Kayboluş
11 Ocak 2020 Öykü

Kayboluş


Twitter'da Paylaş
2

Sabahki havanın tersine akşamüstüne doğru gökyüzünü kömür karası bulutlar sardı.

“Kış geldi,” dedi babaannem.

“İşimiz var yine,” diye cevap verdi babam. Annem yeni pişirdiği yemeklerin kokusu evden çıksın diye açtığı çolak kollu pencereyi, yağmur damlaları içeri süzülüp yerleri ıslatmaya başlayınca hemen kapadı. Babaannem pencerenin önüne oturmuş dışarıyı seyrediyordu. Bense karşıdaki koltukta battaniyenin altına kedi gibi kıvrılmış, ısınmaya çalışıyordum.

“Bir kurtulamadık şu evden,” dedi annem. “Millet sıcacık dairelerde otursun biz kalalım sitelerin arasında, harabe gecekonduda.”  

“O şerefsizin yüzünden,” dedi babam.

“Kestiler ağaçları, diktiler koca koca binaları. Ne korkunç duruyor hepsi,” diye söylendi babaannem.

“Aman anne sen de,” dedi babam. “Köylü geldin, köylü gideceksin.”

Gözlüklerinin arkasından babama baktı, beyaz başörtüsünü kulağının arkasına yerleştirdi. Bir süre sessiz kaldı.

“Hanidir yatıyorsun orada. Dersin yok mu senin kuzum,” dedi sonra bana dönerek.

“Kar yağsın diye dua ediyorum.”

“Yağmur geliyor. Kar havası yok,” diye gülümsedi.

“Onun okumaya niyeti yok,” dedi babam. Sobaya birkaç odun daha attı.

“Öbür oda çok soğuk, üşüyorum ben orada.”

“Haklı,” dedi annem. “Genç kız oldu artık. O da istemez mi sıcacık odası olsun, masasında çalışsın. Sınıfındaki arkadaşlarının yarısı yukarıdaki sitelere taşındı.”

Babaannem eliyle işaret etti.

“Yamacıma gel kuzum, otur hele şuracığa.”

Ayaklarının altına aldığı küçük tabureyi gösterdi. Oturdum usulca. Yaşlılıktan kırışmış, soğuktan iyice çatlamış elleriyle saçlarımı okşadı. Sonra pencereden soğuk bir esinti geldi, üşür gibi oldum. Dışarıda şiddetle esen rüzgâr soğuk havayı pencere kenarından yüzüme doğru kuvvetlice estirdi.  Aniden bardaktan boşalır gibi yağmur yağmaya başladı.  Sokaktan geçenler koşuyor, kimi kapüşonlarının altına saklanıyor, kimi ellerinde ne varsa başına tutuyordu. Geçen arabaların sıçrattığı çamurlardan hepsi sırayla nasiplendi. Kedinin biri yağmurdan iyice ıslanmış, tüyleri yapışmış, saçaklardan birinin altına saklanmıştı.

“Afet bu,” dedi babaannem. Allah dışarıdakilere yardım etsin.”

Etraf iyice karardı. Korkunç bir sesle irkildim. Havanın karanlığı çakan şimşekle aydınlandı. Gökyüzünden düşen iri damlalar cama tokat gibi vurmaya başladı. Sokak saniyeler içinde göle döndü.  

“Bu sefer çok şiddetli oldu,” dedi babam. “Çok durmayın pencere kenarında.”

 “Ah yazık, her şey mahvoldu. Ekilen ne varsa gitmiştir şimdi,”  

“Herkes can derdinde, sen ekin derdindesin be anne.”

“Onlar da can değil mi oğlum? Hem sonra ne yiyip içeceğiz?” diye söylendi babaannem.

Sular evin her yerindeydi. Odanın penceresinden yerlere kadar sızan yağmur sularını gören annem,

“Hay aksi,”  diye telaşla bağırdı. Hemen banyodan birkaç bez getirip pencere kenarlarına yerleştirdi.

Sanki yağan yağmur bizim eve taarruza geçmiş, bir oda bir sofa gecekondumuza savaş açıyordu. Annem boş kova getirip çatıdan akan suların altına koydu ama yetmedi. Başka bir yerden daha sular akmaya başladı. Babam koltuğun üzerinde duran battaniyeyi aldı yol bulup akan suların altına attı.

“Biraz çabuk olsana kadın,” diye bağırdı sonra da. Annem telaştan yerdeki eski kilime takılıp yere kapaklandı.

“Al işte bir de dikkatsiz,” diye söylendi.

Babaannem hafifçe gülümsedi. Nedense anneme yardıma koşarken onun yüzüne bakmak gibi bir gaflette bulundum. Zafer kazanmış ince bir çizgi vardı dudağının sol yanında. Annem zor da olsa yerden kalktı, dizini tuttu. Acıdan yüzünü buruşturdu. Bu sefer babam bana döndü.

“Koş bez getir, kova getir bakma öyle, durmuyor bu sular,” diyerek bağırdı.

“Evi su basacak,” dedi babaannem. “Aktaramadın oğlum şu çatıyı, kaldık kara kışa. Baksana ev aldı başını gidiyor.”

Her yerden sular akıyordu. Pencere kenarlarından, çatıdan, duvarlardan. “Ev yıkılacak, çürük zaten,” dedi annem.

“Çok biliyorsun her şeyi,” dedi babam. “Felaket tellallığı yapmasan olmaz.”

“Birkaç eşya alıp çıkalım evden,” dedim korkuyla.

“Fırtına da nereye çıkacağız,” diye bağırdı babam. “Ne meraklıymışsınız be evi terk etmeye.”

Kilim su dolu yerde yüzüyor, annemin yaptığı yemekler tavandan akan suyun altında yok olup gidiyordu. Babaannem iki büklüm kalktı. Bastonuna dayandı.

“Çıkıyorum ben,” dedi.

“Nereye bu havada,” diye öfkeyle sordu babam.

“Ev başıma yıkılacak, ben komşuya gidiyorum.”

“Asla olmaz? Onun yüzünden kaldık bu harabe evde.  Anlaşmadı ya müteahhitle. Şimdi işi bozan şerefsizin yanına mı gideceksin?”

Sızıntı aralık kalan pencerenin kenarından gelmeye devam etti. Babam pencereyi açıp iyice kapatmak isteyince günlerdir annemin hatırlattığı onun da yapmaya üşendiği bozuk pencerenin kolu elinde kaldı. Artık evimiz dalgaların ortasında kalmış bir gemi gibi savunmasızdı.  Alıp başını gidiyordu sanki. Yağmur hızla içeri girdi. Perdeler yerinden kopuyor, pencereler bir açılıp, bir kapanıyor, yüzümüze suyla karışık sert rüzgâr çarpıyor, ayaklarımız suların içinde kalıyor, küçücük evin içinde sıkışıp kalmış, bir sağa bir sola çaresizce dönüp duruyorduk. Birkaç eşyamı aldım. Babaannem ilaçlarını aldı. Üzerimize kalın sayılabilecek bir şeyler giyip yandaki gecekonduda oturan komşumuza koştuk. Bir tek babam kaldı evin içinde. Kapıyı çaldık, açan olmadı. Bir daha çaldık kimse yoktu. Dışarıda iyice ıslandık. Bir süre sonra babam koşarak evden çıktı.  Annem bizim evi gösterdi.

“Çatıdaki kiremitler içeri dökülüyor,” diye bağırdı.

“Evimiz, çöküyor,” dedi babam.

Etrafı sel basmış, çukurda kalan evimize tepelerden oluk oluk çamurlar akmaya başlamıştı. Nereye kaçacağımızı bilemeden çaresiz öylece bakakaldık. Bir anda sular önüne kattığı ne var ne yoksa üzerimize sürükledi. Öfkeli bir düşman gibiydi. Etrafımızı saran yüksek binaların inşaat atıkları çamurdan bir çığ olmuş tepelerden bize doğru hızla geldi.  Ben ne olduğunu anlayamadım. Ayaklarım yerden kesildi, sağa sola çarparak akıntıya kapıldım. Bağırmaya başladım. Ne annemi ne babamı görebiliyordum. Beni alıp uzaklara sürükledi. Bir ağacın gövdesine zor da olsa tutunmayı başardım. Etraf iyice kararmış, her yer çamurla kaplanmıştı. Tencereler, tavalar, halılar, eşyalar, arabalar, insanlar ve o gördüğüm zavallı kedi yanımdan sulara kapılmış gidiyordu. Ağaca son bir gayretle iyice sarıldım. Ne evimizi, ne ailemi görebiliyordum artık. Anılarımız, kirli temiz eşyalarımız, gizlediğimiz sırlarımız, duvarlara sinen konuşmalarımız, tezgâha yapışan yemek artıklarımız, gelenler, gidenler her şey ama her şey gözümün önünden geçti, gitti. Sonunda takatim kalmadı. Kolum iyice yoruldu. Üzerime doğru sürüklenen bir araba görünce ne yapacağımı bilemedim. Işığı görüp kaçamayan tavşan gibi öylece kalakaldım. Araba, sel sularının hızıyla savrula savrula yaklaştı yaklaştı.

Sele kapılan bedenim taşa toprağa savrulurken tek görebildiğim dimdik ayakta duran yüksek binalar ve yanımdan geçip giden babaannemin beyaz başörtüsü oldu.


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Mahmut Yıldırım
Öykünü beğendim fakat klişe bir son ile bitmiş, üzgünüm.
3:30 PM
Atilay Erdiman
Yine çok güzel bir öykü tebrikler
1:17 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR