Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Nisan 2020

Söyleşi

Arda Çınarlık: “Anlatının hammaddesi olan dil, yazarın parmak izidir.”

Serkan Parlak

Paylaş

22

0


“Yazınsal süreçte vaktimin çoğu, aylarca tek satır yazmadan, nefes alıp verdiğim her anda, uyku dahil, kafamda cümleleri biriktirmek, izlekleri oluşturmak, karakterleri yaratmak, konuşturmak, bağımsızlıklarını kazandırmak ve çatıştırmak, anlatım teknikleri arasında geçişler ve denemeler yapmak, olay örgüsünü, imgeleri, ritmi ve anlatı zeminini bina etmek ile geçiyor.”

Arda Çınarlık’la son romanı Zaman Düşümü, yazarlık anlayışı ve son dönem edebiyatı üzerine konuştuk.

Serkan Parlak: Arda Bey, edebiyatla ve özelinde romanla ilişkiniz nasıl başladı, nasıl gelişti ve bugünlere nasıl geldiniz? 

Arda Çınarlık: Sanat ve edebiyat, entelektüel yalnızlık ve anlamsızlığın pençesine düşen her insanın muhakkak uğrayacağı duraklardır. Bu duraklarda ne kadar vakit geçirdiği, buralarda neler alımladığı ve neler yarattığı ise kişiden kişiye değişir. Benim yolcuğum da farklı değil. Edebiyatla ve özelinde romanla ilişkim kendimi bildim bileli iştahlı bir okur olarak ve son zamanlarda artan sıklıkta yazarlık haliyle devam etmekte.  

SP: Acil tıp uzmanı bir hekim olarak yazı konusunda gün içinde size neler ilham verir, bir gününüz nasıl geçer, ritüelleriniz var mı?

AÇ: Mesleğimin insanın en saf, en korunmasız haline şahit olup, dokunabilme şansını sağlıyor olması, yazınsal süreçte inkâr edemeyeceğim bir ayrıcalık yaratıyor. Yazarların içerik oluşturmak ve karakterizasyon için ihtiyaç duydukları “izlem” süreçlerini mesleğimi icra ederken geçiriyor olmak çok değerli. Yazarken ritüellerim yazı masasına oturmamak için bahaneler bulmakla ilgili genelde; yaratmanın harp halinden istemsiz kaçış gitgide artan envai ritüelin de kaynağı. Masamın başında dolmakalemlerim ve mürekkepleri ile uğraşarak geçirilen saatler ritüllerimden örnek vereceğim biri olabilir.

SP: Aşkın anlam kazandırdığı bir hayata dair deneyimlerin tarihsel malzeme eşliğinde fantastik bir kurguyla iç içe geçtiği bir yolculuğun hikâyesi demiştim romanınız Zaman Düşümü’nün konusu için, ne dersiniz? Temel derdiniz neydi?

AÇ: Metnin size aktarabildiği buysa, o zaman öyledir. Bu romanımda niyetim metnin okuyucuda yaratmasını arzuladığım huzursuzluğu – ki bence büyük romanların farkı işte bu huzursuzluktadır – temponun “şimdi”ye sabitlendiği, post-modern bir zaman konçertosu halinde sunmaktı. İmgelemler ile alışılmışın dışında olanı, gerçeğin yadsınan yanlarını somutlaştırıp okura sezdirebilmekti.

SP: İddialı bir üslup ve karakter yaratım girişimi, aynaların ve kargaların şahit olduğu bir aşkın romanı Zaman Düşümü. Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor, özellikle roman türünü seçmenizin nedeni nedir?

AÇ: “İfade etme”yi başka bir şekilde becerebilseydim romancılığa hiç bulaşmazdım. Belirtmem gerekir ki bir zanaatkâr gibi düzenli ve sıkı disiplinle yazı yazan yazarlardan değilim ki onlara çok özenirim. Benim yazınsal süreçte vaktimin çoğu, aylarca tek satır yazmadan, nefes alıp verdiğim her anda, uyku dahil, kafamda cümleleri biriktirmek, izlekleri oluşturmak, karakterleri yaratmak, konuşturmak, bağımsızlıklarını kazandırmak ve çatıştırmak, anlatım teknikleri arasında geçişler ve denemeler yapmak, olay örgüsünü, imgeleri, ritmi ve anlatı zeminini bina etmek ile geçiyor. Mürekkep, kalem, kağıtla geçen yazı yazmanın fiil hali ve yeniden okumalara ayırdığım zaman ise bunların yanında çok çok az.

SP: Romanınızın merkez karakteri Alef’in özelliklerini mümkünse isminden başlayarak bir de sizden dinleyelim.

AÇ: Alef’in ismi öykü boyunca karşımıza çıkacak değişik çerçevelerdeki alegoriler için okur bilinçaltına giriş hamlesidir. Alef, her manada anonim bir kişilik, metinde soyadı dahi belirtilmez, her açıdan sönük, bir "olamamış". Sokakta karşılaşacağımız herhangi birisinden onu ayırt etmemizi sağlayacak bir özelliğinden bahsetmek güç. Olmak yönünde çabalarına bu yaşına kadar karşılık alamamış veya almamış bir ademoğlu. Kimsesiz ruhundaki gedikleri doldurma yönünde belirli bir çabasından da bahsetmek mümkün değil ki şahit olduğumuz ilişkilerinde bir “jouissance”a saplanıp kalmış. Antika objelere, eski mezar yazılarına hatta piposuna özdeşleştirdiği interpasifist tavrı terketmiyor. Çıktığı yolculuk o yaşına kadar hayatının merkezine atıldığı ilk “gerçek” tecrübe.

SP: Edebiyatın öncelikle dil, ardından karakter ve kurgu olduğunu kavramış bir yazar olduğunuzu düşünüyorum. Üslup çabanız kıymetli, Zaman Düşümü’nün dilini nasıl kurdunuz?

AÇ: Anlatının hammaddesi olan dil, kanımca yazarın parmak izidir. Bu iz okuyucuda öyle bir etki yaratmalıdır ki okur, yazarının kim olduğunu metinden birkaç paragraf okuduktan sonra kolayca ayırdedebilmelidir. İlk romanım Buğu’da ve bu ikinci romanımda beni en çok sevindiren eleştiriler “dil”in özgünlüğüne dair olanlardı; böylelikle çabalarım sonucu, ulaşmak istediğim gayeye yaklaştığımı telakki ediyorum ki bu duygunun getirdiği tatmin küçümsenemez. Üslubum muhatabından belirli bir birikim veya altyapı talep ediyor olabilir, buna itiraz edemem, fakat söylemde bırakılan boşlukları okuyucudan doldurmasını istediğimizi düşünürsek metnin tamamlanması için ihtiyaç duyduğum nitelikli okurun üslubumla aynı ritmi yakalamakta zorlanacağını, estetik bağlamda somutlaştırdığı ile eserin anlatmaya çalıştığı arasındaki dengeyi kurarken güçlük çekeceğini  düşünmüyorum. Hatta anlatı zemininin gitgide daha da kayganlaştığı metinde bu dengeyi sağlarken bundan ayrıca zevk alacağını tahmin ediyor ve umuyorum.

SP: Arda Bey, yerli ve yabancı başucu yazarlarınız kimler?

AÇ: Zamandan ve üsluptan bu kadar bahsetmişken Tanpınar’ı başucumdan ayırmadığım ve Proust’tan parçaları dönüp dolaşıp okuduğumu söylemem şaşırtıcı olmaz sanırım. Ayrıca Marquez’in, Nabokov’un, Calvino’nun romancılığına, Sadık Hidayet’in, Sait Faik’in, Vüs’at Bener’in öykücülüğüne mütemadiyen başvurduğumu belirtmeliyim.

SP: Dergiler, kitaplar, dijital mecralar, sosyal medya; roman ve öykü ve tabi ki şiir… Yazarların, yayıncılığın ve okur kitlesinin geldiği son noktayı da göz önünde bulundurarak sizin hem dünya hem de Türkiye özelinde nitelikli ve popüler romanlar hakkında görüşlerinizi merak ediyorum.

AÇ: Maalesef ülkemizde yeni ve nitelikli yazarlar ve yapıtlara ulaşmak hususunda okurlarımız, dünya genelindeki okurlara göre daha çok araştırma yapmak, çaba sarfetmek ve yorulmak zorunda kalıyor. Neredeyse yarım asırdır,cefakar okurlarımıza bir avuç yazarın ürettikleri, yine bir avuç yayınevince tekrar tekrar servis ediliyor. Kanonun dışında kalan ve ne yaparsa yapsın kanona bir türlü dahil olamayan yazarlar ve onların yeni, nitelikli yaratıları müstakbel okurlarına ulaşmak için  bir türlü beklediği şansı bulamıyor. Mezkur yazarlarca sosyal medyanın bu katı sıkışmışlığın çözülmesinde sağaltıcı bir rol oynaması öngörülse ve umut edilse de gözlemlediğim kadarıyla sosyal medya böyle bir misyonu vazife edinmekten hem çok uzak hem de tabiatı gereği kifayetsiz. Her daim metamorfozla yeniden şekillenen edebiyatın son kertede, emekçilerine ve okurlarına eşit fırsatları sağlamasını, “yeni”lerin sükût suikastı ile örselenmediği bir hale evrilmesini temenni etmekten başka bir çıkar yol göremiyorum ne yazık ki. 

SP: Arda Bey, masanızda neler var, önümüzdeki dönemde sizden neler okuyabiliriz?

AÇ: Hali hazırda zihnimde uçuşmaya devam eden kurgular, karakterler, öyküler var elbette, lakin bunlar ne zaman cümle cümle kendilerini tamamlar, diğer yapılarla birleşip bir anlatı halinde can bulmayı becerir ve nihayetinde doğum sancılarını tetiklerler bilemiyorum. Ben de sizler gibi sadece bekliyorum...

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“İlk Türkçe Roman” Akabi Hikâyesi | Se..Serdar Soydan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mehveş Bingöllü

25 Şubat 2025

Lucienne ve Jorge

Büyük Yolculuk okunması her anlamda zor bir roman ama kanımca onu başka türlü yazmak da olası değildi. Lucienne, Emmy, Marcelle, Alice, Marie-Louise ve Lucie, Fransa’nın Alsace bölgesinde doğup büyüyen altı genç kadın. 1940’ta Nazilerin Fransa’nın bir kısmını işgalinin ardından yasa..

Devamı..

Mavi Işık

Özcan Yetim

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024