İçimden hep dua ettim. “Allahım bu güzellik hiç bitmesin.” Birazdan Yaşlı Kurdun geleceği düşüncesi beni endişelendiriyor. Heyecanla, aceleyle etrafıma baktım. Işığın değdiği her köşeyi sevinçle izledim. Çocuklara bir şey olmasın diye, onların peşinden koşturan anne, babalar... Çocukların çığlığı… Kimini rahatsız eden bu ses bana yaşama sevinci veriyor. Yaşayan, hareket eden her şeyi seviyorum. Beyaz ışık demetleri sarıya dönüyor. Akşam. Güneş, tepede kırmızı bir elma, kayboluyor. “Ne olur Allahım. Biraz daha, biraz daha seyredebileyim.”
Kapı gürültüyle açıldı. Yaşlı Kurt içeride, kalın perdeleri hızla kapatıyor. İçerisi kapkaranlık. Bütün güzellikler birden karardı. Kalakaldım. Gözlerimi kapattım. Yaşadığım tüm güzellikleri unutmamak için düşünüyorum. Odanın içinde dolanan ayak seslerini duyuyorum. Yaşlı Kurt işini kötü yapan biri, ama onu gören iyi çalışıyor sansın diye kırk takla atıyor. Bu durumu fark ettiğim için belki de bana böyle davranıyordur. Gözlerimi açmadığım için sinirleniyor, aksileşiyor. Yaşadığım güzellikleri düşünüyorum. Düşündükçe mutlu oluyorum. Mutluluğumdan ötürü gülümsediğimi gören Yaşlı Kurt hiddetle soruyor:
– Niye pis pis sırıtıyorsun?
Cevap vermedim. Bozulsun istemedim mutluluğum. Tekerlekli sandalyemi itekledi. Yaşlı Kurt yine hiddetli. Ona inat gülümsüyorum. İşini bitiriyor, kapıyı çarpıp çıktı. Yemek gelmeden biraz daha dışarı bakmak istiyorum, akşamın son saatlerini merak ediyorum. Kalın perdeyi zar zor açtım. Her yer ışıl ışıl. Bahçedeki sokak lambaları sarı ışıklarıyla çiçek demeti gibi olmuş. Parke taşlarla kaplı uzun yol parlıyor, demiryolunu andırıyor. Karanlığın içinde kaybolan yol nerede bitiyor acaba? Bir trene binsem, uzaklara gitsem.
Gecede uçan kuşlar. Sessiz filmlerdeki sahneler geliyor aklıma. Ay, beyaz bir tepsi. Karanlıktaki kuşları, tepsinin aydınlığına girdiklerinde fark ettim. “Ah bir fotoğraf makinem olacaktı. Hemen bu tabloyu aklıma çizmeliyim.” Dağlar bir tuhaf bu akşam; bulutlar üstlerine yorgan olmuş. Uzaklara, çok uzaklara baktım. Gördüğüm her güzelliği aklıma kaydettim. Her ayrıntıyı görmeye çalıştım. Yarın bu görüntülerin yerini başkaları alacak. Yarın aynı güzellikleri görebilecek miyim? Dağlar, mışıl mışıl uyuyan bir çocuk, bulutlar yorganı. Onları uyandırmamak için sessizim.
Kar yağmaya başlıyor. Sevinçle izliyorum. Kapı gürültüyle açılıyor. Yaşlı Kurt, elindeki yemek tepsisini masaya bıraktı, perdeleri kapattı. Ben de gözlerimi. Kar tanelerini izliyorum düşümde. Tepsiyi hırsla kucağıma koyuyor:
– Bunlar bitecek. Birazdan gelip alırım.
Kapı gürültüyle kapanıyor. Gözlerimi açtım, gitmiş. Hızlıca önce soğuk çorbayı içtim, ısıtılmış gibi duran ıspanağın üzerine yoğurt döktüm yedim. Dışarıyı düşünüyorum. Kim bilir neler olmuştur? Allahım durmasın kar. Lapa lapa yağan kar manzarası, hem de gece. Çok mutluyum. Tepsiyi masaya bırakıp pencereye geçtim. Açtım perdeyi… Bu ne güzellik! Her yer bembeyaz. Tablo olmuş dışarısı. Bahçedeki ağaçlar karla kaplanmış, sanki sahnede dans eden balerin hepsi. Beyaz etekler açılmış, birazdan yanan sahne ışıklarında dönmeye başlayacaklar. “Ah, bir de müzik olsaydı. Neyse. Buna da şükür.” Büyük çamların arasında kalan küçük çamlar. Yavru, çocuk çamlar. Gündüz gördüğüm çocuklar, neşeli çığlıkları geliyor aklıma. Keşke burada olsalar. Ne mutlu olurlardı kim bilir karda oynarken. Mutluluğu izlemek ne güzel mutluluktur. Gidip yan odalarda yatan arkadaşlarıma haber veriyorum. Herkes şaşırdı. Odamdan çıkmayan birisi olduğum için onları şaşırtıyorum.
– Kalkın kalkın! Açın perdeleri de dışarı bakın. Bakın neler oluyor?
Kimse oralı değil. Birisi perdeyi hafifçe aralayıp dışarı baktı. Gülümseyerek, “İyi geceler.” dedi.
Koridorun sonundaki çay makinesinden çayımı alarak geri döndüm odama. Sıcak çay parmaklarımın arasında, yeniden dışarıyı izlemeye başladım. Kar lapa lapa yağıyordu. Bir kutum olsaydı da dışarı tutsaydım. Mücevher yağıyordu gökyüzünden. Birileri bahçede kartopu oynuyor. Çayımı yudumlarken sevinçle onları izliyorum. İçlerinden bir delikanlı kendini karın üzerine attı. Gençlik… Hatırladım, ben de ilkokul bahçesinde yapmıştım. Sonra beni gören arkadaşlarım da gelip kendilerini kara atmıştı. Delikanlı kalkıyor, arkadaşlarına katıldı, ama karlara gömülü vücudu orada kaldı. Uçan bir kuşu andırıyor karda kalan beden. Delikanlı, kardan kuş yapmış. Sesleri geliyor. Genç kızların gülüşleri, oyunun sesi, kartopu, arada attıkları neşeli çığlıklar. Mutluyum. Bana bu mutluluğu yaşattıkları için gençlere teşekkür ediyorum içimden.
Biri beni dürtüyordu. Uyandım. Yaşlı Kurt başımda durmuş, beni uyandırmaya çalışıyor. Ona inat yine kapattım gözlerimi. Kemikli elleriyle dürtmeye devam etti. Gözlerimi iyice yumdum. Uyuyorum. Sıcak evimizin penceresindeydim. Eskiden evlerin pencereleri geniş yapılırdı. Annem de beni oraya çıkartırdı, altımda, sırtımda bir minder, ödevlerimi orada yapardım. Eski okul dergilerinden kestiğim resimleri pencereme yapıştırırdım, annemin verdiği sulu hamurları arkalarına sürerdim ki iyi yapışsın. Resim galerisine çevirmiştim orayı. Dışarıda kar yağıyor, ben pencere önünde, minderimde ödevlerimi yapıyorum. Annemin sıcak, yumuşak elleriyle uyandım. Yüzümü okşuyor, beni uyandırmaya çalışıyor. Ödevlerimi yaparken uyuyakalmışım. Dışarısı bembeyaz. Kar bütün kirleri kapatmış. Keşke hiç bitmese kar. Annem, önüme bir tas sıcak çorba koyuyor:
– Bunu iç, üşümüşsün. İstersen seni sobanın yanına götüreyim.
Başımla hayır diyorum. Gidiyor. Hiç ısrar etmez. Ben de onun bir dediğini iki etmem. Edemezdim. Annem bir yana, dünya bir yana. İkimiz bir fidanın güller açan dalıydık. Pencereden arkadaşlarımın kartopu oynadıklarını görüyorum. Çığlıkları, kahkahaları duyuluyor. Kartopu savaşı yapıyorlar. Daha küçük olanlar, kızlı oğlanlı öndeki evin sundurmasına sığınmış, büyüklerin savaşını seyrediyor. Savaşanlar kan ter içinde kalmış. Suratları kıpkırmızı. Bazıları önlüklü, bazısı yenilgi, bazısı galibiyet duygusuyla, hırsla, inatla dövüşmeye devam ediyor. Uzaktan bir kızağın geldiğini duyuyorum.
Karda kaybolan kızak atlarına takılan envai çeşitlikteki ziller, bir orkestra gibi, gittikçe artan bir tonda gelip bizim evin önünde duruyor. Babam iniyor kızaktan. Fötr şapkalı kafasını pencereye, yani bana çeviriyor. Burada olduğumu biliyor. Atların burunlarından çıkan dumanlar. Atlar kan ter içinde. Savaşa giden atlar da böyleydi. Savaşa giden atlar da süslenirdi. Ağabeyimi askere götüren atları süslemiştik davul zurna eşliğinde. Üç gün, üç gece eğlence düzenlenmişti. Askere gidecek, adam olacaktı. Gitmez ise kız da vermezlerdi iş de. Delikanlı çağına gelmiş gençlerin tek kurtuluşu askere gitmekti. Ağabeyimi böyle güle oynaya göndermiştik. Eve cenazesi döndü. Annemin gözleri kurudu, lal oldu.
Merdivenlerden çıkan ayak sesleri, babam geliyor, içeri giriyor. Annem koşup paltosunu aldı, davardaki askıya astı. Babam karla kaplı fötr şapkasını silkeleyip anneme veriyor. Sobanın sıcaklığında ellerini ovuşturup sandalyeye oturuyor. Bana, anneme bakıyor. Fötr şapkanın altındaki saçları parlıyor. Siyah gömleğine taktığı yeşil kravatını gevşetip rahatlamaya çalışıyor. Annem mutfağa yönelip kayboluyor. Duvardaki radyoyu açıyor babam, ajansı dinleyecek. Haberlerde kar yağışı nedeniyle tüm yolların kapalı olduğu söylendi. Annem tepsiyle içeri giriyor. Bana, babama bakıyor. Sessiz, tepsiyi masaya bırakıp çıktı. Annemin asıl evi, mutfağı. Herkesi mutfakta ağırlar. Salona sadece babamın tanıdıkları gelebilir. Annemin yanına gitmek istiyorum. Gidemiyorum. Annemin gelip beni alması gerekiyor. Bacaklarım yok. Annem lal, ben topal.
Yaşlı Kurtun kemikli ellerini üzerimde hissettiğimde uyandım. Gözlerimi ilk kez ona çevirerek baktım. Korktu. Bir adım geri çekildi:
– Hazırlanın lütfen. Taburcu oluyorsunuz.






