Ama kendi köşelerinde acının yurdunu bilirler
Onlar ki gurbetçilikten başka yolculuk bilmezler
Onlar ki diz üstü gelip dizginleşmişlerdir.
(Aime Cesaire, Negritude, çev. Güneş Ayaz)
ilkin kara gecede içeriz,
sabahın kara sütünü.
sonra öğlen, sonra akşam içeriz
her vakit içeriz kara sütü.
(Paul Celan, Kara Süt, çev. Lokman Baybars)
şiir yol göstericiydi
gençtim.
ve güzel kadınlar hep İngiliz’di
çaylarını içen,
çimenlerin arasında gezinen.
gençtim, bilmiyordum
ingilizlerin ülkemi
işgal ettiğini.
(Sargon Boulus, Gençtim, çev. Lokman Baybars)
Son beyaz tenli, yeşil gözlü, sarı saçlı asker son Batı bayrağını gönderden indirip gittiğinde... Sömürge sona ermiş değildir henüz. Wole Soyınka şöyle der, bayrakları ve milli marşları olan siyah ülkelerin çocukları iç savaşta, hastalık ve açlıktan ölmek üzereyken beyazlar, goriller için kaygılanıyorlarsa asıl sömürü şimdi başlamıştır çünkü vicdan ülkemizin topraklarına sonda vurmaya başlamışlardır... Sömürünün yağmaladığı coğrafya, şiddetin bereketli toprağına dönüşmeden önce sömürgeciler ellerini vicdanlarımıza atar. Bilirler ki silahların zaferini ileriye taşıyacak olan sanattır.
Mülteci bir yaşam ve savaş, bir yazar ve şair için bulunmaz bir fırsattır. Gözlemci olarak değil bizzat kendisinin savaşı görmüş, yurdundan edinmiş olması şartıyla... Buna benzer şeyler söyleyen Ernest Hemingway, gerçekliğin betimlenmesiyle değil gerçekliğin yeniden felsefe ve edebi metinlerle üretilmesinin gerektiğini ifade eder. Olduğu gibi anlatılan her şey ancak tarihi belgedir, soğuk ve anlamsızdır. Acının tarihin içinde bir anlamı yoktur. İnsan yaşamaya tutunurken sanatçı anlama tutunur. Tarih içinde yaşanan olayların ne olduğunu öğrenmek için arşiv belgelerine bakarken, yaşanan onca acının ne anlama geldiğini görmek için o acıyı yaşamış veya gözlemlemiş sanatçıları ararız.
Siyasiler acıyı yok etmek için politikalar üretirken, sanatçılar var olan acıyı olduğu gibi ele alıp işleyerek, gelecek nesiller için bir anlam yaratıp daha vicdani çözümler üretirler. Politikada dilin sınırı, savaşın sınırıdır. Politik dil her defasında bu sınırlarına dayanır. Sanatçı ise asla suskunun sınırlarına dayanmaz. Ufukta görünen o sınırı daha öteye iteler. Adorno 1949’da, Auschwitz’den sonra şiir yazılamayacağını söylemiştir. Şiir insan adına artık neyi söyleyebilir? Şiir iflas etmiştir. İmgelerin gücü gerçeğin karşısından susmak zorunda kalmıştır. Bertolt Brecht bile bu imge iflasına kendini ikna etmişti. Aynı şekilde Buchenwald zulmünü bizzat yaşamış, bu acı tecrübesinden Gece isimli romanında bahseden Elie Wiesel imgenin yaşananları anlatmaya gücünün yeteceğine olan inancını kaybettiğini söylemiştir. Rolf Hochhut da imgeler ve bütün eğretilmeler savaşın, savaşın yarattığı acıyı gerçekliği bozmaktan, yok etmekten başka bir şeye yaramayacağını defaatle dile getirmiştir.
Oysa sanat bir dil yaratma yetisidir. Yaratılan o dilin, üstesinden gelemeyeceği bir şey yoktur. Bunun tipik örneğini tartışmaların en ateşli olduğu dönemde Paul Celan Kara Süt ile vermiştir.
Bu tartışmaların üzerinden altmış yıl geçti. Şiir ve sanat daima kendine dil var edip gerçeğe daha insani anlamlar yükleyip gerçeği günümüze taşıdı. Günümüzde Suriye, Ukrayna, Irak, Afganistan, Yemen ve diğer iç savaş yaşayan devletlerin yaşadığı dramı imgeler artık yetersiz kalır diyerek görmezden (Adorno’da olduğu gibi) gelerek tarihçilere mi devredelim?
Savaşta en kötü taraf, öldürenler değil, görmezden gelenlerdir. Diğer bir sorunlu taraf da acıyı ve zulmü politik ve bilimsel bir konu -görmezden gelmenin akademik yönü- olarak ele alanlardır. Iraklı yönetmen, Hassan Blasim İşte Avrupa şiirinde tam da bu konuya değinir.
söver sana herkes
görürsün kendini gazetelerde.
medyada birkaç rahat insan
analiz ederler ölmüş çocuğunu.
bilim insanları yeni ödenek alırlar
araştırmak için bedenini, ruhunu.
(çev. Lokman Baybars)
Görmezden gelmek savaşı evetlemektir, barbarlığın yolunu açmaktır. Sanat sanat için değildir; Ahlak din için değil, insan içindir. İnsanı değer olarak almayan, anlatmayan her şey saçmalıktan ibarettir.






