Kadıköy ve Diğerleri
10 Ocak 2020 Öykü

Kadıköy ve Diğerleri


Twitter'da Paylaş
0

Uzun zaman sonra yine Kadıköy sokaklarındayım. Değişik bir mutluluk hissi bu; askerden dönüş gibi, eski dostlar veya uzun bir aradan sonra sevişmek gibi. Elbette vapura bindim buraya gelmeden önce, biraz özlem, biraz da rahat ulaşım adına. İlk insana dönüşen metrobüs canlılarının arasında yolculuk zor; katil olmak, dayak yemek ise çok kolay. İncecik bir çizgide gidip geliyor insan, otuz bilmem kaç durak arasında. Burada her zaman yaptığım şeyler var, sektirmeden, iner inmez en yakın büfeden sosisli tost yemek gibi. Bu koca şehirde nerede büfe görsem yediğim tek tost odur. Gel gör ki hepsi çok kötü. Sonunda bulacağım çocukluk zamanlarımdaki o tadı. Beyaz önlüklü genç bir çocuk çıplak elleriyle tost ekmeğini aralıyor, ketçap veya mayonez ister misin, diye soruyor salçalı suyun içinden çıkarttığı sosisi ekmeğin arasına koyarken. Evet, diyorum, turşu da lütfen. Ters bir bakış atıyor. Mutsuz olduğu her halinden belli… Günde kaç kere bu işi yapıyor diye düşünmedim hiç. Sanırım bunu düşüneceğim bir ara; rakam önemli! Mutlu bir şekilde yürürken tostumdan bir ısırık alıp caddeyi, kafeleri geçip kitapçıların olduğu yere geliyorum. Hızlıca tostumu bitirip en meşhur kitabevlerinden birine giriyorum. Küçük bir yer ama hep kalabalık. Dergiler üst kata çıkan merdivene sağlı sollu dizilmiş. Ortada duran en çok satan kitaplara göz ucuyla bakıp merdivenden yavaş adımlarla yukarı doğru çıkıyorum. Çoğu bildiğim dergiler. Birkaçını açıp içlerine bakıyorum. Alacağımdan değil ama orada gezinmek hoşuma gidiyor. Kadıköy’ün rock barlarından fırlamış gibi uzun siyah saçlı, kolları dövme kaplı, bol küpeli, benden genç bir kadın yanıma geliyor. Aradığınız bir şey var mı, diye soruyor. Yok, diyorum, bakınıyorum öyle. Aslında böyle giyim mağazası personeli gibi davranmazlar. Şaşırdım. Ondan uzaklaşınca hafifçe dönüp arkasından bakıyorum. Güzel kalçaları var. Şu huyumdan bir türlü vazgeçemedim. Her zamanki gibi bir şey almadan çıkıyorum ve kokoreççilerin, büfelerin, gümüş takı ve ucuz parfüm satan dükkânların önünden geçip en sevdiğim bara giriyorum. İki yıl oldu gelmeyeli. Barı uzaktan görmek bile ayrı bir mutluluk. Hızlıca içeri giriyorum, müzik sesi içime işliyor, içeriden vuran alkol ve sigara kokusu bir çiftleşme çağrısı sanki beynimde. Oturmayı pek sevmediğimden biramı alıp köşeye bir yere çekiliyorum. Ortada olmayı da sevmiyorum, sanki tüm gözler üzerimde gibi hissediyorum. Tuhaf bir utanç kaynağı, en azından benim için. Yaslandığım duvarın birkaç metre ilerisine iki kadın geliyor; biri esmer diğeri ise sarışın. İkisi de güzel. Ayakta durup etrafa bakınıyorlar. Çalan şarkıları bildiklerini zannetmiyorum. Kahkahaları kulağımı tırmalıyor onca ses arasında. Yine de benden uzakta olan esmer kadına ara ara kaçamak bakışlar atmaktan alıkoyamıyorum kendimi; kısacık eteği, naylon çorabı ve kırmızı ayakkabısıyla oldukça kışkırtıcı. Göze göze gelmedik daha, sanki benden başka her şeyi görüyor gibi. Hem baksa ne olacak, ölsem yanına gidip, merhaba, demem. Diyemem. Hayatımda hiç demedim. Neden mi?

On sekiz yaşında, göğsümü gere gere kimliğimi gösterip barlara girdiğim zamanlardı. Her ne kadar sessiz, utangaç bir delikanlı olsam da içimdeki serserinin tohumlarını atmaya başlamıştım. Benden beş, altı yaş büyük abilerimle herkesin ara vermeden içip çılgınlar gibi dans ettiği, Taksim’in meşhur barlarından birindeydik. Dans etmeyi sevmiyordum. Çirkinliğimi örtecek sakallarım bile çıkmamıştı çilli yüzümde. Tüm bunlar birleşince bir kadının yanına gidecek cesaretin zerresi bende yoktu. Abilerimin ve diğer insanların kadınlara asılmalarını, reddedildikten sonra gülen yüzleriyle masalarına dönmelerini izliyordum. Sanki herkes kaybediyordu. O sırada hemen yanımızdaki kalabalık gruptan bir kadın bana dönüp, dans eder misin, diye sordu. Benden uzun, sarışın, makyajsız ve çok güzel kadındı. İri gözleriyle benden cevap beklerken, hayır, dedim hızlıca. Gülmeye başlayıp bir daha sordu, hayır, dedim. Tüm kalabalığın gözü benim üzerimdeydi; aptaldım! Acizdim, utangaçtım herkesin gözünde. Mal bir adamdım. Uzun süre neden böyle bir cevap verdiğimi sordu abilerim. Gülüp geçiştirdim. O gün adını koyamasam da bir şey kazandığımı hissetmiştim. Ne olduğunu anlamam yıllar sürdü.

İşte bu yüzden hiçbir kadının yanına gidip, merhaba, demiyorum. Kaybetmek, reddedilmek istemiyorum. Korkağım. Ayrıca yakışıklı değilim. Çok beğenen olursa kendi gelip konuşsun. O zaman olur. Bu arada esmer olanı hâlâ yüzüme bakmıyor. Yerimi değiştirip birkaç sigara ve iki bira daha içiyorum. Sahnedeki gitariste gözüm dalmışken tiz bir kahkaha sesiyle irkilip o yöne doğru dönüyorum. Oldukça uzun boylu bir adam ile onun yarısına kadar gelen bir kadın deli gibi sevişiyorlar. Hiç sevmem böyle şeyleri ama gözümü alamıyorum kadından. O da bana bakıyor çaktırmadan. Tanıyorum. Zaten o kahkaha ben duyayım diye atılmış, belli. Eski sevgililerimden biri. Adının önemi yok. Kırmızı ruju adamın suratına yayılıyor, eski bir hastalığa kapılmış çocuklara dönüyor dev adam. İri elleriyle eski sevgilimin küçük göğüslerini avuçluyor. Aldığı zevki görebiliyorum, sever bunu, biliyorum. Bütün neşem kaçıyor. Hevesi kursağında kalmış ilkokul çocukları gibi hissediyorum; kırmızı kurdele zamanı değil henüz. Şişenin dibindeki son yudumu da alıp, esmer kadının önünden geçip koşar adım çıkıyorum bardan. Yine bakmadı. Ucuz parfüm dükkânın önünden aşağı inip, kitapevinin önünden geçiyorum. İskelenin önündeki büfelerin çoğu açık, hızlı adımlarla onları da geçiyorum. Mutsuzluk yeni bir deri gibi kaplıyor yine bedenimi. Sabahki halime, her zamanki halime dönüyorum göz göre göre. Ani bir karar verip iskeleden uzaklaşıp boğa heykeline doğru yürüyorum yokuş yukarı, oradan dümdüz bir yol. Patlamak üzereyim öfkeden, mutsuzluktan. Pazar yerini andıran kalabalığın içine dalıyorum, ite kaka biniyorum metrobüse; bir kadının ayağına basıyorum kazara, adamın biri beni ezip geçiyor boş koltuk için. Ortada, körüğe dayanıp, birini öldürmeden veya dayak yemeden eve gitmeyi ümit ediyorum.

Bir buçuk saat sonra her şeyin başladığı yere, evime geri dönüyorum uzun bir süre dışarı çıkmamaya karar vererek.

