“Hikâyenin tamamı asla anlatılamaz.” Meşuga, zaman içinde oldukça genişleyen Holokost kökenli edebiyatın birçok örneğine kıyasla bambaşka yönlerden dolanıyorsa da, söylenebilecek şeyleri bir biçimde söylemekten çekinmediği çok açık. Onu diğerlerinden ayıran en önemli yanlarından birinin bu büyük felaketi anlatma çabası değil, ama anlatamama ümitsizliği de değil, sadece –dopdolu sayfaları boyunca– bize derinden derine kavratma yeteneği olduğunu unutmamamız gerekir.
Meşuga konuya hemen girişen yazar anlatıcısı için tuhaf bir karşılaşma sahnesiyle başlıyor, romanın geri kalanını da biçimlendirecek temaları daha başından ima eden bir karşılaşmayla: Hitler’in zulmünden sağ salim çıkabilmiş olmasına şaşırdığı eski bir tanıdığını Aaron Greidinger seneler sonra gazetedeki bürosunda birdenbire karşısında bulunca, bu iki kişilik Holokost şahidinin çevresinde, daha çok da ziyaretçi Max Aberdam’ın coşku dolu dokundurmaları boyunca, içine girmekte olduğumuz dünyanın bizim için de bir ölçüde tuhaflık barındıracağını hemen anlayabiliyoruz. Büro çıkışı Max’in gayretkeş ısrarıyla evine gidiliyor, karısı ve hizmetlileri tamamıyla New York içinde nüvelenmiş geleneksel bir Yahudi ev düzeni içinde “yakından tanıdıkları” yazara kendi kişisel dünyalarını açıyor, hemen ertesi sahnelerden birinde yaşlı çapkın Max’in onunla tanıştırmaya can attığı genç sevgilisi Miriam devreye girip “yazılarını hep dikkatle takip ettiği” Aaron’a kimseden gizleme gereği duymadan kur yapıyor ve başka bazı göçmen Yahudi dostların da din, gündelik hayat ve daha alternatif, daha modern seküler kaygılarını bıkıp usanmadan tartışma, iç dökme ya da basitçe anıştırma hevesleriyle, çok geçmeden fark ediyoruz ki romanın asıl tuhaflığı açık sözlülüğünü sınırlara vardırmasından ileri geliyor. Herkesin birbirini çok iyi tanımasından, niyet okumaya bile girişmeden ilişkilerin düpedüz yaşanmasından ve elbette bu küçük Yahudi göçmen çevresini yazarın büyük bir edebi maharetle bize sınırları genişlemeye eğilimli bir ayrıntılar yumağı olarak sunmasından.
Şayet bu baştan sona Yahudi geleneğine ve ritüellerine dayalı bir dünyaysa, romanlarında ve özellikle makalelerinde yaşına göre büyük bir bilgelikle detaylara inen Aaron’u her fırsatta sevecenlikle sorguya çekecek ve hiç farkında olmadığı bir hayranlıkla birdenbire etrafında son derece yaşamsal, aynı zamanda yazınsal bir koza örüverecek birileri daima bulunacaktır. Isaac Bashevis Singer’ın Nazi dehşetinden sadece birkaç yıl sonrasına konumlandırdığı ve hepsi de gerilerinde büyük yıkımlar bırakmış bu kişileri sevecenlikle yansıttığını görür, Aaron’un bile zaman zaman tuhaflığını düşünmeye fırsat bulamayacağı bir hız ve coşkuyla yaşamlarından, dinsel tasalarından söz açtıklarını ya da yazılarında öyle değil de şöyle anlatması gerektiğini başına kaktıklarını belirgin bir hafiflikle takip ederiz, ama başka bazı tuhaflıklar da tam buralarda uç vermeye başlar. Okumakta olduğumuz kitap kendi kişisel ve toplumsal tarihinin izlerini süren orta yaşlarında bir yazarın her yazdığının yeniden karşısına çıkarıldığını fark ettiği aydınlanma anlarından mı ibaret, yoksa belki onun gibi biz de giderek kendi bilincini oluşturan yazınsal bir evrenin (diğerlerinin söz ve eylemlerinin) işleyişi içinde, merkezî bir durumda, olup bitenleri çözmeye mi çalışıyoruz? Kimi kez tekrarlanan edebiyat üzerine pasajların göstereceği gibi açıklık peşinde bir roman mı tasarlıyor Aaron, yoksa neredeyse birkaç cümlede bir dönülen Yahudilik olgularıyla kendi yazarlık dikkatlerini birbirinden tümüyle ayıramıyor mu? Ama sınırlarının darlığına kıyasla özgürce yaşanan aşk ve dostluk ilişkilerine gömülü bir çevrenin içinde kaçınılmazca kendi dindar ve dindışı hassasiyetlerini, kişisel ahlâk tavrının boyutlarını düşünmeye zorlanacak biri olarak Aaron yine de kendini bencilce bir edebi odak noktası olarak görmez, şöhret bu şakacı olmaya özenen ciddi romanın açık bir parçası değildir ve yapmaya çalıştığı şey insanların sorunlarıyla sonuna dek haşır neşir olmak dışında hiçbir şeydir. Romanın bir noktasında söylendiği gibi kitleler barikatlara inmişken yazarlar fildişi kulelerinde oturamaz. Kimsenin saldırganca dile getirmediği, hep tarihsel olgularla temellendirdiği, bir tehdit olarak karşılaştığında ise hep düşünceli Aaron’un açıkça hafifsemekle yetindiği bir tuhaflık daha. 
