Kar Yağıyor Üzerimize
19 Haziran 2019 Öykü

Kar Yağıyor Üzerimize


Twitter'da Paylaş
0

Gece uyuyamadı, kalktı. Hep böyle oluyordu. Karabasan çöküyordu düşlerine. Tıkanma hissiyle, boğulurcasına fırlıyordu yataktan. Camı açıyor, yüzüne çarpan soğuk havayı derin derin soluyor, nefesini kontrol etmesi zaman alıyordu. Başucu lambasını yaktı. Ay ışığı sarısının altında, kitap kapağındaki o solgun yüz, hayatın ciddiyetini hiçe sayan belli belirsiz bir gülücük attı ona. Nadir mutlu zamanlardan kopup önüne düşmüşçesine…

“Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim. O caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve her şeyi düşünüp kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere” tümcelerini bir kez daha okuma isteği duydu. “Ah, Tezer,” dedi usulcacık. Kendi sesi, bir tanıdığınki gibi geldi ona. Ürperdi. İnsan kendi sesinden bile ürkerdi, bazen…

Uykusuz, ağır gecelerin sayısı arttıkça sayfalar arasına yatırıyordu düşlerini. Satır dokuyucuların düş gücü, onu kendi âleminden uzak kılıyordu. Sabah olduğunda aynalarla yüzleşmekten kaçınarak, yapayalnızlık ve bir başınalık duygusunu güçlükle sıyırıp atıyordu üzerinden. Ta ki karanlıklar cam kenarlarında birikene dek. Kaçınmaya çalıştığı o şey, gece gündüz hep mi yanındaydı? Onu sinsice takip eden…  Olur olmaz zamanlarda üzerine çöreklenen soluksuzluk hissi. Telefonun alarmı çaldığında, gözlerinin kılcal damarlı kırmızımsı akı ve ağırlaşmış gözkapaklarıyla başlıyordu dünden kalma güne. “Yorgunum” en çok kullandığı sözcüktü son zamanlarda. Nasılsın, diye soranlara yanıtı, “Piramitlerin inşasında çalışmış kadar yorgun hissediyorum. Sanki o taş blokları sırtında taşıyan bendim,” oluyordu.

Babası hastalanalı kaç yıl olmuştu? Altı mı, daha mı fazla? Hastalıksız dönemlerimiz nasıldı, diye anımsamaya çalıştı, beceremedi. “Mutlu muydum, yoksa huzursuz mu?” sorusuna cevap aradı. Aslında bu soruları cevaplayacak kadar zamanı varsa, kendine ait bir hayat da vardı sanki. Eskiden… Ne çok zamanı vardı. Hatta canı bile sıkılırdı. Şimdi, “Hayat benim değil artık,” diyordu. “Elimden bir şey de gelmiyor.” İki karşıt uç arasında mekik dokuyan duyguları gün geliyor bir tavana vuruyordu onu, bir de yere. Varoluş mücadelesinde payına düşen avuntularla, bugün zihnini meşgul eden vesveselerle çıktı kapıdan.

Hastaneden eve döndüklerinde, yatma vaktine dek devam etti koşturmacası. Kendine yorgunluk kahvesi yaparken öğrencilerini düşündü. Hastalığı yönetebilmek için dershanedeki görevinden ayrılmak zorunda kalışını... İçten içe tutuşturduğu gizil bir öfke, köpüklenip kabardı cezvenin içinde. Neyim ben, kimim? sorusu çöreklendiği yerden doğruldu. Hizmetçi… Hasta bakıcı… Refakatçi… diye tısladı. Şu sıralar tek çocuk olmanın, kız evlat olmanın yükünü hafifletecek bir destek, bir yedek aradı etrafında. Bakındı… Eğrilmiş Pisa Kulesi’ni kollarıyla destekleyen erkek kardeşinin, buzdolabının kapağına mıknatıslanmış gülümseyen fotoğrafıyla göz göze geldi. Başlangıçtaki kaygıları, ne zamandır gönüllenmekle yer değiştirmişti. Yüreği doldu, taşmadan cezveyi aldı ateşin üzerinden. Günler değil, mevsimler bile yok hükmündeydi artık. Yaz geçiyor, sonbahar döküyor, kış bastırıyor ve bahar çiçekleri bir tek onlar için açmıyordu. Bu düşüncelerle içtiği kahvenin telvesini parmakladı, boş fincanı lavabonun içine bıraktı. Odasına geçmeden, babasını kontrol etti. Adamcık uyuyordu. Oda kapısını aralık bırakarak yatağına uzandı.

Kitabı eline alır almaz, “Ah, Tezer,” diye sayıkladı, dertleşmek istercesine. Kendi sesinin dışına çıkmışçasına irkildi bu kez. Kâbuslarının çoğalttığı karanlığın içinden geçerek ulaşan bir sesti işittiği. Bedeninin istemsiz sarsıntılarına engel olamıyordu. Onun varlığını fark ettiğinde korkusu, yavaş yavaş dehşete dönüşmek üzereydi.

“Kimsin sen; odamda ne arıyorsun?” diyebildi, titriyordu.

“Kim miyim? Beni sen çağırıp duruyorsun küçük hanım.” Bunu söyleyen fısıltılı ses, yatağın ucuna doğru ilerledi.

Gözleri aynaya bakmışçasına irileşmişti. Pijamalarının neredeyse aynısı vardı üzerinde. Koyu kumral uzun saçlarını kopyası gibi tepesinde yumak yaparak toplamıştı. Yaklaşan sesin, komodinin üzerindeki başucu lambasıyla aydınlanan yüz hatları iyice belirginleşmişti. Aralarına giren ışıkla gözlerini istemsiz kırpıştırırken “Se… seni ta… tanımıyorum bile, nasıl çağırmış olabilirim ki?” diye kekeledi. Bu saatte çığlığı basıp babasını korkutmamak için zor tutuyordu kendini.

Yüzündeki alaysama ile, “Ne de olsa otuz yıllık hukukumuz var, her an her yerde birlikteyiz,” dedi diğeri. “Son zamanlarda senden bir tane daha olmasını istemiyor muydun? Geldim işte, karşındayım.”

“Ama nasıl olur, bu imkânsız!” diye haykırmak istese de, kelimeleri içine kaçmışçasına sızdı dişlerinin arasından.

Aklından geçeni okur gibi, “Ben bir tek mucizelere inanmam. Rastlantılar ve olasılıklara gelince… Neden olmasın?” dediğinde yüzünde öfkeli, düşmanca bir bakış vardı. Kıvılcımlanan gözleriyle ona meydan okuyan, ana rahmine birlikte düştüğü kız kardeşi karanlığın içinden çıkagelmişti.

“Madem öyle, bunca zaman aile dertleri ve hastalıklarla beni bir başıma bıraktıktan sonra, neden şimdi?” dedi.

Soruya soruyla cevap gecikmedi. “Ne oldu? Dünyaya gelmeye çok hevesliydin küçük hanım. Şimdi de kaçıp gitmek mi istiyorsun, yoksa sorumluluğu başkalarına mı itelemek niyetindesin?”

“Sen o karanlık dehlizlerden geçerken elimi bırakmamış olsaydın eğer…”

Cümlesini tamamlamaktan vazgeçti. Şu anda bunun hiç bir önemi olmadığı gibi içinde bulunduğu durum çok saçmaydı. Histerik bir gülmeye tutuldu. Sözleri nefes yolunda boğumlandığı için bu sırada ne dediği pek anlaşılamadı. Sakinleştiğinde, “Çok fazla sızı var,” diyebildi. “Hayattan yeni hüzünler yontma peşinde olmadım hiç ya da bunları kimseye üleştirme niyetinde…” Bunu söylerken sesi de, göz bebekleri de cansız ve donuktu.

“Öyle mi? Peki, yattığım yerde o minicik bedenimi neden kemirip duruyorsun o halde?” diye sordu ikizi. “Daha açık olayım istersen. Bir insan neden doğmak ister? Her gece ölmeye yatıyorsa eğer…”

“Onu anneme sorman gerek,“ dedi. “Gelirken yolda karşılaşmadınız mı? Bizi bırakıp gitti o. Sonra da erkek kardeşimiz. Ve sen… sen daha en başında havlu atmadın mı?”

“Annemi bu işe karıştırma sakın. O seni doğurmayı seçti, beni değil! Bu hayatta onun gözdesi hep sendin, anlıyor musun? Şimdi görüyorum ki…” Ses tonunda, yüzünün duruşunda, bakışlarında ona acıyan bir şeyler vardı.

“Hayır, çok yanılıyorsun,” diyerek kesti diğerinin sözünü. “Hiç gözde olmadım ki gözden düşen olayım. Şimdi söyle bana, üzerime yıkılan hayatın yükü benim suçum mu? Yoksa karşıma geçip hiç deneyimlemediğin, o hayat şöyledir böyledir, saçmalıklarından mı dem vuracaksın bana?”

Gerilim iyice artmıştı. Bir fanusun içinde kavgaya tutuşan iki siyam balığı gibiydiler. Birbirlerinin etrafında asabi, hırçın hareketlerle dönenip duruyor, gözlerinde çakan kıvılcımlarla karşısındaki suretin içine korku salmaya çalışıyor, aslını incitmeye ayarlıyorlardı sözlerini.

“Ne biliyorsun ki hepimizin yaraları var. Kimi büyük ve derinlerde, kimisi küçük ve yüzeysel bir çizik. Fark eder mi, gövdeye bir kez değdi mi bıçak…” derken, parmağını komodinin üzerindeki yarıkta ileri geri gezdiren ikiziydi.

Kısa bir suskunluk ânı doğdu. Bu sıkıntılı sessizlikte tartışmanın başından beri ilk kez aslının veya suretinin tarafından bakmayı denediler. Suyun kaldırma kuvveti gibi insanın da hayatın yükünü kaldırma kuvveti vardı. Doğmak ya da dünyaya getirilmek… Bir ailenin parçası olmak ya da bir parça olarak o vücuttan kopmak… Ne istenen ne de elde olan bir durumdu.

“Belki de gereğinden çok anne baba oldu bizimkiler,” diye karşılık verirken içinin katılığı bir an yumuşadı sanki. “Tamamlamamız için hiç boşluk bırakmadılar bize. Bu yaşta kendi öykümüzü yazamadık hâlâ. İlkgençlik coşkunluğu yeşeremeden soldu. Sağ olsun yetişkinler!”

“Evet, başarılarımız kadar başarısızlıklarımızın da bedeli ve hatalarımızın, eksiklerimizin sorumluluğu biraz da onlara ait olmalı değil mi?” sözleriyle destekledi onu ikizi.

Ortam sakinledi, sular duruldu, hava ılıdı. Uzlaştılar. Peki, bundan sonra ne olacaktı? Çözümü olmayan bir bilmeceye gebe kalmıştı gece.

Her sabah aynı saate ayarlı telefonun alarmı çaldı. Gözlerini ovuştururken yatağına uzandığı haliyle uyuyakaldığını fark etti. Epey üşümüş, kitap elinden düşmüştü. Yataktan fırlayıp perdeyi açtı. Gece kar başlamış... Uçar adım babasının odasına geçti. Yaşlı adam henüz uyanmamış... Onun, battaniyenin altındaki ufalmış, güçsüz bedenine bakarken acı bir tebessüm geçip kuruldu dudak uçlarına.  

Yalnız hava değil, hayat da kapattı her taraftan. Çıkış yolu yok! Kar yağıyor üzerimize… dediğini hiç kimse duymadı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR