Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Haziran 2021

Söyleşi

Makbule Aras Eivazi: “Sözcükler insanı, sonlu ya da sonsuz olma düşüncesinin hummalı nöbetlerinden çekip kurtarır, sakinleştirir!”

Mahmut Yıldırım

Paylaş

0

1


Sözcükler insanı, sonlu ya da sonsuz olma düşüncesinin hummalı nöbetlerinden çekip kurtarır, sakinleştirir! Onlar sayesinde başkalarını duyarız yanımızda. En büyük derdimiz yalnızlık değil mi? Yalnız başına bu evrenin sırlarını çözemediğimizi, herkesin, her zaman bu muammayla boğuştuğunu onlar sayesinde anlar, nefesin gücüyle, hikâyelerin sağaltıcı etkisiyle sakinleşiriz.

Mahmut Yıldırım: Soren Kierkegaard, “İnsan sonlu varlığının içine kapanır ve mutluluğu bu sonluluğun içinde ararsa umutsuzluğa düşer çünkü onu yaratan güçle olan bağlantısını kesmiştir,” der. Kierkegaard’nun sözünden ve Sonun Bacakları’ndan yola çıkarak, insanın sonlu varlık ile sonsuz varlık arasına sıkıştığını düşünebilir miyiz?

Makbule Aras Eivazi: Sonun bacakları, bizi daima takip eder. Her başlangıç sonun sancısını da içinde taşır. Bildiğimiz, unuttuğumuz, görmezden geldiğimiz bir şey son. Ben, sonu anlamaktan yana olanlardanım. Sonu düşünmek, zamanı anlamanın, zihnen genişlemenin, zenginleşmenin bir imkânı gibi gelir bana. Kitabıma “Sonun Bacakları” adını seçmemde de bu düşüncelerimin etkisi olmuş olabilir. İnsan, sondan başa giderek cevaplamalı soruları galiba. Son nedir, hayat nedir, insan nedir, zaman nedir, varlık nedir? Bu soruları sormamayı tercih ederek yaşayanlar da var sanırım. Ancak sözünü ettiğiniz “sıkışma” soru soranların yaşadığı bir mesele elbet ve yazmak, sıkışma duygusunun bir sonucu aynı zamanda.

Pek çok şey arasında sıkışıp kalıyor insan hem de yıldızlı gökler dönmeye başladığından beri. Değişen şey, bugünün insanının sıkışıklıktan kurtulma becerilerini yitiriyor oluşu. Yeryüzüne ait değiliz artık sanki, birbirimizle kurduğumuz iletişimin dili de değişti, derinlik yitimi yaşıyoruz. Bir yanda değişime hızla ayak uyduranlar, diğer yanda ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamadan hayretle etrafını izleyenler, adım atamayanlar var. Hani sevgili Birhan Keskin’in o muhteşem Penguen şiirinde dediği gibi:

“Unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.

Dünya yordu bizi. Benim de söyleyemediklerim

var. Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.

Uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu,

geldikçe anlıyorum ki, biz,

bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.”

Gündelik hayatın daha çok sohbet, hikâye, fıkra üzerine kurulu olduğu dönemlerde daha az içimiz sıkılıyordu sanırım. Bugünse sözün kalbimizi ve zihnimizi serinleten nefesi uzağımıza düştü ve uzağımıza düşmeye devam ediyor.

Sözlere inanarak büyüdüm ben. İçimi sözlerle serinlettim, sözlerle, sözcüklerle âşık olmayı öğrendim. Dünyayı sözcüklerle kucaklamayı öğrendim, zihnim genişledikçe nefesim açıldı. Varlığımı dibe batırmaya kararlı pek çok duygudan, düşünceden sözcükler sayesinde kurtuldum. Sözcüklere hayatımı borçluyum, şimdiki ben’i yaratan onlardır. İnsan kendi nefesinden bir dünya yaratır, yeryüzünün bitmez tükenmez güzelliklerinden biridir bu. Sözden daha mucizevi ne olabilir şu hayatta, bir düşünsenize! İster söylendiği âna eşlik ettiğimiz, daha nefesin sıcaklığıyla bizi sımsıkı kavrayan sözcükler, ister kâğıdın sayfalarına işlenmiş ve bir bakışımızla canlanıveren sözcükler… Bir kâğıdın sayfalarındaki o güzelim sembollere bakıp dünyanın öbür ucundaki insanın yüreğinin vuruşunu, aklının sesini duyuyoruz. Yüzyıllar öncesindeki insanın yolculuğuna eşlik ediyoruz. Sözcükler, insana sınırsız bir kavrayış armağan eder, onların kurduğu dünyada aklımızın icat ettiği hiçbir sınır yoktur.

Başa dönecek olursak sözcükler insanı, sonlu ya da sonsuz olma düşüncesinin hummalı nöbetlerinden çekip kurtarır, sakinleştirir! Onlar sayesinde başkalarını duyarız yanımızda. En büyük derdimiz yalnızlık değil mi? Yalnız başına bu evrenin sırlarını çözemediğimizi, herkesin, her zaman bu muammayla boğuştuğunu onlar sayesinde anlar, nefesin gücüyle, hikâyelerin sağaltıcı etkisiyle sakinleşiriz.

Hoş sohbet insanlar vardır, bilirsiniz. İşte o hoş sohbet, hikâye anlatmasını bilen insanlarla konuştuğumuzda, onların yanı başına oturup sözcüklerine kulak verdiğimizde içimize bir ferahlık yayıldığını hissederiz. Sanki bu dünyanın gizemini çözmüşçesine bir bilgelikle konuşurlar, hiçbir soruya cevap vermeseler de hiç öyle doğrudan felsefi bir meseleye dalmasalar da insan pek çok şeyin cevabını almış gibi garip bir rahatlamayla kalkar onların yanından. Walter Benjamin’in aura dediği şeyden bahsediyorum aslında. Yani sözün hemen söylendiği anda, nefesle doluyken bizde yarattığı etkiden. Benjamin, sanatın yeniden üretimi sırasında bu etkinin de değişime uğradığını söyler. Aynı şey yazı için de kısmen geçerli sanırım ama yine de sözcükler, öylesine güçlüler ki bizi başkalarıyla buluşturmaya, zihnimizde kıvranıp duran düğümleri işaret fişekleriyle açmaya devam ediyorlar.

Sıkışma duygusunun nefesle dolu sözcüklerle seyrelebileceğini düşünüyorum. Bunu kaybetmek ve görsel bir dünyayla kuşatılmak, düşüncelerin de duyguların da başıboş dolanıp durmasına; insanın ne yaparsa yapsın, nereye giderse gitsin bir türlü sakinleşememesine neden oluyor. Bugünün insanının duyguları da düşünceleri de yatay seyirde. Halbuki derinliğe ihtiyacımız var, derine daha derine gitme cesaretine! Yoksa özümüze nasıl ulaşabiliriz?

MY: Yokluğa doğru gittikçe, gerçek manada var olduğumuzu düşünüyor musunuz?

MAE: Her şeyin başlangıcında eylem var, her şey hareket hâlinde. Devinimin sona ermesi diye bir şey yok bence. Ölüm bile geçici bir durağanlık, sanki hayat nefesini tutuyor bir anlığına ve sonra ciğerlerine doldurduğu havayı bırakıyor, her şey yeniden başlıyor. Eylemin olmadığı her alanda çürüme kaçınılmaz. Tertemiz su bile bir kapta üç beş gün durduğunda yosun tutuyor. İnsan için de aynı şey geçerli, hareket halinde olduğumuz zaman varlıktayız, durağanlığa düştüğümüzde yoklukta. Var olan devinime eklenmeyi başarmak için onunla senkronize bir eylem de üretmemiz gerek.

Yaratıcılığını harekete geçiren insanların bu devinime ulaştıklarını, kendi potansiyellerini ortaya çıkararak evrendeki üretime katıldıklarını düşünüyorum. İnsan bir şey yaratmalı, bir şey üretmeli yoksa yosun tutuyor ve tekrarın yıldırıcı olmadığı tek alan belki de bu! Aksi durumda hepimiz gündelik rutinin tekrarından doğan bir pas biriktiriyoruz, o pası silmenin tek yolu yaratmak. Her insanda bir yaratma yeteneği var bence, bazıları bunu ortaya çıkarmayı başarıyor, bazıları başaramıyor yazık ki. İnsan bir maden gibi, kendi karanlığımızın üstüne yürümedikçe o ağırlaşıp bizi dibe çekiyor; onun üstüne yürüyüp derinlerinde ne olduğunu anlama çabasına girdiğimizde ise karanlığa gömülü hazinelerle karşılaşıyoruz.

Bazı insanlar, yeryüzündeki yolculuğumuzu onurlu bir yolculuğa dönüştürerek bir devinim oluşturuyor ki bana göre bu da bir yaratıcılıktır. Bizim payımıza düşeni paylaşmak için yeni yollar bulmak da bir devinim imkânı sunuyor. İyilik de devinim halinde, o devinime katkıda bulunduğunuzda kötülüğe karşı bir dalgakıran icat etmiş oluyoruz.

Çok sevdiğim bir gümüş ustası var, Nurhan Hoca. Dükkanında oturup konuştuğumuz bir gün, epey zaman önce yanında çırak olarak çalışan, sonra da kendi atölyesini açan bir ahbabı geldi. O da sohbete katıldı ve bana iyiliğin ne kadar güçlü, bulaşıcı olduğunu yeniden hatırlatan bir anı anlattı: “Nurhan hocanın yanında yeni çalışmaya başlamıştım, akşam dükkânı kilitleyip çıktık, ikimiz de Kadıköy’e gidiyorduk. Vapura binerken iki simit aldı, biri kendisine diğeri bana. Ben epey acıkmıştım, hemen simidi ısırdım. Usulca elini elime koydu, öyle olmaz evlat, yarısı onların hakkı, diyerek martıları gösterdi. Simitlerimizi böldük ve yarısını martılara attık. O günden sonra ben simidi hiç bütün yemedim.” Bu anı, benim gözlerimi yaşartmıştı ilk dinlediğimde, hâlâ da aynı etkiyi yaratır: İnsan bazen ne kadar büyük, ne kadar yüce değil mi?

MY: Bir pınarın birçok kolundan faydalanıyorsunuz. Bu edebi-sanatsal çeşitliliğinizden söz açarsak, öykü anlayışınız üzerine neler söylersiniz?

MAE: Ben oldum olası öyküyü çok severim. Dar bir aralıktan derine bakmak gibi gelir bana öykü okumak ve yazmak. Yazarın o biricik dünya kavrayışını, en yalın haliyle yansıtabilen tür şiir ve öykü galiba. Bununla ne demek istediğimi biraz daha açacağım. Arkadaşlarınızla çok canlı bir sohbet sırasında hem masada dönen hikâyelerin içindesinizdir hem kendi zihniniz hatırlamayı, sessizce konuşmayı, sustuklarınızı tekrarlamayı sürdürür. Öte taraftan bir de şunu yaparsınız: Masadakilerin zihnini de düşünür, oradaki hareketi ve akışı da yakalamaya çalışırsınız. Bunu herkes, zaman zaman da olsa, yapar sanırım. Bir yazarı o masadakilerden ayıran şey, bunları düşünmekle kalmamasıdır. Bu görüntüler, insanlar, jestler ve mimikler, sesler ve elbette hikâyeler yazarın zihnindeki balçıkta birikir. Zaman, o balçığı yazarın öz suyuyla mayalar ve sonra dil denen mucize o mayalanan bileşime şekil vermeye başlar. İşte o muhteşem ân gelmiştir! Yaratmak, her şeyden önce yazarın kendisini hayrette bırakan bir eylemdir. Neyin, hangi biçimde nasıl bir kolaja dönüşeceğini yazarın kendisi de bilmez. Dediğim gibi bir kolajdır öykü özünde; zamanın, mekânın, insanların, rüyaların, hayallerin kolajıdır. Bir öykü yazmaya başladığımda tıpkı rüyalarımı yazarken yaptığım gibi acele ederim, alt bilincin hızına yetişmeye çalışırım. O hızı yakalayamazsam ya da kayığımı sarsan dip dalgayı görmezden gelip ertelersem çatlaktan sızan magmayı kaçırırım, bir daha asla aynı çatlak açılmaz, o tuhaf bileşim zihnin balçığında yeryüzüne çıkamadan kaybolur gider.

Bir yazar kendisini besleyen kaynakların ne olduğunu kestirebilir mi? Belki… kısmen. Bu şunun gibi bir şeydir, mesela bütün yönleriyle çok sıra dışı bir insan tanımışsınızdır, tam da öykü karakteri olabilecek bir kişidir ama onu yazamazsınız; çünkü sizi sandığınız kadar etkilememiştir. Bunun aksine bazen hiç ummadığınız birinin ana karakteriniz olduğunu görüp şaşırırsınız. Bazen de yazmayı çok istediğiniz metni dilini bulamadığınız için yazamazsınız. Masa başına geçip kupkuru metinleri yazıp silersiniz, kolajın parçalarını yapıştıracak biricik özsuyu yani dildir eksik olan. Yazar da diğer insanlar gibi pek çok kişiyle tanışır, olağan ya da olağanüstü olaylar yaşar, pek çok kitap okur, merak ettiği şeylerle ilgilenir. Ama bunların zihninde, benliğinde nasıl izler bıraktığını hiçbir zaman kestiremez. İşte beni çeken şey de budur, bu bilinmezlik, yukarıda da anlatmaya çalıştığım bu alt bilinç eylemi. Şunu kesin olarak söyleyebilirim ama, benim alt bilincimi harekete geçiren, mayalanma sürecini tetikleyen şey sağlam metinlerdir. Güçlü bir öykü, roman, şiir, deneme okuduğumda içimdeki seslerin, görüntülerin harekete geçtiğini hissederim, doğuma hazırlanan bir toprak hareketi gibidir bu; ama bugüne kadar bir filmin bende bu etkiyi yarattığına tanık olmadım. Sinemayı çok severim ama film, görüntünün dili, beni bir şey yazmaya itmedi hiç. Öykü, bir alt bilinç eylemi olarak bu nerede, ne zaman, hangi çatlaktan fışkırıvereceği belli olmayan yanıyla beni heyecanlandıran bir tür.

MY: Son olarak hafızanızın o geniş bahçesinde neler var? Okuma listenizdeki kitaplar, yazmak istediğiniz konular, teknikler vs.?

MAE: Üç yıldır içeriğine dair notlar aldığım ama dilini bir türlü bulamadığım bir roman üzerinde çalışıyordum, sonunda geçen yılın başlarında aradığım dili buldum ve gece gündüz coşkuyla, yorulmak nedir bilmeden yazmaya başladım. Bir iki ay önce de son okumasını yaparak bitirdim. Bir yandan öykü yazmayı da sürdürüyorum. Masamda önümüzdeki günlerde okumak istediğim üç kitap var: Antoni Casas Ros'un Almadovar Teoremi, Rachel Seiffert'dan Günün Sonu Yok, son olarak da Olga Tokarczuk'tan Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde. 

YORUMLAR

Gönül Malat

bu ufuk açıcı söyleşi için yazar Eivazi ve söyleşiyi gerçekleştiren Yıldırım'a teşekkür ederim. Gönül Malat

3 Haziran 2021

Öne Çıkanlar

12 Eylül’ün Eşiğinde Sosyalist İktidar..K. S. Selçuk
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

T. Í. B. A. C. S. C. E. P. B. Alcaine

4 Nisan 2026

İspanya’nın Sosyal Medya Yasağı

Son araştırmalara göre ekran kullanımını tamamen kaldırmak yerine sorumlu ve dengeli bir kullanım daha olumlu sonuç veriyor. 16 yaşından küçük çocukların sosyal medya kullanımını kısıtlamayı öngören yasaklar gündeme geldiği ilk günden beri tartışma konusu ve şu an bu m..

Devamı..

Yabancı Hisse Senedi Alımı İçin En İyi..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024