuç dilimi isterim ben, dedi.

Adam hesabı ödedikten sonra, elini kadının kum saatine benzeyen biçimli beline koydu, onu sımsıkı sardı. Birlikte yürümelerine imkân vermeyen dar koridorda arka arkaya yürüyüp,  merdivenleri tek tek indiler. Alt katta, kapının yanındaki yüksek kürsüsünde oturan sarışın kız , iyi akşamlar, yine bekleriz, dedi heyecanlı bir sesle.

Sokaklar bir yalnızlık içinde değildi. Neşeli, taşkın, kaygılı, dalgın, yorgun, uykulu pek çok yüz, yazın son akşamlarını renklendiriyordu. Bazıları geçmişin harcandığını  bazıları da bugünün kaçırıldığını ifade eden hikâyeler anlatıyordu.  Birkaçı kişisel tarihini yeniden yazıyordu. Adamla kadın, havuç dilimi satan bir tatlıcı arıyorlardı. Denize paralel yolda insanların arasından süzülerek yürüdüler. Adamın kolu şimdi kadının belini bir yılan gibi sardı. Uzun bir yol yürüdüler. Sonunda  tatlıcıyı buldular. Kadın, çevik bir hareketle adımları hızlanan adamın elini tuttu. Onu durdurdu. N’oldu? Ne var?dedi adam.

Baksana hiç taze durmuyor tatlılar. Eve doğru yürüyelim. Belki karşımıza başka tatlıcı çıkar.

Ya çıkmazsa?

Kadın kendinden emin, çıkmazsa marketten dondurma alırız biz de, ekmek kadayıflı hem de.  Adam hafif yükseldi, Allah aşkına, bu akşam canımın istediği bir şeyi yiyeyim izin ver de. Niçin böyle yapıyordu kadın. Niçin her şeyin en doğrusunu bir tek o biliyormuş, görüyormuş gibi davranıyordu. Doğrusu insan, böyle bir varlığın yanında saçmalama hakkını bile doyasıya kullanamazdı. Adam böyle düşündü. O an aklına geçen yaz, kayısılardan dolma yapmaya çalıştığı hafta sonu geldi. Allahım, nasıl da burnundan geldi. Oysa kayısı dolması diye bir şey var. Öyle bir tatlı var. Hatta en güzelini halası yapardı adamın.  Bütün  iş kayısıda. Adam bunu anlatamadı kadına. Canım anlıyorum, tatlıyı tuzluyu bir arada tüketmek Anadolu yemek kültüründe var. Ama böyle bir tecrübe var diye biz de onu tatbik etmeli miyiz? Beğenmezsek onca kayısıyı kim yiyecek?

Ben yiyecem, ben. Çatlayana kadar yiyecem.

Kadın adamı hafife alan bir kahkahayla, Peki canım, buyur o zaman, dedi. Adam mutfağın cama bakan tezgâhı önünde, kayısıları yıkadı. Yumuşak, büyük kayısılardı. Biraz tereyağını pirinçle, şekerle, cevizle, tarçınla karıştırdı. Unutmadan çam fıstığı da kattı. Kadın bir sigara yaktı. Balkon kapısında öylece dikilirken adamın yeşil gözlerini çevreleyen tutkulu, nemli kirpiklerine baktı. İçi kımıldadı. Ve kapıda hareketlendi kadın. Sonra, yılların aşçısıymış gibi sağa sola kıvrak hareketlerle uzanan, karıştıran, iten, tutan ellerine baktı adamın. Mavi tişörtünün altında nemlenmiş sırtının pürüzsüzlüğü parlıyordu. Her şey yolunda mı? Sence oldu mu dolmalar? dedi kadın. Bakalım, göreceğiz, dedi adam. Her şey sona erdiğinde kayısılar hafif erimiş, dolma içi fazla gelip, tencerenin içine taşmıştı. Adama göre kayısı dolması tam tadındaydı. Ama çatlayana kadar yiyemedi.

Adam gömleğini dalgalandırarak hızla dükkâna girdi. Kadın da onu takip etti. Tatlıcı adam hemen yerinden sıçradı, tatlı raflarının önüne geldi. Genç adam, fevri bir hareketle elini raflara dokundurarak, Siz de kayısı dolması var mı abi? dedi. Tatlıcı, göbeğini hoplatarak içinden güldü. Ardından kelini kaşıyarak şaşırdığını belli etmekten sakınıp, O neymiş? Nasıl bir tatlıymış, dedi şakacı bir sesle. Kadın bir adım öne çıkarak, aslında Anadolu yemek kültür…  derken sesini bastıran bir haykırış doldu dükkâna. Havuç dilimi ver sen bana  abi. İçinde kayısı olsun. Havuç şeklinde, böyle…  kayısı…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR