“… herkesin, zihinsel olarak yoksul, hatta bayağı olduğu ölçüde; muhabbetçi olduğu görülecektir. Çünkü insanın dünyada yalnızlıkla bayağılık arasında seçim yapmaktan fazla bir şansı yoktur…”
Melih, gözünü kitaptan kaldırdı ve okuduğu son cümleyi düşündü. “Yalnızlık, bayağılık, seçim, şans” diye tekrarladı içinden. Sanki ilk defa duyuyormuş gibi irkilerek kalabalığın uğultusunu tekrar duymaya başladı. İçine ayraç koyduğu kitabı kapattı, dizlerinin üstüne koydu ve sakin bir tavırla etrafına baktı.
Ortam, kargaşanın hâkimiyetindeydi. Ekranda “Bir sonraki istasyon Stadyum” yazılı cümle, ucuz gece kulübü tabelalarının neon ışıkları ile aynı hızda akıyordu. İçerisi kalabalıktı. Okuduğu kitabı tekrar açıp üstüne yoğunlaşmak istese de akıp giden manzarayla birleşen uğultu, onu sürekli engelliyor ve tam da yalnızlığın tohumuna getiriyordu; içinde bulunduğu zamana.
İki vagon ötede tavandan sarkan tutamağı bir sağ eliyle, bir sol eliyle tutuyordu Neşe. Boşta kalan eliyle de hemen eteğini çekiştiriveriyordu.
Çok bunalmıştı. Yüzündeki makyaj, sıcaktan az sonra yere düşecek bir maske gibi yavaşça akıyordu. Sıcağın garezi de bir bana herhalde, diye düşündü. Ondan başka sıcaktan yakınan yok gibiydi. “Off!” dedi, belli belirsiz bir sesle.
Bir yandan da koltukta oturan delikanlılara kızıyordu. O, mini eteği ve topuklu ayakkabılarıyla ayakta durmak için cebelleşirken oturan gençler onu görmezden geliyordu. İyi halt ettim de bu halde metroya bindim, diye içinden kendine söylenirken bir yandan da gözüyle boş yer arıyordu.
Gözünü karşısındaki gencin kucağındaki kitaptan alamıyordu Fevzi Efendi. “Gâvurun adı da okunmuyor.” diye düşündü. Kafasına takmıştı ama bir yolunu bulup okuyacaktı.
İsim biraz anlaşılıyordu ama soy ismi anlamıyordu bir türlü. İçinden harfleri tek tek okumaya başladı; S-C-H-O-P-E-N-H-A-U-E-R. “Bu ne yav?” diye kendi kendine söylendi sonra. Kendi soyadını düşündü. Bu kitapta yazan da koçlu, koyunlu bir şeyin gâvurcası ellam, diye dalga geçti. Gözlerini her zamanki gibi çok dikmiş olmalı ki çocuk da ona baktı. Fevzi Efendi gözlerini kaçırdı.
Bu huyunu hiç sevmiyordu. Geçen gün de komşuları Gülten Hanımın göğsündeki açık düğmeye takılmıştı gözü. Zavallı kadın bunun üstüne kendine çeki düzen verme gereği duymuştu. Fevzi Efendi de yerin dibine girmişti. O gün de bugün düşündüğü şeyi düşündü: “Oğlum, çaktırmadan bakamıyorsan, bakma.”
Şamil, “Dikkat kapılar kapanacak” anonsu bitmeden içeri girmişti ama en dolu vagon olmalıydı bu. Ofladı. Ayakta kalmıştı.
Bir yolunu bulup tutundu. Kolu yanındaki kızın koluna değiyordu. Buz gibiydi kızın kolu. Yüzünü görmek için başını çevirdi. İçinden güldü. Haspam, sanki zengin sevgilisinin arabasından yolun ortasında atılmış da mecburen buraya düşmüş, diye düşündü. Başını çevirdi.
Bir yandan tutunup bir yandan da boş bir yer olup olmadığını kontrol ediyordu. Bir ara kolu tekrar kıza değdi, tüyleri ürperdi. Biraz öteye yürümeye çalıştı. Kızdan uzakta bir yerde durdu. Sırtını vagona dayayabildi. Biraz rahat etti.
Karga metroya yaklaşmak istedi. Rüzgâr dengesini bozdu, vazgeçti. Rüzgârı kanatlarının altına aldı, yarım tur döndü. O esnada sanki bir an beni gördü. “Devam et sen,” dedim. “Senin için uygun bir karga sonum vardır elbet, ama şimdi sırası değil.”
Karga uçtu, az daha uçtu. Bir balkonun metal demirine kondu. “Gaakk.”
O esnada Hayriye, elinde sofra beziyle balkona çıktı. Balkon demirindeki karga kaçtı.
Hayriye bir yandan çırpıyor, bir yandan da biraz ilerdeki istasyona bakıyordu. “Bak, yine geçiyor,” diye düşündü. Gürültüsü yetmiyormuş gibi, bu gelip geçen trenler Hayriye’nin canını da sıkıyordu. Sofra bezini çırparken komşusunun balkonunda çamaşır olup olmadığına bakmayı akıl edemiyordu ama bu evden başka yerlerin de olduğu fikri aklından gitmiyordu.
Trenler dolusu insanlar, saniyeler kadar kısa sürede önünden gelip geçiyordu. Hayriye ise hep aynı noktadaydı. Uyuduğu yataktan kalktıktan sonra, on adım atıp bu balkona gelebiliyordu en çok. Oysa gitmek istiyordu Hayriye. Kendini bildiği günden beri içinde olduğu yalnızlıktan kurtulup kalabalıklarla tanışmaktı arzusu.
Aşağıdan bir ses duydu. “Hoop! Çamaşırlar var.”
Oralı olmadı Hayriye. Ses etmeden içeri girdi. Arkasından edilen lafları duymadı bile.
Bir sonraki istasyon Basmane. Gideceği yere çok vardı Melih’in. Kitabını rastgele açtı, fal tuttu. “İlk okuduğum cümle bana gelsin.” dedi içinden. Okudu: Görüş, etki ve temas alanımız ne kadar darsa, o kadar mutluyuzdur.
Başlıktaki fotoğraf: Memet Sarıbey






