Kitabınızı Üzülerek İade Ediyoruz: Okuma Raporları
30 Ocak 2020 Edebiyat Kitap

Kitabınızı Üzülerek İade Ediyoruz: Okuma Raporları


Twitter'da Paylaş
0

“Yansılamanın yapması gereken budur işte: Aşırıya kaçmaktan hiç korkmamalıdır. Yerini bulursa, başkalarının daha sonra gülümsemeden – ve yüzleri kızarmadan – ısrarla, katı bir ciddiyet içinde yapacakları bir şeyi önceden canlandırmış olacaktır yalnızca.”

Anonim, İncil

Bu metnin ilk birkaç yüz sayfasını gerçekten de soluk soluğa okuduğumu söylemeliyim. Olaylar yerli yerinde, günümüz okurunun iyi bir öyküden bekleyeceği her şey var. Seks (zina, livata, ensest ilişkiler de içinde bol miktarda), aynı zamanda cinayet, savaş, kıyımlar ve benzer şeyler.

Olanların suçunu meleklerin üzerine atan travestileriyle Sodom ve Gomore bölümü Rabelais’ye yaraşır güzellikte; Nuh öyküleri katkısız Jules Verne, Mısır’dan kaçış beni büyük bir film yapın diye bağırıyor. Diğer bir deyişle, çok iyi kurgulanmış, bol bol düğümleri olan, özgünlüklerle dolu, dinsel saygıya yeterince yer veren, asla trajediye kaçmayan gerçek bir olay yapıt.

Ama okumayı sürdürdükçe bunun gerçekte çeşitli yazarları içinde toplayan, birçok – haddinden fazla –şiirsel uzantıları, açıkça tiksindirici ve sıkıcı pasajları, anlamsız feryat ve figanı olan bir antoloji olduğunu fark ettim.

Sonuç olarak, hilkat garibesi bir seçmeler kitabı. Herkes için bir şeyler içerir gibi görünüyor, ama sonunda bütün ilgiyi yitiriyor. Bütün bu çeşitli yazarlardan telif haklarının alınması da epey baş ağrıtacaktır, tabii editör bu işi yüklenirse sorun yok. Yeri gelmişken, yazarın adı metnin hiçbir yerinde, hatta içindekiler bölümünde bile geçmiyor. Kimliğini gizli tutmak için özel bir neden mi var?

Yalnızca ilk beş bölümün yayın haklarını almaya çalışmanızı öneririm. Oralarda pek sorun yok, ayrıca, daha iyi bir başlık bulunmalı kitaba, örneğin, "Kızıl Deniz Haydutları" olabilir mi?

Homeros, Odysseia

Şahsen, sevdim bu kitabı. Heyecanlı, serüvenlerle dolu iyi bir gemici masalı. Hem karı koca bağlılığı hem de yasak aşk çılgınlıkları olmak üzere yeterince aşk ilişkisi içeriyor (Kalypso büyük bir karakter, gerçek bir yamyam); genç kız Nausika’nın öyküsünde Lolita’ya benzer bir yan bile var, buralarda yazar bazı şeyleri açık açık söylemiyor, ama yine de kışkırtıcı. Büyük dramatik anlar, tek gözlü bir dev, yamyamlar, hatta bazı uyuşturucular, ama bildiğim kadarıyla lotus, narkotik büronun listesinde bulunmadığı için yasadışı hiçbir şey yok. Bitiş sahnesi, western geleneğinin en iyisi: Sallanan güçlü yumruklar ve o yay germe olayı çok başarılı gerilim sağlıyor.

Ne söyleyebilirim? Merakla okunuyor, tamam, yazarın ilk kitabına benzemiyor, çok durağandı o, mekân birliğiyle bozmuştu aklını ve can sıkacak derecede fazla olay vardı. Okur üçüncü çarpışmaya ve onuncu dövüşe geldiğinde ne söylenmek istendiğini anlamış oluyordu. Akhilleus-Patroklos öyküsü, o kadar da gizlenmemiş eşcinsellik damarıyla başımızı nasıl derde sokmuştu Boston yetkilileriyle, anımsıyor musunuz? Ama bu ikinci kitap tamamen farklı bir şey: Su gibi okunuyor. Daha sakin bir tonda yazılmış, epey düşünülüp taşınılmış yazılırken, ama fazla zihin yorucu değil. Sonra kurgusu, geriye dönüşlerin kullanılışı, öykü içinde öyküler... Tek sözcükle, bu Homeros tam aradığımız adam. Akıllı.

Belki de çok akıllı... Acaba diyorum, tamamı gerçekten onun eseri mi? Tabii, bir yazar deneyimle geliştirebilir kendini, biliyorum (üçüncü kitabı belki de bir olay olacak), ama beni rahatsız eden şey – sonunda olumsuz oy vermeye götüren şey –  telif hakları sorununun doğurabileceği karmaşadır. Konuyu William Morris’teki bir arkadaşa açtım ve kötü sesler aldım.

Önce, yazarı bulmak olası değil, onu tanıyan kimseler metinde yapılacak değişiklikleri onunla tartışmamın daima çok zor bir şey olduğunu söylüyor, çünkü tamamen körmüş, metni izleyemezmiş; hatta metni bütünüyle tanıdığı bile söylenemezmiş. Akıldan yazdırıyormuş, ne yazmış olduğundan hiçbir zaman kesinlikle emin değilmiş, yazan kişinin bazı şeyler eklediğini de söyledi. Şimdi gerçekten kitabı o mu yazdı, yoksa yalnızca imzasını mı attı?

Büyük bir sorun değil bu, elbet. Yayımcılık bir sanat haline dönüştü artık, birçok kitap editörün odasında kotarılıyor ya da birçok kişi tarafından yazılıyor da (Mommy Dearest gibi), yine en çok satan kitap olup çıkıyor. Ama bu ikinci kitap... Çok fazla belirsizlikleri var. Michael telif haklarının Homeros'a ait olmadığım söylüyor, Aiolia’lı bazı ozanlara da Ödeme yapmak zorunda kalınacak, çünkü bazı parçalar onlardan alınma.

Sakız Adasında çalışan bir kitapçı temsilcisi, hakların, kitabın gerçek yazarları olan yerel rapsodlara ait olduğunu söylüyor; ama bunların o adanın yazarlar loncasının etkin üyeleri olup olmadıkları kesin değil, öte yandan, İzmir’de bir PR’cı, hakların yalnızca Homeros’a ait olduğunu söylüyor, ne var ki o da ölmüş, bu yüzden de bütün telif haklarını almak bu kente düşüyor. Ancak İzmir böyle Bir iddiada bulunan tek kent değil. Homeros’un ölüp ölmediğini, öldüyse ne zaman öldüğünü saptamak olanaksız olduğuna göre, yazarın ölümünden elli yıl sonra yayımlanan yapıtlarla ilgili 43 yasasına başvuramayız demektir. Bu noktada, Callinus adlı bir herif onaya çıkıyor ve bütün hakların kendisinde olduğunu söylemekle kalmıyor, Odysseia ile birlikte Thebai’liler, Epigoni ve Kıbrıs Şarkıları kitaplarını da satın almamız gerektiğinde diretiyor. Bunların bir metelik etmemesi bir yana, birtakım uzmanlar bunların Homeros tarafından yazılmadığını da düşünüyor. O zaman nasıl pazarlarız bunları biz? Bu insanlar büyük paralardan söz ediyor şimdi ve bizi nereye kadar iteceklerini gözlüyorlar. Samothrake’li Aristarkhos’tan bir önsöz yazmasını istedim; nüfuzlu biri, aynı zamanda iyi bir yazar, bir de onun işi düzeltebileceğini düşündüm. Ama o da neyin otantik olduğunu, neyin olmadığını kitabın ana bölümünde belirtmek istiyor. Eleştirel bir metinde ve sıfır satışta karar kıldık sonunda. En iyisi, işi, kitabı ancak yirmi yılda çıkarabilecek, üzerine birkaç yüz dolarlık fiyat koyacak bir üniversite yayının bırakmak, o zaman da birkaç kitaplık satın alabilecektir onu.

Karar: Bu işe atılırsak, sonu gelmez yasal zorluklara sokarız kendimizi, kitap toplatılır, hem de daha sonra tezgâh altı satan o seks kitapları gibi değil. Bu toplatılır ve unutulur gider. Belki bundan yirmi yıl sonra Oxford, Dünya Klasikleri için satın alacaktır onu, ama bu arada siz paranızı yatırmış olacaksınız buna ve kim bilir ne kadar bekleyeceksiniz geriye almak için.

Gerçekten üzgünüm, çünkü kitap fena değil. Ama biz yayıncıyız, dedektif değil. Bu yüzden vazgeçin derim.

Dante Alighieri, İlahi Komedya

Alighieri tipik bir Sunday yazarı. (Günlük yaşamda eczacılar loncasının etkin bir üyesi.) Buna karşın, eseri yadsınamaz bir teknik sağlamlık ve önemli bir öyküleme sezgisi gösteriyor. Floransa lehçesinde yazılmış olan kitap, yaklaşık yüz manzum bölümden oluşuyor, çoğu ilginç ve okunabilir şeyler. Ben özellikle astronomi tanımlamaları ve bazı özlü, kışkırtıcı teolojik bilgileri sevdim. Kitabın üçüncü bölümü en güzel yeri ve en geniş ilgiyi çekecektir; herkesin ilgisini çekecek, sıradan okuru ilgilendiren konuları içeriyor: Kişinin ruhunun günahlardan arınması, Tanrının içe doğması, Kutsal Meryem’e dualar. Ama birinci bolüm, çapraşık ve dünya zevklerine düşkün: Ucuz erotizm, şiddet ve apaçık edepsizlik pasajlarıyla dolu. Büyük bir sorun bu: Jacopo da Varagine’in Golden Legend’ı bir yana, okurun, ahlak üzerine yazılmış bir sürü kitap ve risalede öteki dünya üzerine yazılmış olanlara gerçekten de hiçbir şey katmayan bu ilk “ilahi”den ötesine nasıl geçeceğini bilemiyorum.

Ama en büyük sorun, yazarın kendi yerel lehçesini seçmiş olması (hiç kuşkusuz, aklı bir karış havada bir avangard fikir esinlendirmiş bunu ona). Hepimiz biliyoruz ki günümüz Latincesinin bir kol aşısına gereksinimi var – bunda direnen yalnızca ufak edebiyat klikleri değil. Ama her şeye karşın, dilin kuralları için olmasa bile halkın anlama yeteneğinin de bir sınırı var. Sicilyalı şairler denenlerin başına gelenleri hepimizi biliyoruz: Yayıncıları kitapları bisikletle bir sürü dükkâna dağıttı, ama yapıtlar yine de kaldırıma düştü.

Ayrıca, Floransa lehçesinde uzun bir şiir basarsak, Milano lehçesinde bir tane, Padua lehçesinde bir tane daha basmak zorunda kalırız, yoksa pazardaki yerimizi yitiririz. Küçük yayınevlerinin, masal kitabı vb. şeyler basanların yapacağı şeydir bu. Şahsen şiire karşı değilim, ama şiir okurlarının hala en çok tuttuğu şeyler, hece vezniyle yazılmış şiirlerdir ve normal bir okurun bu ardı arkası gelmeyen üç dizeli kıtaları hoş karşılayacağından kuşkuluyum, hele bir de Bolognalıysa ya da Venedikliyse. Bunun için de, akla yatkın fiyatları olan gerçekten popüler bir dizi kitap çıkarsak daha iyi olurdu: Gildas’ın ya da Aosta’lı Anselm’inkiler gibi örneğin. El yapımı kâğıda basılı numaralanmış yayınları da küçük avangart dergilere bırakalım.  “For there neid faere, naenig uuirthit...” Postmodernlerin dil salatası.

D.A. François Sade, Justine

Elyazması, bu hafta bakmak zorunda olduğum koca bir yığının içindeydi, doğrusu baştan aşağı okumadım. Farklı yerlerinden rastgele üç kere açtım, sizin de bildiğiniz gibi, bu işte uzman biri için yeterli bu.

İlk açışımda, doğa felsefesi üzerine sayfalarca sözcük yağmuru altında kaldım: Hayatta kalma savaşımının zalimliği üzerine, bitkilerin üremesi, hayvan türlerinin dönemleri üzerine konu dışı birtakım sözler. İkinci kez, haz kavramı, duyular ve imgelem üzerine en azından on beş sayfa… Üçüncü kez, dünyanın çeşitli ülkelerinde erkeklerle kadınlar arasında boyun eğme sorunu üzerine yirmi sayfa... Bu kadarı yeter sanırım. Bir felsefe yapıtı aramıyoruz biz günümüz alıcısı seks ve daha çok seks istiyor. Her şekil ve biçimde. İzlememiz gereken çizgi Les Amours du Chevalier de Faublas’tır. Entelektüel şeyleri Indiana’ya bırakalım.

Miguel Cervantes, Don Quixote

Kitap – en azından okunabilir kısmı – şövalye düşleri peşinde dünyayı dolaşan bir İspanyol beyiyle onun uşağının öyküsünü anlatıyor. Don Quixote denilen bu adam biraz kaçık (karakter eksiksiz işlenmiş, Cervantes ise bir masalın nasıl örüleceğini biliyor). Uşak işlenmemiş bir sağduyuya sahip saftoriğin biri, efendisinin fantezilerine iğneler batırdıkça onunla özdeşleşiyor. Bazı iyi dramatik düğümlere ve birtakım eğlendirici ve özlü sahnelere sahip olan öykü için bu kadar söz yeter. Benim itirazım kitaba olan kişisel yanıtıma dayanmıyor.

Bizim başarılı ucuz serimiz Yaşamın Olguları’nda, Amadis of Gaul, The Legend of the Graal, The Romance of Tristan, The Lay of the Little Bird, The Tale of Troy ve Erec and Enid gibi kitaplar yayımladık ve çok iyi sonuçlar aldık. O umut verici genç Barberino’nun The Kings of France’ını da alabiliriz bunların içine ve bana sorarsanız yılın, hatta ayın kitabı olacaktır o, çünkü onda sıradan kimseleri çekecek çok şey var. Şimdi, bu Cervantes’i basarsak, aslında ne kadar değerli olursa olsun, ortaya çıkaracağımız kitap bütün o romanların deli saçması şeyler olduğunu göstereceği için bütün bir listeyi altüst edecektir. Evet, anlatım özgürlüğü, politik doğruluk hakkındaki bütün o şeyleri ve elimizdeki şeyi de biliyorum, ama bize ekmek veren eli de ısıranlayız. Ayrıca, bu kitap bir atımlık barut gibi geliyor bana. Yazar hapisten yeni çıkmış, kötü durumda, şimdi tam anımsamıyorum kolunu mu, bacağını mı ne kesmişler, ama başka bir şey yazmaya da hevesli değil. Korkarım ki ne pahasına olursa olsun, yeni bir şey ortaya koymakta acele edersek şu ana kadar popüler, ahlaki ve (dürüst olalım) kazançlı olduğunu kanıtlamış olan bir yayın programını tehlikeye atabiliriz. Ben hayır diyorum.

Marcel Proust, A la vecherche du temps perdu

Hiç kuşkusuz bir dizi roman bu, belki çok uzun, ama karton kapaklı bir dizi olarak satabilirdi.

Ama bu haliyle olanaksız. Ciddi bir düzeltme gerektiriyor. Örneğin, noktalamanın yeniden yapılması zorunlu. Cümleler üzerinde çok fazla uğraşılmış, bazıları bütün bir sayfa tutuyor. Her cümleyi en fazla iki ya da üç satıra indirerek, paragrafları bölerek, daha sık satır başı yaparak, sıkı bir yayınevi içi çalışmasıyla kitap inanılmaz derecede düzeltilebilirdi.

Eğer yazar buna razı olmazsa, o zaman unutun gitsin. Bu haliyle kitap çok, çok – ne demeli? – çok tıknefes.

Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi

Susan’dan şuna bir bakmasını rica ettim, Barthes’tan sonra bu Kant’ı çevirmenin hiçbir anlamı olmadığını söyledi bana. Buna karşın, ben kendim bir göz attım kitaba. Ahlak üzerine oldukça kısa bir kitap bizim felsefe dizisine çok uygun düşebilir, hatta bazı üniversitelerce ders kitabı olarak da kabul edilebilirdi. Ama Alman yayıncı eğer bu kitabı alırsak, yazarın yalnızca bundan önceki kitabını – en azından iki ciltlik kocaman bir şey – değil şu anda üzerinde çalışmakta olduğu kitabı da – sanat ya da yargı üzerine, hangisi pek emin değilim – almış sayılacağımızı söylüyor. Bütün bu üç kitap aşağı yukarı aynı başlığı taşıyor, bu yüzden bir kutu içinde satılmak zorunda (ve de hiçbir okurun kaldıramayacağı bir fiyata); yoksa kitapçıda kitap seçenler bunları birbirine karıştırır ve “Ben buna bakmıştım,” diye düşünebilir. O Dominiken’in Summa’sını anımsıyor musunuz? Çevirmeye başlamış, daha sonra da bütçemizi aştığı için yayın haklarını Sheed and Ward’a aktarmak zorunda kalmıştık.

Bir başka sorun daha var. Alman firma bana bu Kant denen adamın daha az önemli öteki eserlerini de yayımlamak zorunda olduğumuzu söyledi, astronomi üzerine şeyler içeren koca bir yığın. Evvelsi gün, yalnızca bir tek kitap yapabilir miyiz diye öğrenmek için doğrudan yazarın kendisine, Koenigsberg’e telefon etmeye çalıştım, temizlikçi kadın efendisinin dışarı çıktığını, saat beş ile altı arasında aramamamı, çünkü o saatte yürüyüşe çıktığını, yine üç ile dört arasında aramamamı, çünkü şekerleme saati olduğunu söyledi. Böyle bir adamla iş yapmanın karşısında olduğumu söylemek isterim: Kitapları depomuzda dağlar gibi yığılır sonunda.

Franz Kafka, Dava

Küçük, güzel bir kitap. Hitchcock izleri taşıyan, heyecanlı bir şey sondaki cinayet, örneğin. Alıcısı olabilirdi.

Ama besbelli, yazar ağır sansürlü bir düzende yazmakta yoksa bütün o belli belirsiz göndermeler, insanlara ve yerlere ad vermeme hilesi niye? Ve kahraman, mahkemede niçin sorgulanıyor? Eğer bu noktaları aydınlatır, olayın yeri ve zamanını daha somut hale getirirsek (olaylar olmalı, olaylar, olaylar, olaylar) o zaman eylem daha kolay izlenebilir ve gerilim sağlanmış olur.

Bu genç yazarlar “Bay falan filan, filan şehirde,” diyeceği yerde “bir adam” demekle “şiirse” olduklarım sanıyorlar. Gerçek yazma sanatı, gazetecinin eski beş sorusunu akılda tutmak zorundadır: Kim? Ne? Ne zaman? Nerede? Niçin? Kitabı özgürce yeniden ele alabilirsek, satın alın derim. Yoksa, hayır.

James Joyce, Finnegans Wake

Büro yöneticisine, okunmak üzere kitap gönderirken daha dikkatli olmasını söyleyin lütfen. Bir İngiliz dili okuruyum ben, tutup bir başka dilde, kahrolası bir dilde yazılmış bir kitap gönderiyorsunuz. Ayrı bir zarfta geriye gönderiyorum onu.

Kaynak: Umberto Eco, Yanlış Okumalar, Mehmet H. Doğan, Can Yayınları, 1997

Derleyen: Fulya Kılınçarslan


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR