NAZİF’İN YUMRUĞU
Nazif’i, mahalleyi dörde bölen, cümle itlik, uğursuzluk merkezi olan yol ağzında gördüm. İş dönüşü, yapışkan bir yağmur sonrasıydı. Evler, sokaklar, insanlar en ucuz kömürün dumanıyla silikleşmişti. Pek dulda sayılmayan berberin köşesinde iki kişiydiler. Gözlüğün numarasını yükseltebilmiş olsaydım diğerini de tanıyacaktım ya tanıyamadım işte. Hem tanısam ne olacaktı ki? Liceli Seko olsa ne Arap Mahmut olsa neydi? Durduğum yerden gördüm, elindeki buruşuk parayı uzattı, alacağını aldı. Hareketlerinde en ufak bir tedirginlik yoktu. Bakkaldan sigara, kibrit alır gibi rahattı.
Sıvasız evlere uzanan, ışıksız sokağın başında bekledim. Oradan geçecekti biliyordum. Beni görünce durdu. Yumruk yaptığı avucunda sıkı sıkıya tuttuğu şeyi ne yapacağını bilemedi. Belki geçmiş günlerin, birlikte yürünen yolların utancıydı. Bilemedim. “Eve mi?” diye gereksiz bir soruyla giriş yaptım konuşmaya. Kafasını salladı. Sımsıkı yumruğunun gölgesi karanlıkta, uğursuz bir kuzgunu andırıyordu.
Görmemiş, alışverişe tanık olmamış gibi sordum. “Nereden böyle?” Gözlerini kaçırıp, “Şey, şeyden geliyorum işte,” dedi. Uzatmadım. Yürüdük. Su birikintilerine gölgelerimizin yorgun yansıması düşüyordu.
Yürürken her adımda onunla ilgili bir anı parçası bir diğerini çağırıyor, zihnimde hüzün ve hayıfla birbirine eklemleniyordu. Çocukluk, ilk gençlik ve yetişkinlik...
Yaşıttık. Çocukken içimizde en cesurumuz, isyana en meyillimizdi. Girilecek tüm bahçelere, tırmanılacak bütün ağaçlara ilk o atılırdı. Mahalle kavgalarının korkusuz cengâveriydi. Nişancıydı da. İster sapanla, isterse de çıplak elle onun hedefini ıskaladığını gören olmamıştı. Onca dayağa, telkine rağmen ilkokulu üçe kadar okudu. Devrimcilerle tanışana kadar da kitap defter sevmedi. O, sokağın, boş arsaların, kavgaların baldırı çıplak generaliydi. Annesine sorsanız, bebekken geçirdiği ağır havaleye bağlıyordu bu durumu. Babası ses etmezdi. Her şey Allah’tan diyecek kadar uyar oğluydu.
İlk gençlik yıllarının delişmenlik zamanlarında tanışmıştı bu tür zıkkımlarla. Yokluğu bir süre de olsa savuşturmak, beli bükük evleri, çamurlu sokakları, ailece durmadan haşlanmış patates yediklerini unutmak için. O uyduruk şeyi içtiğinde henüz on beşindeydi. Sanırım onu da Eczanede çalışan arkadaşı Sıska Ercan keşfetmişti. Aslında öksürük şurubuydu ama işte kafaya dikince… Sonra Aferin diye bir hap çıktı. Şeridin tamamını içince, üstüne de kahve ya da kola… O yıllarda sentetikler o kadar da yaygın değildi. Dumana vuranlarsa henüz parmakla sayılıyordu.
Sonra işte mahalledeki bizim gibi bütün baldırı çıplakların kurtarıcısı devrimcilerle tanıştık. Nazif zamanla bütün o zıkkımlardan uzaklaştı. Yakışıklı yüzü daha bir aydınlanmış, boyu uzamış, ataklığı bilinçli bir devinim kazanmıştı. Tamam, bazı şeylere hala kafası basmıyordu ama tutunduğu mevzii de ölümüne savunuyordu. Afişlemelerde hep en öndeydi. Belki de kostik kokusundandı. Bilemiyorum.
Hepimiz gibi o da asker kaçağıydı. Uzun süre kaçtı. Sonunda yakalandı ve zulmüyle ünlü bir dağ komando taburuna sevk edildi. Ülkenin muhtelif yerlerinde yangından, kurşun vızıltısından, şarjör şakırtısından göz gözü görmüyordu. Ve birilerinin o yangınları, vızıltıları, şakırtıları sürdürecek yoksul ‘kahramanlara’ ihtiyaçları vardı. Onu sanki bilerek oraya sevk etmişlerdi. Belki de öfkesinin altında yatan saflığından istifade ederek Allah vergisi nişancılığını keşfetmişlerdi. Öyle de oldu zaten. Gitti o muhtelif yerlerde nişangâha durdu.
Çok sürmedi. İçindeki zıt kutuplar durup durup birbirini köstekledi. Önceleri pek kimse anlamamış. Sonra uyanık bir subaya denk gelmiş. “Sık,” demiş subay, Nazif sıkmış ama başka tarafa. Üç ay işkence etmişler Nazif’e, yediği dayakların, verilen elektriğin haddi hesabı olmamış. Soyunu sopunu araştırmışlar. Muhtelif yerlerden olmadığı ortaya çıkınca dövmekten vazgeçmişler. Bunların hiçbirini kendisi anlatmadı. Teskereye gelen esmer bir oğlandan duymuştuk duyacağımızı.
Nazif, askerliği bitirdi bitirmesine ya, bir türlü eskiye dönemedi. O askerden döndüğünde biz mahalleden taşınmıştık. Ama yine arada bir dernekte, mitinglerde karşılaşıyorduk. Sonra derneğe de mitinglere de gelmemeye başladı. Duyduk ki evden de çıkmıyormuş. Arkadaşlar arada bir yokladılar fakat nafile. Nazif’i ne eski haline ne de derneğe döndüremediler. Kendi küskünlüğüyle baş başa kalmak istemiş. Sonra da işte ne bulursa, neye gücü yeterse onu yarasına merhem etmiş.
Ben uzunca bir süreden sonra, hayatın bin bir türlü kesişme noktasını es geçip mahalleye dönmüştüm. Onu evde durmadan demlik demlik çay içip, Kemal Sunal filmleri izlerken buldum. Konuşmuyordu. Susmak belki de kovuğuna çekilebildiği tek sığınaydı. Çok konuşuyor diye, canı ne zaman acısa seslediği annesini bile kovmuştu evden. Yaşlı babasıyla birlikte susuyorlardı. Bir tek Kemal Sunal gülünce gülüyor, kahve, sigara ve o zıkkımlardan çürümüş dişlerini gösteriyor, geri kalan zamanlardaysa dudaklarına fermuarı çekiyordu. Ziyaretin sonu gelince avluda babasına sormuştum;
“Abileri bir şeyler yapamadılar mı?” diye. Sanki biz bir şey yapabilmişiz gibi.
Yapmışlar, “Kaç kez hastaneye yatırdılar da fayda etmedi,” dedi babası.
“Orada da buldu o zıkkımları.”
“Nerden bulur bu adam onları, pahalı da bu meretler.” Boynunu eğdi.
“Arada bir Topalların dama çıkıyor, çoğunda da ben alıyorum.”
Sonra da itirafına açıklık kazandırmak ister gibi devam etti. “Yanlış anlama evlat, hırsızlık yapmasın, onu bunu gasp etmesin diye.”
O yaşlı adamın boynunu eğip bunları söylemesi geldi boğazıma koca bir yumruya durdu. Sonra da çok sık gidemedim evlerine. Uzaktan uzağa selamlaşıp durduk.
Ben bunları düşünürken onun hala avucu sımsıkı kapalıydı. Sonra damdan düşer gibi sordu. “Tinerci Sinan’ı yakmışlar, duydun mu?” soruyu sorarken yumruk yaptığı elini ceket cebine soktu. Görmezden geldim. Fakat üzüldüm. Bu durumdan kendime büyük bir pay ayırdım. Sinan’ın üzerine tiner dökülmek suretiyle yakıldığını elbette duymuştum. Yakanların bir grup sakallı olduğu konuşuluyordu mahallede. Konuşmasına devam etti. “Bizimkiler sokaklardan çekildi, ortalık bu götü boklulara kaldı.” Korkup korkmadığını anlamak için bakışlarımı gözlerine sabitledim. Hiçbir şey anlayamadım.
Yürüye yürüye sokağın sonuna gelmiştik. Yollarımız ayrılıyordu. Bir sigara kendime bir sigara da Nazif’e yaktım. Aldı, ilk çekişte yarıladı sigarayı. “Yavaş,” dedim, “sigarayı yedin bre.” “Topalın üçlülerinden sonra sigara boş geliyor,” dedi ve sustu. Sanırım eski yoldaşıyla böyle konuşmaktan ar etmişti. Bir şey demedim. Sustuk. Elini ceket cebinden çıkarttı, yumruğunun gölgesindeki uğursuz kuzgun uçup gitmişti. Vedalaşıp ayrı yönlere yürüdük.