***

Topuklarım acıyor artık ayakta durmaktan. Şu büfenin içinde bir tane daha küçük tabure olsa ne olur sanki. İskelenin çevresinde eskiden banklar olurdu, orada oturup sigara içerdik, denize bakıp dinlenirdik. Eskiden dediğime bakmayın, geçen seneden bahsediyorum. Hem rüzgâr da iyi geliyordu kokuşmuş beyaz önlüğüme. Şimdi kıç kadar yerde üç kişi, birbirimize değmeden iş yapamıyoruz. Metrobüs gibi resmen burası! Kaşar, sucuk, sosis, turşu, mayonez, yağ kokusu beyaz önlüklerimize işledi. Üstüne bir de sigara var ki onu hiç sormayın. Eve giderken üstümü değiştirmeme rağmen bu tuhaf koku üzerimden ayrılmıyor. Saç diplerime kadar yiyecek kokuyorum. Yine akşam olmak üzere ve henüz haber gelmedi o küçük dergilerden. Son bir yıldır yazdığım şiirleri gönderiyorum ama olumlu bir yanıt alamadım. Şair olmak istiyorum, kahverengi kadife ceketimin içine ünlü bir yazarın yüzü olduğu bir tişört giymek ve yeşil bir fular takmak istiyorum. Çok havalı değil mi? İnsanlar beni tanısın istiyorum, adımı bilmeseler bile tanısınlar beni. Şair bu, desinler. Baksana haline tavrına, kıyafetine… Daha on dokuz yaşındayım neyse ki, vaktim var. Bir kere kabul etseler devamı gelecek, biliyorum. Gözüm telefonda sürekli, mail bekliyorum. Tam bunları düşlerken telefonumun ışığı yanıyor, mail gelmiş olmalı. Plastik eldivenlerimi çıkartıp bakıyorum telefona, beklediğim yerden değil. Bir alışveriş sitesi mail atmış, indirim haberleri. Bırakıyorum telefonu tezgâhın altındaki küçük rafa. Plastik eldivenlerimi giyemeden bir müşteri geliyor. En çok sosisli satıyoruz burada, hâlbuki hiç güzel değil. Bana sorsalar tavsiye etmem. Soran olmuyor tabii ki… Tost ekmeğini elime aldığımda fark ediyorum tırnaklarımın ne kadar uzadığını, utanıyorum biraz, tostu bekleyen adama bakıyorum çaktırmadan, ellerime bakıyor mu diye, bakmıyor. Mutlu bir hali var. Hızlıca soruyorum ketçap veya mayonez isteyip istemediğini, herkes sevmiyor, olur, diyor ve ekliyor, turşu da lütfen, diye. Gitmesini istiyorum bir an önce, tırnaklarımın utancı yeter bana. Biliyorum, tek bir dergi kabul etse şiirlerimi yolum açılacak ve bu lanet büfeden kurtulacağım. Gemi yanaşıyor iskeleye, insanlar deli gibi doluşacak şimdi büfenin önüne. Lanet olsun. Lanet olsun bir taburem bile yok!

***

Bu regl sancısı dayanılmaz. Belim tutmuyor resmen. Ortadan ikiye kırılacak, kırıldığım yerden alevler fışkıracak sanki. Böyle dönemler için kadınlara ayrıca izin verilmeli, evde yaşamalıyız acımızı. Tüm gün kasanın başında oturmaktan kalçam dümdüz oldu ama ayakta daha çok canım acıyor. İki küçük kitap bitirdim bugün. Böyle bir yerde çalışmanın en iyi yanı işte bu, para vermeden istediğin her şeyi okuyabiliyorsun. Yoksa kitaplara para dayanmaz. Aldığım üç kuruşun da ne kadarını kitaplara ayırabilirdim hiç bilmiyorum. Kasanın başında oturup nasıl iki kitap bitirdiğimi merak etmişsinizdir sanırım; içerisi her zaman kalabalık ama kasayla işi olan çok az kişi var. Yani doğru düzgün kimse bir şey almıyor. Aynı kitaplar internet sitelerinde daha ucuz. Küçük dergiler satıyor biraz, biraz da kitap ayracı ve süs eşyaları. Zaten ay sonu, kimsede para yok. Haliyle de bu kalabalığa rağmen işler kötü. Sabahtan beri bir şey yemedim, diyette değilim ama birkaç kilo versem fena olmaz. Bacaklarım iyice kalınlaştı. Regl yüzünden de olabilir. Yine de bir şeyler yemezsem düşüp bayılabilirim. Küçük çantamın içinden cüzdanımı çıkartıyorum, otuz yedi liram var. Üç gün daha var maaşımı almama. Anlaşılan akşam yemeğini yine sosisli yiyerek geçiştireceğim. Öğlen yemeğimi yemeyi unutmasaydım şimdi bu masrafa girmeyecektim. Fazla kalabalıklaşmadan dışarı çıkmak için kasadan ayrılıyorum. Tam yanımda bir müşteri var, merdivenlerin başında dergilere bakıyor. Sanki ilk defa bu kadar çok dergi görüyormuş gibi, gözlerinde bir heyecan var. Yanından geçerken hiç huyum olmamasına rağmen, aradığınız bir şey var mı, diye soruyorum. Yok, diyor yüzüme bile bakmadan. O küçük dergilere şiir, öykü gibi şeyler yazan adamlardan biri de olabilir. Dergileri karıştırırken öyle bir havası var. Işıklardan karşıya geçip en yakın büfeye doğru yavaş adımlarla yürüyorum. Cebimdeki dört lirayı büfedeki çocuğa uzatıp sosisli bir tost istiyorum.

***

Hafta sonu gelmeden dışarı çıkmamız iyi oldu. Cuma ve cumartesi günlerinin o kalabalığından hiç haz etmiyorum. Bir kadının yanında erkek olmadan gece dışarı çıkması kolay bir şey değil. Tüm gözler üzerinizde olur ve mutlaka “aranıyorsunuzdur.” Ne içtiğim içkiden, ne dinlediğim müzikten zevk alıyor, iyice stres dolup eve dönüyorum böyle zamanlarda. Ayrıca birilerini arasam ne olacak, kime ne? Yanımda çocukluk arkadaşım var. Onunla gece çıkmayı seviyorum, erkek gibi kadın derler ya, öyle işte. Asılan, rahatsız eden tüm erkeklere ağzının payını verir hemen. Erkekler de böyle kadınlarla uğraşmayı sevmez zaten. Kaçarlar. Zaten hiçbir şansları yok, çünkü erkeklerden hoşlanmıyor. Bunu çoğu kimse bilmez. Sadece ben. Herkese söylenecek bir durum değil maalesef.

Her zaman geldiğimiz bara geldik yine, güzel müzik, nispeten daha kaliteli insanlar var burada. Kadıköy işte! Burada daha önce rahatsızlık duyacağımız hiçbir olay olmadı. Biralarımızı alıp barın arka tarafında ayakta duruyoruz. Çoğu insan sahnedeki grubu izlemek için ön tarafta toplanmış, arka taraftakiler sanki kafa dinlemek ister gibi. Yine de ara ara arkadaşıma bakan gözlere denk geliyorum, demiştim o eteği giyme diye, çok dikkat çekiyor. Ben sarışın olmama rağmen onun kapkara halinin yanında sönük kalıyorum. Birkaç metre yanımızda duran bir adam var, yüzünde hafif bir tebessüm, beni tam olarak hatırlayamadığım eski bir şarkıya kendini kaptırmış gibi, ama birkaç saniye önce yan gözle arkadaşıma baktığını gördüm, bacaklarına bakıyor. Demiştim ben! Gelip, merhaba, derse hiç şaşırmam şimdi. Aslında dese fena olmaz, ben beğendim; şapkası ve sakalıyla oldukça çekici. Gözleri kısık. Hiç acı çekmemiş, hayatın yormadığı bir adam izlenimi var. Arkadaşım çantasından küçük bir hediye paketi çıkartıyor, iki tane sevimli ayıcık, birbirine sarılmış, anahtarlık. İki tane aldım yol üstündeki kitabevinden, diyor, bunları kullanalım artık. Kahkaha atıyoruz kimseye aldırmadan. Birkaç kişi dönüp bakıyor sadece, o kadar. Yaklaşık bir saat geçiyor, biraz daha kalabalık oluyor içerisi, sevişmeye başlayan, kahkaha atanlar çoğalıyor. Benim şapkalı adam sevişen bir çifti izliyor daha önce hiç görmemiş gibi, kadın da ona bakıyor sanki. İlginç. Biraz sonra adam öfkelenmiş gibi yanımızdan geçerken arkadaşıma son bir bakış atıyor ve beni es geçerek çıkıp gidiyor. Canlı müzik bitiyor. Arkadaşım, şu kadından çok hoşlandım, diyor. Git konuş, diyorum. Bilirsin beni, diyor, ben gidip konuşamam öyle…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR