Nida Nevra Savcılıoğlu: Müthiş bir mesleğiniz olduğunu düşünüyorum ve özendirici şeyler anlatacağınızı biliyorum. Sondan, işinizin zor taraflarından bahsederek başlarsak... Mehmet Yaşin: Aslında “keyif aldım” diyorum ama zaman zaman da bu gezilerden bıktığım oluyor. Çünkü iş gezisine dönüşüyor neticede... “İş gezisi” adı altında gezmeye gittiğiniz zaman, bu turistik bir gezi olamıyor, başıboş gezemiyorsunuz. Yani bulutları seyredemiyor, ıslık çalamıyor, hiçbir şey düşünmeden keşfe çıkamıyorsunuz. Gördüğünüz her şeyin hikâyesini öğrenmeye çalışıyorsunuz. Benim gibi kendi fotoğrafınızı kendiniz çekiyorsanız, bir yandan iyi fotoğrafların peşinde koşuyorsunuz. Sabahtan akşama kadar ayaklarınıza kara sular iniyor, “bu sokağı da göreyim, bu tepeye de tırmanayım” derken yapmak istediklerinizi yapamadan zaman geçiyor. Gezilerimde en çok sevdiğim an güneşin batmaya başladığı andır; çünkü ışık çekilmeye başlar ve gezimi noktalarım. Bazen tüm bunları yapmadan gezmek istiyorum. Elimde fotoğraf makinesini bile taşımak istemiyorum. Hatıra fotoğrafı için bile... Yazmayı bu kadar sevdiğim halde not almak istemiyorum. Ama bu şikâyetlerimin gelip geçici olduğunu biliyorum. Bir hafta yahut on gün sokaklardan, gezmelerden uzak kaldığım zaman yine o zorlukları özlüyorum. İstanbul’a döndüğüm zaman bu anlattıklarımı hemen unutuyorum. Bu bir ikilem, biliyorum. Hem zor, hem keyifli, hem bıktırıcı, hem istediğiniz zaman her şeyden kaçma olanağı veren bir işim var. Kendinizden dahi kaçma olanağı veren güzel bir şey gezmek, ama benim gibi yirmi-yirmi beş yıldan beri devamlı gezdiğiniz zaman bir parça kanıksıyorsunuz. Çantayı sürekli düzenlemek de bıkkınlık getiriyor tabii. Dilini bilmediğiniz bir ülkeyi geziyorsanız, yol, adres sormakta, insanlarla iletişim kurmakta zorluk çekiyorsunuz. Vietnam gibi, dil bilinmeyen ülkelerde aç kalma tehlikesiyle bile karşılaşabiliyorsunuz. Yanlış bir şeyler ısmarlayacağım korkusuyla denemeye cesaret de edemiyorsunuz. Böyle ülkelerde yemek ısmarlarken önce lokantaya girer, masaları gezer, insanlar ne yiyor bakarım; garson geldiği zaman elinden tutup masaların üstündekileri göstererek sipariş veririm. Resim çizme yeteneğim olmamasına rağmen, özellikle barlarda ve kahvelerde sohbet ederken çöpten adamlar çizerek insanlarla anlaşmaya alışıyorsunuz. Bazen çok şaşırdığım oluyor, ben Türkçe konuşuyorum karşımdaki Portekizce konuşuyor, ikimiz de birbirimizi anlamıyoruz ama nasıl oluyorsa uzun uzun sohbet ediyoruz ve anlaşıyoruz. NNS: Otostop çekerek yaptığınız Uludağ seyahatinin başlangıç noktanız olduğunu öğrendim, fakat sonrasına ulaşamadım. İkinci, üçüncü gezilerde neler oluyor? MY: Gezginliğe ortaokul yıllarında başladım. “Gezme dürtüleri o zamanlarda hissettiğim bir şeydi” diyelim. Ortaokul çağlarında, Ortaköy’de oturuyordum ve gezilerim Beşiktaş ve Arnavutköy’le, yani yan kasabalarla sınırlıydı. Liseye gelince bu mesafe biraz daha uzadı, ilkin Bursa’ya kadar... Üniversiteyle beraber çalışmaya başlamamla daha uzak Anadolu kentlerine ve yabancı ülkelere doğru yavaş yavaş açıldım. Yurtdışında ilk gittiğim kent Amsterdam’dı. İlk aşklar unutulmazmış derler, ben de Amsterdam’ı, o ilk göz ağrısını unutamadım. Amsterdam’la ilgili çok güzel anılarım vardır. Vondelpark’ta müthiş konserler izledim. Bir keresinde burada, bir ağacın altında oturuyorum, üstümde blue jean takım, elimde şarap var. Sakalım daha da uzun ve Türke hiç benzemiyorum... Uzaktan bizim memleketli olduğunu tahmin ettiğim bir karıkoca, ellerindeki sepetle o kadar kalabalığın içinde döndüler dolaştılar beni buldular ve sepetin içinden bir çift çorap çıkardılar, şu bizim örme çoraplardan. Öğrendikleri birkaç Hollandaca kelimeyle çorabı bana satmaya çalıştılar. Ben de onlara dönüp, “Sivaslı mısınız?” dedim. Bayılacaklardı. Gerçekten de Sivas’ta dayımın yanında çalışmışlar. Nereden nereye... Evlerine gittik, yedik, sohbet ettik. İkinci gezimi Berlin’e yaptım, duvarın hâlâ yerli yerinde durduğu zamanlar... Berlin’i de çok severim. İşte böyle, denize atılan taşın oluşturduğu daireler gibi yayıldı yayıldı, bugün dünyada görmediğim çok az kent, çok az ülke kaldı. Anadolu’da artık görmediğim köy kalmadı neredeyse. Hemen hemen bütün kasabaları ve kentleri bu kadar süre içinde gördüm. Dediğim gibi, her geziden sonra bir süre gezmemeyi düşünüyorum ama İstanbul’da kısa bir süre oturduktan sonra yerimde duramıyorum. NNS: Taşı denize Amsterdam’da atmış olmanızın özel bir anlamı olmalı. Özgürlüklere fazla alışmamış bir Türk olarak kanınıza girmiştir herhalde. MY: Evet, özgürlüklere fazla alışmamış bir Türk olarak dünyada ilk gördüğünüz kent, dünyanın en özgür kenti olunca çok şaşırıyorsunuz. Bakıyorsunuz sokakta insanlar esrar satıyor, esrarın serbest olduğunu öğreniyorsunuz. Burada, üzerinizde bir gram bulunsa yıllarca sürünürsünüz. Ayrıca orada kadın erkek ilişkilerinin en kadar özgür olduğunu görüyorsunuz. Türkiye’de kadınlara yan gözle dahi bakamıyorsunuz o zamanlarda... Müzeleri, sokakları, huzurlu insanları görüyor, etkileniyorsunuz. İnsanların ne kadar medeni olduklarını, ulaşım araçlarının güzelliğini görüp de gıpta etmemek elde değil. Bir sürü şey kıskandırıyor ve şok ediyor. Özgürlük meğerse ne kadar güzelmiş, diyorsunuz ve beyninizin kıvrımlarına nakşoluyor bu, unutmuyorsunuz. NNS: Görmediğiniz çok az yer kaldığını söylediniz. İlk fırsatta gideceğinizden emin olduğumuz bu yerler neresi? MY: Bering Boğazı’nın oralara, Yakutistan’a gitmek istiyorum. Uç noktaları seviyorum. En kuzeylere gitmek istiyorum. Kutup dairesini geçtim ama daha da kuzeye gitmek istiyorum ve tabii en güneye gitmek de var aklımda... Patagonya’nın güneylerine kadar gittim ama kıtaların en uç noktalarını hâlâ görmedim. Afrika’nın doğu kısmına çok gidemedim, cesaret edebilirsem oralara gitmek istiyorum. Bir de Moğolistan’ın ıssız, uçsuz bucaksız yaylalarını görmek istiyorum. Emeklilik demeyelim, ama son on yılın finalini on geziyle tamamlamak istiyorum. Bu on gezi standart gezilerin dışında olsun istiyorum. Tüm dünyada ilginç on yer seçtikten sonra bu yerlerde dört beş, hatta altı ay yaşamak istiyorum. Bu altı aylık süre sonunda televizyona birkaç bölümlük bir program, gazeteye bir tefrika, belki de bir küçük kitaptan oluşan bir paket yapmak niyetindeyim. NNS: Gazetecilik, yayınevi yöneticiliği ve dergiciliğin ardından son derece özel bir alan yarattınız kendinize ve uzmanlaştınız. Vardığınız bu son noktayı öngörmüş müydünüz? MY: Şu anda medyada, medyanın bütün gelişimini görmüş müzelik kişilerden biriyim. Hiçbir zaman gazeteci olmayı hayal etmedim. Benim bütün hayalim mimar olmaktı. Ne yazık ki Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi bu yeteneğimi anlayamadığı için beni kabul etmedi. Okul yıllarımda çalışmak zorunda kaldım. 68-69 yıllarında Dünya gazetesinde düzeltmen olarak işe başladım, başlayış o başlayış. Çünkü o kokuyu aldığınız zaman medyadan kolay kolay kurtulamıyorsunuz. Sonra Günaydın gazetesi ve Hürriyet gazetesinde gece muhabirliği... Günaydın’dayken televizyon yok, diziler yok, fotoroman var. Fotoroman senaristliği yaptım mesela. Sonraları üne kavuşan pek çok artistin keşfedildiği fotoromanların senaryolarını yazdım. Kurşundan ofsete, ofsetten bilgisayara, bilgisayardan bugünkü teknolojiye kadar bütün aşamaları görme fırsatım oldu medyada. Gece muhabirliğinden sayfa sekreterliğine, sayfa sekreterliğinden savaş muhabirliğine, oradan yazı işleri müdürlüğüne, yayın yönetmenliğine kadar basının bütün kademelerinde, mutfaklarında bulundum. Sonra basından biraz sıkıldığımda televizyonu öğrenmek için kendimi Amerika’ya attım, maalesef orada maceralı bir üç yıl sonunda bu isteğimi gerçekleştiremeden geri döndüm, döndükten sonra tekrar basında çalışmayı sürdürdüm. Sonra dergiciliğe adım attım. NNS: Atlas dergisi sizin için çok önemli olmalı. MY: Benim bir kızım var, Atlas da ikinci kızım yahut oğlumdur. Her zaman gururla söylerim: Her şeyiyle tamamen bana ait olan bir dergidir. On altı yıl önce ne kadar satacağını bilmeden, başarısının sürekliliğinden emin olmadan yaptım bu dergiyi. Hâlâ Türkiye’nin bence en iyi ve en çok satan dergisidir. Beraber yola çıktığımız arkadaşlara devrettim dergiyi, hâlâ devam ediyorlar. Yani kadro hiç değişmedi. Onlar gencecik çocuklardı, koca koca yönetmenler oldular. Türkiye’nin en yetenekli, akıllı yayıncılarıdırlar. NNS: Dergi grubunun başına geçmenizle neler oldu? MY: Dergi grubunun başına geçtiğimde otuz dergi, iki yüz elli kişi, yabancı ortaklarla hareket etmek durumunda kaldım. Aslına bakarsanız ben öyle rakamların insanı değilim. Şirketi belki editoryal olarak yönetebilirim ama parasal durumlar benim çok dışımda kalıyor. Bu dört-beş yıllık çalışmadan sonra affımı istedim ve eskiden Milliyet Yayınları olan yayınevinin başına geçip yeni bir organizasyon planı yaptım. İsmini değiştirdim, logosunu bile yaptım ve bugün Doğan Kitap denen, Türkiye’nin yine en saygın, en ciddi yayınevlerinden birini hayata geçirdim. Daha sonra, “artık kenara çekilmenin zamanı geldi” diye düşündüm. Çünkü ne kadar keyifli olsa da yayıncılıkta da rakamlar, iadeler, telifler, zararlar, kârlar var. Otuz iki yıl sonra ipi göğüslemenin zamanı geldiğini düşünerek bu odaya çekildim. NNS: “Yola birlikte çıktığım genç arkadaşlar” dediniz. Fakat yolun en başında sanıyorum yalnızdınız ve yaptığınız, yapmak istediğiniz işler anlaşılmıyordu. Gezi kültürü dediğimiz şeyin henüz oluşmadığı zamanlardan söz ediyoruz. Birilerini ikna etmek zorunda kaldınız mı, iletişim sorunu yaşadınız mı? MY: Samimiyetle itiraf etmeliyim ki bu projeyi hayata geçirirken bu kadar başarılı olacağını tahmin dahi edemiyordum, çünkü Türkiye’de yapılmamış bir örnekti. Dünyada örnekleri vardı elbette. National Geographic, Geo vardı... Ama ben bir parça da beynimin gizli bir köşesinde kendimi gezdirecek bir mecra yaratmak istiyordum. Zorlanmadım diyemem. NNS: Bu durum sizin trendleri takip etme becerinizle ne kadar ilişkili? MY: Belki de bunun sandığımdan fazla etkisi var. Bir de Türkiye’deki genç neslin değişik gezmelere ihtiyacı olduğundan yola çıktım. Atlas hiçbir zaman turistik bir dergi olmadı, bir keşif dergisi oldu. O günkü yöneticileri bir şekilde ikna ettim. Ama bunun ne kadar satacağını hiç bilmiyordum ve çekiniyordum. “On beş bin basalım, on bin satarsa devam edelim,” dedim. Dergi piyasaya çıktığı gün bitti ve birinci sayıyı altı defa bastık. Bu seksen bin adet dergi demek. NNS: Ekip oluşturmakta sıkıntı çektiniz mi? O dönemde Türkiye’de bu kadar gezen insan var mıydı? MY: Zaten otuz iki yılımın neredeyse yirmi yılını yönetici olarak geçirdim. Ben çok şeyi çok bildiğim için başarılı olmadım. Her seferinde çok iyi arkadaşlarla çalışma şansına sahiptim, sadece. Atlas’ın başındaki Özcan’ın bilgi birikimini, Kemal Tayfur’un titizliğini, Hüseyin’in donanımını biliyordum. Nasıl Gençlerbirliği’nin başkanı Cavcav gidip en kuytu köşede bulunan bir futbolcuyu ucuza alıyor, sonra milyarlarca liraya satıyorsa ben de onları tanıyordum. Yanıma geldiklerinde çok genç oldukları için yeteneklerini biliyordum. Bir yöneticiyi başarılı kılan yanında çalıştırdığı arkadaşlardır. Gerek fotoğrafçılar, gerek mutfağında yemeği pişirenler hepsi hâlâ aynı kişiler olduğuna ve ayrılanlar da rakibimiz olan yayınların başına geçtiklerine göre demek ki doğru bir kadro kurmuşum. Biz iki şeyi yaptık, birincisi bu işte uzmanlık alanı yarattık. Hakan Öge’ye İtalya’dan ilk pervaneyi getirdim, bütün Türkiye’ye uçtu. Onu getirtebilmek için bunu yönetime anlatmanız gerekir. Çünkü ne geleceğini ve bu gelecek olan şeyin neye yarayacağını henüz bilmiyorlardı. Hiçbir zaman kaliteden taviz vermedim. Kâğıt konusunda büyük kavgalar verdim mesela... Baskı ve renk ayrımı konusunda hakeza... Bu sayede bu gazetenin matbaası kaliteli dergi basmayı, renk ayrımcıları kaliteli renk ayırmayı öğrendi ve ustalaştılar. Atlas sayesinde Türkiye’deki gezme ve tatil kültürü değişti. İnsanlar dağa çıkmaya, bisiklete binmeye, yürümeye, kanyon geçmeye, kırlarda bayırlarda kamp kurmaya başladı, bunlar spor malzemeleri üretimini ve satışını doğurdu. Bu gelişmeleri kurcalarsanız Atlas’ın tüm bu süreci tetiklediğini görürsünüz. Bir sürü genç Atlas’ta yazı yazmak için gezi yazarı olmaya niyetlendi. Hâlâ yazılarını bana gönderiyorlar. Onun için sanırım Atlas’la ölünceye kadar gurur duyacağım. İlk başlarda faşizan bir tavırla dergide Türk olmayan yazar ve fotoğrafçıların yer almasını kesinlikle istemedim, buradaki her şeyi Türklerin yapması gerektiğine inandım. Kuzey Kutbu’na Cemal’in, Özcan’ın gitmesi gerekiyordu. Çünkü Türkler o zaman kendilerinin de oralara gidebileceğini, o fotoğrafları kendilerinin de çekebileceğine inanacaklardı. Yabancılar zaten gidiyordu. Türk dergiciliğinde hâlâ bir metni tercüme edip, kesip yeniden basma kültürü vardır. Atlas dergisinde bugüne kadar herhangi bir yerden tek satır dahi alıntı yapılmamıştır. NNS: Lezzet Durakları da yarattığınız bir başka özel alan... MY: Şu anda onu da iftiharla söyleyebilirim ki, Lezzet Durakları programı CNN Türk’ün en çok izlenen programı. Anadolu’da özellikle çok şaşırtıcı izleyici profilleri ile karşılaşıyorum. Taksi şoförü, ev hanımı, manav... CNN Türk’ün izleyici profilini yansıtmayan bir grup insan... Bugün bir taksi şoförü bana, “Köfteci abi!” diye el sallıyor mesela... Lezzet Durakları, çeşitli dergilere ve Hürriyet’e yazdığım dizi yazılarıyla mesleki bir sona doğru gidiyorum, inşallah bozulmaz bu keyfim. NNS: Farklı ilgi ve merakların üzerine gitme, tatilleri kişiselleştirme, hatta bu konularda uzmanlaşma durumunu dünyayla eşzamanlı olarak mı yakaladık? MY: Dünya bizden biraz daha önce harekete geçti. Benim gençliğimde hippilerle birlikte onlar tatillerini kişiselleştirmişlerdi. Bize bu dalgalar hatta biraz geç geldi. Rahmetli Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok nasıl tam zamanında çıkmış bir kitapsa, Atlas da tam zamanında çıkmış bir dergiydi. NNS: Anlatmak için gezmeye başladı insanlar. İnteraktif gezi rehberleri, bloglar da bunu gösteriyor. Sizce de nitelikli gezi yazarlarının sayısında bir artış var mı? MY: Var tabii. Zaten gezmek, görmek bir anlamda paylaşmak demek. Kendinize saklayarak olmuyor, o heyecanı seslendirdiğiniz ya da yazdığınız zaman, onu birileriyle paylaştığınız zaman anlamlı oluyor. Bir gezi edebiyatı türü tabii ki vardı, bizimle başlamadı ama bizimle birlikte daha da su yüzüne çıktı, alıcısı çoğaldı. Yazılarımın hiçbirini kuru coğrafya diliyle yazmam, okuyucuyu bilgiye boğmam, çünkü istediğiniz bütün bilgiye artık bir düğmeye bastığınız zaman ulaşabiliyorsunuz. Duyduklarımı, gördüklerimi, kokladıklarımı, tattıklarımı ve bende bıraktıkları duyguları güzel bir edebi metin telaşıyla yazarım. İnsanlar hem okurken gezsin, hem de edebi bir tat alsın isterim. Bu telaş, yazı işini tahmin edebileceğiniz gibi zorlaştırıyor. Çünkü yazı yazmak dünyanın en zor işlerinden biri... Bana soru soran bütün genç arkadaşlara yola çıkmadan önce bir gezi kütüphanesi oluşturmalarını öneriyorum. Çünkü gideceğiniz yerle ilgili ön çalışma yapmak çok önemli. “Zamanınız kısıtlı, bu yüzden baktığınız şeyleri anlayın, bilinçli bakın,” diyorum. Anadolu’nun her tarafından hem yemek kitabı, hem oraların tarihini coğrafyasını anlatan kitapları toplayıp getiriyorum. Gideceğiniz yerlerle ilgili romanlara dahi bakmak önemli. Pek çok kişi bunlara bakmaya ve iyi yazılar yazmaya başladı. NNS: Gezi edebiyatı denince aklınıza hangi isimler geliyor? MY: Ahmet İhsan, Ahmet Mithat, tabii ki Falih Rıfkı Atay... En beğendiğim, en severek okuduğum Falih Rıfkı’dır mesela. Nedim Gürsel gezilerini edebi bir lezzette yazar. Enis Batur’un gezi kitapları değerli metinlerden oluşur. Murat Belge’nin gezi notları da öyle. Bu çalışmaların sayısı arttıkça, bunları izleyen, okuyan gençlerin sayısı da artıyor. Oldukça geniş bir okuyucu kitlesi oluştu, yayınevleri de bu tür çalışmalara sıcak bakmaya başladılar. NNS: Kültür gezileri de artık tek bir kesime hitap etmiyor, pek çok kişi kültür gezileri ve hobileriyle ilgili özel seyahat planları yapıyor. Bu konuda her gelişme, değişim bir diğerini etkiliyor. MY: Mesela son dönemlerde Lezzet Durakları programımdan sonra yemeğin, tadın peşinde gitmek isteyen insanların sayısı giderek artmaya başladı. İnsanlar “rotalar çiz” diyor bana. “Lezzetli rotalar çiz ki, biz hem o rotadaki ören yerlerini gezelim, yorulduğumuz zaman da oturup çok lezzetli yemekler yiyelim,” diyen bir lezzet müşterisi çıktı. Bu müşteri zaten Batı’da hep vardı. NNS: Şarap Dostları Derneği ve Mutfak Dostları Derneği bu taleplerde ne kadar etkili oldu sizce? Derneklerin öyküsünden de kısaca söz eder misiniz? MY: Şarap Dostları Derneği’ni rahmetli Turgut Şavkay başkanlığında on bir arkadaş kurduk. Amacımız şarabı öğrenmek, birlikte içmek ve eğlenmekti. Böyle yola çıktık ve bugün 350 kişiyle yürüyoruz. Bunun yansımaları oldu, şarap kulüpleri kuruldu, bunları da bizden ayrılan arkadaşlarımız yaptı. Mutfak Dostları Derneği de böyle, hatta o dernek daha da genişledi. Bu derneklerin çok faydası oluyor ama ben üzülerek izliyorum ki Anadolu’da keyifli yeme içme mekânları giderek kapanıyor. İçkisiz bir Türkiye’ye doğru koşar adımlarla gidiyoruz. Sigarasızlığı tamam ama içkisizliği fazla destekleyemiyorum. Bir de bizim yerel yemekleri bulmak çok zor Anadolu’da. İstanbul’da daha kolay ulaşıyorsunuz bu yemeklere. Anadolu’daki lokantalar haklı olarak yerel yemekleri yapmıyor, kimse talep etmiyor çünkü. Yerel yemekleri insanlar kendi evlerinde yapıyor zaten, insanlar orada kentli yemekler yemek istiyor. NNS: Sizin bu yemekleri özel olarak yaptırdığınızı duydum, doğru mu? MY: Evet ama, “Bundan sonra mönünüzde bu yemek olacak,” diye şart koşuyorum. Mönünüzde olmazsa bir daha sizinle irtibata geçmem, kitabımda size yer vermem diyorum. Tabii ki bu arkadaşları çok zorlamamak lazım, onlar da ticaret yapıyor. Çabuk tüketilen, çabuk paraya dönüştürülen yemekleri satmak istiyorlar haklı olarak. Bu aslında kentin yöneticilerinin çözüm bulmasını gerektiren bir durum. Fakat bakıyorum Anadolu’daki lokantalar birer ikişer pişirilmesi, tüketilmesi kolay yöre yemeğini listelerine koymaya başladılar. Lezzet turizmi biraz gelişirse yemekleri yapanların sayısı artacak. NNS: Bugün dünyada henüz etkisini hissetmediğimiz rüzgârlar esiyor mu? Hobiler ve seyahat türleri konusunda sırada ne var sizce? MY: Şu anda bize rüzgârın küçük esintileri geliyor. Şarap bizde olmadı, olmaz da... Anadolu’daki birçok üzüm üreticisi şarap yapılacak diye üzümünü üreticiye vermiyor. Üçte bir ucuzuna başka bir üreticiye veriyor. Bu ülkenin topraklarından çıkan şarap ne yazık ki burada üretilemiyor. Biraz evvel bir Hitit kitabı okuyordum, Hititliler bile yemeklerini kırmızı şarap eşliğinde tüketiyorlarmış. Ama yemek turizmi Türkiye’ye hızla geliyor. Bir de benim teşvik etmek istediğim bir turizm kolu var. Bir kere yazdım, çok da tepki almadım. Karavan turizmi... Avrupa’da müthiş bir karavan turizmi var. Yaşlı kesim genellikle karavanla gezmeyi çok seviyor ve milyonlarla ifade ediliyor rakamlar... Karavancı para harcayan insandır. Benzin alacak, durduğu yerde yemek alacak, ekmek alacak, kampa su elektrik parası verecek, yani bedavacı turist gibi değil bunlar. Bu gezginleri çekmek için karavan kamplarının yapılması gerekiyor. Çok atla deve değil, geniş bir parkı, ağaçlıklı bir noktayı düzelteceksiniz, elektrik ve duş işlerini halledeceksiniz, bu kadar! Her belediye böyle bir kampı yapabilir, özel sektör de bu işe girebilir. Bütün Alaska’yı yirmi gün boyunca karavanla gezdim. Hayatım boyunca yaptığım en iyi gezi olduğunu söylemeliyim. Böyle bir turu Türkiye’de yapayım dedim, kiralanacak karavan bulamadım. Karavanlara lüks yat muamelesi yapılıyor, bir servet değerindeler, hal böyle olunca kimse karavan almıyor. NNS: Hayalinizde beş altı masalık bir yer açmak varmış ve sizi korkutan tek şey de insanların memnun ayrılmama ihtimaliymiş. Hâlâ böyle bir yer istiyor musunuz? Nerede açmayı düşünüyordunuz? MY: Benim yaşıma gelen, yeme içme işiyle ilgilenen, damağına düşkün olan herkesin hayalinde bir küçük lokanta açma hayali vardır. Kırsal bir lokanta düşünüyorum. Dağların bayırların arasında bir çiftlik evi... Bunun modelini Fransa’da gördüm. Bir Fransız aşçı orada müthiş yemekler yapıyordu. Böyle küçük bir çiftlikte hem kendimi oyalamak hem de dostlarımı ağırlamak çok hoş olur diye düşünüyorum. Bu isteğim hiçbir zaman bitmiyor ama hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğimi de biliyorum. Çünkü hizmet sektörü, özellikle lokantacılık dünyanın en zor işi. İçine girdikçe görüyorum, yapılabilecek bir iş değil. NNS: Hititlerle ilgili bir kitap okuduğunuzu söylediniz. Başka neler var masanızda? MY: Japon yazar Ryu Murakami’nin Emanet Dolabı Bebekleri’ni okuyorum, müthiş bir kitap. Borges’in hikâyelerini ve yine Borges’in önsözünü yazdığı Binbir Gece Masalları, bir de Salman Rushdie’nin Öfke’si var masamda. Arada bir rahatlamak için Selim İleri’nin metinlerine göz atıyorum. Bol miktarda yemek kültürüyle ilgili kitaplar okuyorum. Kitap okumak boş zamanlarımı doldurmak için yaptığım bir hobi değil, mesleki bir çaba. Ben boş zamanlarda gökyüzüne bakmayı seviyorum.
Ağustos 2008


.jpg)



