Minibüs duraktan hareket etmeye başladığında, aldığım kararın ciddiyetini daha iyi fark ettim. Gönüllü olarak görev aldığım kültür merkezindeki arkadaş grubumuzdan, en kendine özgü kızdan hoşlanıyordum. Bugün de okulun tüm yorgunluğu ve kariyerimin belirsizliğiyle, sokağın başından eve doğru yürürken, onu aramaya karar verdim. Onunla önemli bir şey konuşacağımı, akşama buluşmak istediğimi söyledim. Beklemediğim bir şekilde olağan ve istekli gelmişti sesi; “İkimiz için de iyi olur,” diyerek kapattı. Bir anda alışık olmadığım bir şekilde, yaptığımın tüm sorumluluğuyla baş başa kalmıştım. Hemen eve girip, hazırlanmaya başladım.
Minibüsün mümkün olduğunca oyalanarak gitmesini istiyordum içimden. Benim için bu kadar önemli bir akşamda, insanların bu kadar kayıtsız, kartlarını basıp, boş gördükleri ilk yere yorgun bir şekilde oturmaları, fazlasıyla çelişkili ve sinir bozucu geliyordu. Halbuki hiç böyle girişimlerde bulanabilen bir kişi değilim. Bilemiyorum, belki de benle konuştuğu zamanlardaki doğallığı ve gözlerindeki samimiyet beni bu hamleye itmişti. Belki de en yakın arkadaşımın, geçen hafta ciddi bir hastalığa yakalandığını öğrenmem…
Oturmaya karar verdiğimiz mekâna doğru yürüyoruz. Üzerinde kahverengi ve güzel mi, yoksa o kullandığı için mi bana güzel geldiğini anlamadığım bir şal, gözlerinde de buluşmayı önemsediğini gösteren bir makyaj var. Arkadaşlarımızla karşılaşmaktan çekindiğim bir yerde bekliyordum. Genelde takıldığımız fast food dükkânlarına yakın, çarşının en kalabalık yerinde durma budalalığımla, küçük bir şehirde olmamıza söylenirken karşı kaldırımda gördüm onu. El kaldırarak yanıma çağırdım. O da beni çağırdı karşıya. İlk buluşmada hoşlandığım kızı el işaretiyle yanıma çağırmam, gece başlamadan kendi kaleme attığım bir gol olmuştu. “Nerede oturalım?” diye sordu. Bense bu sorunun geleceğini hiç beklemeyen bir zavallı olarak afalladım. Fakat bunu belli etmemeye çalışarak, mekânın çok önemi yok çaresizliğine sığınarak, her zaman arkadaşlarımızla oturup tavla oynadığımız nargile kafeyi önerip, gece boyunca çıkarmaya çalışacağım ikinci golü kendi kaleme attım. “Gel, benim bildiğim bir yer var,” diyerek gülümsedi. Bu kızdan galiba hep bu anlayışı sebebiyle hoşlanmıştım.
Kapıdan girerken yol verme, içeri girdiğimizde masa seçimi gibi aşamalarda ben başka hata yapmadan oturmuş, siparişlerimizi vermiştik. Beni kafe-bar konseptli, hoş bir yere getirmişti. Aynı örtündüğü şalı ya da kendi ruh hali gibi… Biraz bulanık, belirsiz ama güzel. Bu loşluğun içinde daha güzel görünmüştü. Keşke daha özgüvenli olup bira söyleseydim diye geçirdim içimden. Ben sütlü kahve, o da bitki çayı istemişti.
“Nasıl buldun?”
“Çok güzel olmuşsun.”
“Burayı sormuştum,” dedi gözlerinin içinden gülümseyerek.
Yine muzip ve arkadaşça bir tavır takınmıştı. Kişisel konuşmalarımızda bu hali hep bizi biraz daha birbirimize yakınlaştırırdı, ya da ben öyle hissederdim. Ne yani, boşuna mıydı kültür evinin kantininde o hoş sohbetli çay içişlerimiz? Ondan hoşlandığım bir şey de şu bakışları. Keşke yalnız bu kadar olsa. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Birden aklıma geliveren şu yersiz romantizm... Düşüncelere dalıp kızın karşısında daha fazla suspus kalmamam lazım.
Akşamın soğukluğunu iyice hissediyorum. Çarşının göbeğinde, iki yanından yol akan yürüyüş yolunun ortasında, bir süre durmak istiyorum ama insanlardan çekiniyorum. Son on dakikada olanlar aklıma üşüşüyor.
Masada oluşan sessizlikten sonra, yeni bir konuya girememe cesaretsizliğiyle, haftalar önce yazdığım mektubu fincanının yanına koyup, “Gitmem lazım, lütfen yanlış anlama,” diyerek kalktım. Kendime bile garip gelen bu andan sonra kapıya yöneldim. Bana sonra görüşürüz dediğini hatırlıyorum. Sanki bunu söylerken fazla normaldi. Beni ciddiye almayan bir sesle mi, yoksa gerçekten görüşmek istediği için mi söylediğini anlayamadım. Masayla kapı arasında, hesabı ne yapmam gerektiği tereddüdü ile bir an durakladım, ama bu da bu geceye son imzam olsun diyerek olsa gerek, dönmeden kapıdan çıktım.
Şimdi boş boş yürürken aklıma gelen şey; acaba insanlar benim saçmalıklarımı görüp, yargıladılar mı? Zeynep benden sonra ilk olarak ne yaptı? Muhtemelen hemen, ona yazdığım mektubu okumaya başlamıştır.
“Zeynep,
Bu mektubu sana niye yazıyorum bilmiyorum. Belki de düşüncelerimi yazarak anlatmak benim için daha kolay olduğundan. İnsanın hayatında bazı insanlar, anlar, olaylar vardır. Hayatında unutamadığın izler bırakırlar. Mesela benim üniversite hazırlıkta bir İngilizce hocam vardı. Dersini iyi anlatmasının yanında, hayata dair çok şey öğretmişti bize. Benim üzerimde de önemli bir etki bırakmıştı. Sen de benim için öyle birisin. Yani senle tanıştığım için, bir şeyler paylaştığım için kendimi şanslı hissediyorum.
Başımıza ya da sevdiklerimizin başına bir şey geldiğinde hayattaki gerçek anlamların ne olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ben de böyle zamanlarda düşününce, yapmak isteyip de yapmadığım ve ilerde keşke dediğim şeyler olsun istemiyorum. Yaşlanmaktan ya da ölmekten değil, yaşayamamaktan korkuyorum.
Senin herkeste olmayan vicdanlı bir yanın var, ona sığınarak bunları yazıyorum. Yoksa senin arkadaşlığın da benim için çok değerli ve onu kaybetmek istemem. Ben galiba senden hoşlanıyorum. Hani bunun da ne demek olduğunu tam bilmiyorum ama senle konuşmak bana iyi geliyor. Ve sürekli senle zaman geçirmek istiyorum. Senle kaldırımda yan yana yürümeyi bile seviyorum.
Bunları sadece yazmak istedim ve yazıyorum. Bir cevap vermek zorunda değilsin. Dediğim gibi ben ilerde sadece keşke demek istemedim. Kendine iyi bak.
Ben”
Eve girdiğimden beri cep telefonumu saatli bir bomba gibi taşıyorum. Sandalyem her zamanki rahatsızlığında. Masamın dağınıklığına bakıyorum. Telefonumun bildirim sesi… Ondan gelen bir Whatsapp mesajı. Biraz daha oyalanmak için sol elimle açıyorum tuş kilidini. Kahvemi yudumluyorum.