Romanda Aaron’un yakın temas kurduğu küçük çevrenin dışından, daha da garip biçimde Yahudi Yazarlar Sendikası’nın düzenlediği toplantıdaki kimi kişilerden gelen bu öfke yüklü itirazı biraz açalım. Aaron bir başına kendi içine çekildiği zamanlarda, etrafında (biraz da herkes tarafından tanınmak ve el üstünde tutulmakla) sürüp giden ve asla edebi ün sarhoşluğuna dönüşmeyen ilgi gösterilerini değil de, çoğu kez bazı edebiyat biçimlerini düşünür. Karşılaştığı her insanın onun yazdıklarına ilişkin söyleyecek kapsamlı, gönül alıcı bir şeyleri bulunmasının onda uyandıracağı şaşırtıcı şiddetin yerine, dönemini süsleyip belirleyen edebi akımlara gösterdiği tavrı okuruz. Joyce’un, Kafka’nın, Proust’un gündemde olmasını, bilinç akışıyla ve “mahut psikolojik oyunlarla” yazan bu yazarları bir kalemde silmez, ama kutsal kitapların açıklığına geri dönmekle tanımladığı kendi yazınsal çabasını da bütünüyle düze çıkaramaz. Akla ilk geleceği gibi bu durum ise yine zorlama ya da demode bir yazınsal arayış yüzünden değildir. Göz önündeki yazarlardan bahsettiğinde sözünü edebi mantık yürütmelerle, böyle bir karşı çıkışla bağlayamayacağını görürüz. Ritmini kişilerin birbirlerine yoğun dikkatinden, bu dikkatin ona yöneldiği anlarda kendiliğinden bir sorumluluğa dönüşen içtenlikli geriliminden alan, konuşulan her şeyi (daha çok da Aaron’un yazdıklarını) hızla yaşamsal bir coşkuya çeviren romanın bütün dünyası, aralara sıkışan edebiyat pasajlarıyla kendi işleyişine bazen görünürlük kazandırıyor gibi dursa bile anlarız ki kişiler birer yazınsal düşünceye değil, bunu zorlayan yeni paradokslara açılırlar. Yazar bunu saklamaz, diğerleri zaten edebiyatı çoktan yaşamlarının artık edebiyat gibi de görünmeyecek biçimde canlı bir parçasına çevirmişlerdir; dolayısıyla gücünü hep ileriye doğru seyreden bir mekanizma gibi harıl harıl işleyişinden ve durup düşünecek olursak bizi kendi sınırlarından dışarı çıkarmayacak ölçüde hapsedici bir eylemler ağından alan doğasıyla bu roman şayet Aaron’un bir fikriyse, Yazarlar Sendikası’ndaki itirazlara verilecek cevap da çoktan belirlenmiştir. Kişilerin birbirleriyle ve onları açık bir terazi gibi kendi benliğinde dengeleyen Aaron’la kurduğu hiçbir ilişki biçimi, neredeyse bir Yahudi tarihi ve kültürü ansiklopedisine, bir ritüeller kılavuzuna dönüşmüş böyle bir dünyanın dışında kalmaz. Diğer bir deyişle, Sendika barikatları kitlelerin önüne koymuşken, bu capcanlı roman dünyasının kişileri için mücadele tümüyle, bir avuç da olsalar, bulundukları yeri kendi köklerinin bilinciyle yaşanabilir kılmaktan ibarettir.
Yine de bir araya gelinir ve romana da adını veren asıl “çılgınlık”, New York’taki bu hep kendi sınırlarıyla oynayan küçük Yahudi cemaatini birdenbire yeniden yola koyulmaya zorlar. Yakınlarda kurulmuş İsrail devletine yolculuk da elbette sendikadaki coşkulu solcuların inanacağı gibi ne tarihsel göç seyrinin minyatür bir kopyası ne de kolayından bir memleket özlemidir. Aaron’un, Max’ın, Miriam’ın ve diğerlerinin sonuna dek kültürel ve gündelik dinsel dikkatlere batmış konuşmalarında, fikir alışverişlerinde böyle büyük imaları pek göremeyiz. Üstelik her yönüyle ütopik ve nostalji duygularını besleyecek bir yerle de karşılaşılmaz. Örneğin Mişa, New York’ta Yahudiler gayet seküler pratiklerle yaşayıp gidiyorken, din ile devlet işlerinin ayrı tutulmasını savunuyorken, burada İsrail’de sözgelimi neden “kaşer yemek zorunda bırakıldıklarını” anlamaz ve bir hışımla geri döner. Romanın birçok yerinde olduğu gibi, İsrail’de geçen zaman aralığında da durmadan üretilen yeni tuhaflıklarla karşılaşırız. New York’a dönme kararıyla kocasının içine kötü bir ruhun kaçmış olduğunu düşünen Freidl’la, kendini ani coşkunluk anlarında çok kutsal, çok uhrevî bir yerde bulunduğu izleniminden alamayan Aaron’un hızlı sayılabilecek tepkilerine mi yoksa Aaron şerefine bir davette Miriam’ın savaş sırasında Nazi askerleriyle birlikte olduğunu öğrenmemizle bu çok kültürlü, şimdi İbranice’yi hatasızca konuşabilen genç kadın hakkında tepetaklak olan kendi dikkatimize mi bakmamız gerektiğini ayıramayacağımız detaylarla doludur sayfalar.
Isaac Bashevis Singer’ın kurguladığı evrenin tüm yönleri hiç dağılmayan bir merkez etrafında sürekli yavaş yavaş genişliyor gibidir. New York’ta mekânlara, sohbetlere, yemeklere, giyim kuşama dek detaylarına inilen Yahudi kültürel referansları neredeyse her sahneye boca edilmiş durumdayken de, İsrail yolculuğunda bütün bu detaylar bir ikinci ve daha sınayıcı bir ortam bulmuşken de, hikâyenin kendi belli başlı unsurları hakkında söylenebilecek her şeyi söyleme gayreti gösterdiğini hep fark ederiz. Küçük bir Yahudi cemaatinin yaşamından kurallarla bunları gerçekleştirme arasında gidip gelerek bahseden romanın bize seslenişi (onca farklı ve iç içe geçmiş sese rağmen) yüzeyde öyle neşeli, derindeyse bir o kadar dokunaklıdır ki, dikkat edeceğimiz bir önemli şeyin durmadan hayatlarının bu taraflarını açma hevesindeki bu tuhaf kişileri en sonunda ciddiye almak olduğunu da görürüz. Miriam’ın eski kocasının onu Aaron’la yakaladığı bir sahnede elinde silahla tehdit ediyorken bile dinsel konulara girivermesi (“Tanrı’ya inandığın doğru mu?” diye sorar yazılarını bildiği Aaron’a) bizi en hafif ânımızda nasıl yakalıyorsa, Miriam’ın Naziler’in kapo’larından biri olduğunu başka bir toplama kampı kurtulanının ihbarıyla İsrail’de öğrendiğinde çok içten bir sarsıntı geçiren Aaron’u da benzer bir ilgiyle seyrederiz. Herkes dinine, kültürüne öylesine bağlıdır ki, en anarşist ve serbest ruhlu olanlar bile kendi makul mantıklarını yürütmekten geri kalmazlar. En küçük sapmayı bile beceriyle kendi bütünsel bünyesinin bir parçasına çevirebilen romanın hem iddiası hem de başarısıdır bu tuhaflık derecesindeki döngüsel işleyiş.
Sonuçta, Miriam’ı ihbar eden kadının sözlerinin arasına toplama kamplarıyla ilgili sıkıştıracağı gibi, “hikâyenin tamamı asla anlatılamaz.” Meşuga, zaman içinde oldukça genişleyen Holokost kökenli edebiyatın birçok örneğine kıyasla bambaşka yönlerden dolanıyorsa da, söylenebilecek şeyleri bir biçimde söylemekten çekinmediği çok açık. Onu diğerlerinden (diyelim Gece ya da Fiyasko gibi sarsıcılığını daha doğrudan edinen çağdaşı romanlardan) ayıran en önemli yanlarından birinin bu büyük felaketi anlatma çabası değil, ama anlatamama ümitsizliği de değil, sadece –dopdolu sayfaları boyunca– bize derinden derine kavratma yeteneği olduğunu unutmamamız gerekir. Öbür türlüsü, ondan hep parıltıyla beliren kırılganlığını, detay azmini çekip almak olurdu çünkü.


.jpg)



