Kurban
17 Kasım 2018 Öykü

Kurban


Twitter'da Paylaş
0

Kocaman,  kara gözlerin içinde parlayan ışıkta kendini gördü. Alt göz kapağından çıkan seyrek kirpikleri her iki yanda kafasının dışına dek kıvrılarak uzanıyor.  Kahverengisi kenardan ortaya doğru açılan kulaklarını dikmiş, bütün güzelliğiyle öylece karşısında duruyor. Boynuzları haşmetle sağa sola dallanmış.  Başındaki kırçıllı kadifesine dokunuyor çekinerek. İnce yüzünün ortasında pembe burnu ve altında kalemle çizilmiş gibi duran ağzı zarif yüzüne hafifçe gülümseyen mahzun bir ifade veriyor. Boynundan sarkan siyah tüyleri eliyle tarıyor. Sakin. Çok sakin.  Bakışıyorlar.   

Sıra kimde. Şimdi kimde sıra.   

Sırtını ahırın ortasındaki kütüğe dayamış, gözlerini bir yana devirerek kıpırtısız yatıyor. Uzun, kırmızı çiçekli fistanı dizlerine kadar sıyrılmış, terlikleri sağa sola saçılmış. Geçen bayram babasının aldığı ipek başörtüsü omuzlarına kaymış. Derin bir nefes alıyor. Tahta kapıdan sızan incecik loş ışıkta birkaç saman parçası oynaşıyor.  İki gündür tüm dikkatini nefesinin ritmine vermiş başka şey duymuyor. Duyulacak başka ne var. Keşke sağır olsa. Derken körüklü çizmeler sessizliği kesip önce tüm haşmetiyle gıcırdıyor sonra uzaklaşıp yok oluyor. Onlar uzaklaşınca günlerdir kendi çevresinde dönerek büyüyen sıkıntı, patlayarak yukarıdan bırakılmış bir çuval gibi kapının eşiğine çöküyor.  Anasının kokusu geliyor  burnuna.   

Çaresi yok mu. Yok mu bu işin çaresi.

O da kıymetlisi değil miydi babasının. Gelişini heyecanla beklerdi akşamları. Öpüp koklamaz ama omzuna dokunup gözlerinin içine bir bakması yeterdi. Orta şekerli bir kahve isterdi sedire oturunca. Kızımın elinden derdi.  Bilirdi.  Şimdi başı yerden kalkmıyor. Kahvede işittiği her söz içini oyuyor yerine ağır bakışlar bırakarak. Bedeni ağırlaştıkça ruhu kuruyor, hafifliyor. O kadar hafifliyor ki kim olduğunu unutuyor. Kilit üstüne kilit vuruyor kızıyla arasına. 

Sevgi suç olur mu. Suç mu birini sevmek.

Biraz daha yaklaşıyor güzel gözlü geyik. Gururla dimdik duruyor. Korkmuyor. Tüm çirkinliklerden arınmış, karşısında ışıl ışıl parlıyor.  Bir kabulleniş belki.  Belki masumiyetin yumuşak gücü.

Yumuşak setten güçlü mü.

Boynuzları çatırdayıp parça parça dökülüyor. Her parçada üzerine yapışan çamur akıyor bedeninden. Varlığı aydınlanıyor. Alacakaranlık açıldıkça  ruhu kıpırdanmaya başlıyor. Yeniden doğma zamanı. Vakit geldi.

Cesur yüreği kabardı, babasında olmayan. Ayağa kalktı. Üstüne yapışan samanları eliyle silkeledi. Fistanını ve üzerindeki üçeteğini düzeltti. Terliklerini giydi.  Beliklerini çözüp yeniden sıkıca ördü, uçlarına lastiklerini taktı.  Başını yukarı kaldırdı. Çocukken ev kurduğu, saman balyalarının olduğu asma kata ve tepedeki kütükler üzerine yerleştirilen kuru otlarla örtülmüş derme çatma dama baktı.  Süt kovasının halatını alıp köşede duran tahta merdiveni yukarı dayadı. İki yandan sıkıca tutarak gıcırdayan basamakları kararlı adımlarla tırmandı.   

Ayaklarımı yerden kesiyorsun, demişti son gördüğünde. İkisi de on yedisinde.  Kimine göre çocuk, çoğuna göre ergen. Koynunda sakladığı kurumuş gülü çıkarıp okşadı. İlk buluşmada vermişti, gülümsün diyerek.  Burnuna götürüp kokladı.  Yine kalbi hızlanıverdi ilk gün ki gibi. Yanakları kızardı. Başörtüsünü omuzlarından sıyırıp yere attı.  Gülünü göğsüne bastırıp gülümsedi.   

Ve sevgisini doladı boynuna. Ve ayaklarını yerden kesti.

Gün yükseliyor.  Tahtaların arasından sızan ışık içeriyi ısıtıyor. Aydınlanıyor. Geyiğin gövdesi, boynuzları kayboluyor.  Yalnız gözleri kalıyor geride. Sonra gözler büyüyor, sonra çoğalıyor. İpek başörtüsü havalanıyor, dalgalandıkça üzerindeki Artemis’in yüzü buruşuyor. Kâh korkuyla açılmış bir göze çarpıyor, kâh cesaretiyle dimdik bakana.

Kurban değişmiyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR