Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Ekim 2023

Gezi

Nedimeler

Sezen Ergen Breitegger

Paylaş

2

1


Benim payıma da yel değirmeniyle savaşmaktansa bir tablonun peşine takılmak düştü.

“Yaşlanıyorum Tomas,” dedim babamın iş arkadaşı olarak hayatımıza girse de zamanla aile dostumuz olacak İspanyol’a.

“Hayatın boşa akıyor gibi mi geliyor?”

On yedi yaşında yaş bunalımına giren bir genci ciddiye almak pek kolay iş değildir. “Evet, zaman çok hızlı akıyor, hayatımla ne yapacağımı bilemiyorum.”

“Bulduğun her fırsatta yeni yerler görmeye çalışmalısın. Ben de senin gibi tek çocuktum, bütün zorluklarına karşın dünyaya merak duymalı, kendi başına seyahat etmelisin.”

Fikirlerime gülüp geçen büyüklerden sonra bu konuşmayı yapınca çok rahatladığımı anımsıyorum. Sonrasında bunları gidip iyi anlaştığım felsefe hocama anlatmış olmalıyım. Bu dönem Velazquez’in Las Meninas adlı tablosuna takıntı derecesindeki bağlanışımın başlangıcına da denk geliyor olmalı.

Tablonun merkezinde duran çocuk prenses, etrafındaki nedimeler, arka planda oraya nasıl geldikleri belli olmayan beş kişi daha ve asıl önemlisi gözlerini bize dikmiş bakan bir ressam. Bir elinde paleti, diğer elinde fırçasını tutuyor. Hemen önünde bizim yalnızca arka tarafını görebildiğimiz devasa bir şövale. Ressam bir şeyin resmini yapıyor, bir adım geri çekilince görülüyor ki sanatçı aslında bizim bakmakta olduğumuz tabloyu resmetmiş. En arkada da tabloyu sipariş veren kral ve kraliçe zorlukla seçiliyor. “Ama benim inanılmaz bulduğum bir nokta var: Eğer resim Kral Philip IV ve Kraliçe Mariana'nın gördüklerinin bir tasviri ise, Velázquez bu sahneyi nasıl resmetmiştir?” diye sormuş Foucault. Neredeyse çağdaşı olan Cervantes ile birlikte sanat tarihine yön vereceklerinden habersiz elli altı yaşında bıyıklı bir adam sırları hâla çözülemeyen tabloyu yaparken kim bilir ne düşünüyordu?

Kütüphanede İspanyolca Don Quijote’ler sıralanmış, cesaret edip okumaya çalışınca boyumun ölçüsünü aldığımda yaşım tam yirmi bir. Tomas bana yıllar önce verdiği öğütleri unutmamış, ufkum açılsın diye Valencia'nın Castellon kasabasındaki şirketinde bana staj ayarlamış. Sonradan çok yakın arkadaşım olacak olan Venezüelalı Angelica beni havaalanından alıyor. Tomas o sırada başka bir ülkede, home office olarak kullandığı evini bana vermiş, kütüphane orada. Evin ön kısmı ofis, gündüzleri insanlar geliyor; akşam benim evim oluyor. Bildiğim üç kelime İspanyolca (bir de sözlerini anlamadan ezberlediğim el talisman şarkısı var) ile bir maceraya atıldığımın farkındayım da İspanyolların nasıl insanlar olduklarını hiç bilemiyorum. Ağlamaklı oluyorum, ne yapacağım ben bu ufacık kasabada bir ay? 

Ertesi gün işe başlıyorum. Yan masamda başka bir İspanyol var. Karısıyla çocuklarını da alıp uzun yıllar Venezüela'da bir dağda elektriksiz medeniyetten uzak orman hayatı yaşadığını anlatıyor. Çocuklar büyüdükçe yavaş yavaş şehre doğru inmişler. Venezüela'da işler iyice karışınca bir gece içinde İspanya'ya geri dönmüşler. Ofiste Angelica'nın kuzeni de var. Kimse İngilizce bilmiyor ya da herhangi başka bir dil. Sonra aklıma İstanbul'da bir iş dolayısıyla tanıdığım o kasabada yaşayan tanıdığım çocuk geliyor, mail atıyorum bakıyorum hemen cevap gelmiş. Beni akşam alacağını söylüyor, tamam diyorum. Ben sadece bir kahve içeriz diye düşünüyorum halbuki işte canım Akdeniz insanı, benim yalnız ve sıkıntılı olduğumu anlayan Pablo beni arabayla alıyor, arkadaşlarının yanına götürüyor. Kaldığım kasabaya on beş dakika mesafede, deniz kıyısında bir yere varıyoruz. Çeşme’ye ne kadar da benziyor. Filmlerdekine benzer bir pub. İçerdeki herkes birbiriyle arkadaş. Çat pat İspanyolcamla Juan ve Bea çiftiyle tanışıyorum. Aksanım ve İspanyolca bilmeyişim onları pek eğlendiriyor. Onlar için doğudan gelmiş egzotik bir meyve gibiyim, daha önce hiç Türk görmemişler. Fransızca İtalyanca sözcükleri kendimce İspanyolcalaştırıp bir dil uyduruyorum. İspanyollar bizim Avrupa'da yaşayan versiyonumuz. Türkler İtalyanlara benzer derler; halbuki bence İspanyollara benziyoruz asıl. Bana hemen küfürleri pis lafları öğretiyorlar. Bir de Arapça etkisi midir nedir bazı saçma şeylere aynı lafları kullanmamıza şaşıyorum. Şarkıları “download” etmiyorlar da bajar diyorlar, bildiğimiz şarkı indirmek. Kadınlara attıkları laflara kadar aynı (Piropos diyorlar bu laflara). "Mojarpan" deyip gülüyor bazı erkekler kadınlara. Sonra öğreniyorum ki bizim bandıra bandıra yemenin İspanyolcası imiş, ekmek bandırılacak kadınsın manasına geliyormuş. 

İşyerim Castellon'da, minicik bir kasaba, normalde yapacak hiçbir şey yok. İspanyollar beni her akşam alıyorlar, o puba gidiyoruz, hiçbir zaman 19:00'da akşam yemeği yemiş olduğuma inanmıyorlar. Bir de onlarla gece 22:00’de tekrar akşam yemeği yiyorum. Juan ve Bea beni her yere götürüyorlar, inanılmaz bir misafirperverlik içindeler, yıllar sonra ben de onları İstanbul’da ağırlayacağım ve hiç kopmayacağız ama bunu o zaman bilmiyoruz. Hafta sonları hep gece klüplerine gidiyoruz, sabaha kadar dans ediyoruz. Yirmili yaşların hafifliği. Sokak arasında boğa koşuyor, hayvancağızın boynuzlarını ateşe veriyorlar beni götürdükleri bir sokak festivalinde. Futbolcu Nihat o sırada İspanya'da top oynuyormuş, bir an onu gördüklerini sanıp çok heyecanlanıyorlar, Türkçe konuşursam belki bizimle fotoğraf çektirirmiş. Çiğdem yiyen başka bir millet yalnızca İspanyolları gördüm. Boğa festivalinde yediğimiz çiğdemlerin kabuklarını önümüzdeki adamın keline atmışız. Adam farketmiyor ama biz gülme krizine giriyoruz o sırada. 

İspanyollar gece yaşamayı çok seviyor. Benim gibi bir gece kuşu için yaratılmış bir ülke sanki. Her hafta sonu sabahlamaktan denize hiç giremeden geri geleceğim. Bu arada İspanyolcam ilerliyor, bol bol şarkı dinliyorum. Artık bizim pubdaki kızların yaptıkları dedikoduları rahatça anlayabilir haldeyim, benim anladığımı farkedince önce mahçup olup sonra çok eğleniyorlar.

Stajımın son zamanları yaklaşıyor. Üstü açık bir arabadayım, Türkiye sahil şeridini andıran betonarme bir görüntü olsa da ben pek umursamazım. Rüzgar hafif hafif saçlarımı uçuruyor. O bir ayı konuşuyoruz arabadakilerle, biri "A veces la vida es surreal" diyor. Bazen hayat gerçeküstüdür. Galiba ben de onların sıkıcı taşra hayatında eğlenceli bir soluk oldum. Radyoda Chan Chan çalıyor.

Kulaklığımda yine Chan Chan ama bu sefer Barcelona’da yürüyorum. Amsterdam’daki üniversite değişim programındayken ucuz bilet buldukça başka ülkelere gidiyorum. Bu sefer Ryanair 0 yazıyla sıfır euroya bilet buldum, vergisiyle on iki Euro ediyor. Amsterdam’ın kasvetinden sonra kendimi birdenbire denize doğru yürürken bulunca mutluluktan uçuyorum. Hava güneşli, Amsterdam’da aylardır yağmur durmamıştı. Yine İzmir’e benzer notalar, Akdeniz’i gösteren Atatürk heykelinin yerinde Amerika’yı gösteren Kolomb heykeli. Deniz kıyısında soluklanıp koşarak büyük ressamı evinde görmeye gidiyorum. Las Meninas’a tutkuyla bağlanan tek kişi değilim elbette, Picasso tablonun tam elli sekiz farklı versiyonunu resmetmiş. Sevdiği şeyleri takıntı haline getiren insanlara zaafım var. Tablonun Madrid’de yer alan orijinalini henüz görmemiş olsam da Museu Picasso’dan âşık gibi çıkıyorum. Romanlarda “esriklik” diye betimlenen hal bu hal olmalı, yine adını bilmediğim ruh hallerime romanlardan faydalanarak isim koyuyorum. Kafamda resimler, ellerim ceplerimde dalgın dalgın yürürken kulağıma tuhaf bir ezgi çalınıyor. Fareli köyün kavalcısının peşine takılan bir çocuk gibi müziği takip ediyor, kör gözlerini güneş gözlüğüyle saklayan batik desenli gömlekle keten pantolon giymiş bir sokak müzisyeninin parmaklarını değdirerek uzay aletine benzeyen enstrümanından çıkardığı seslerden büyüleniyorum. Pan davulmuş çaldığı şey, yanında viola ve saksafonla eşlik eden iki kişi daha var. Bu seyahatten etkilenip “Döngü” diye bir öykü yazacağım. Çok sevdiğim Ali Teoman’ın da "Döngü" adlı bir öyküsü olduğunu on dört on beş yıl sonra öğrenince çok şaşıracağımdan habersizim. İspanyolca öğrenince Ladino merakım da başlıyor. Ülkemizde dillerin çetin mücadelesi. Yahudi olmasam da bu dili öğrenebilirim. Sefarad Yahudileri Osmanlı İmparatorluğu’na doğru yola çıkmış, İstanbul’a gelmişlerken neredeyse aynı yıllarda Cervantes Osmanlı’ya esir düşüyor. “Herhalde sizlerin de duymuş olacağınız gibi, Uluç Ali Paşa bütün filosuyla kurtulunca, ben de ona esir düştüm ve onca mutlu insan arasında bir ben kederli, onca hür insan arasında bir ben tutsak kaldım” Tarihin tuhaf eşzamanlılıkları. Ali Teoman’ın yazdığı  Ladino konuşan bir İstanbul musevisinin öyküsünde  şibolet diye bir sözcüğe rastlıyorum, dikkatli olmayan okurun gözünden kaçabilecek bir detay aslında. Şiboletin ne olduğunu araştırdığımda bir grubu diğerlerinden ayırt etmeye yarayan bir sözcük olduğunu öğreniyorum. Eski Ahit’te geçiyormuş. “onlara, “ ‘Şibbolet’ deyin bakalım” derlerdi. Adamlar “Sibbolet” derdi. Çünkü “Şibbolet” sözcüğünü doğru söyleyemezlerdi. Bunun üzerine onları yakalayıp (..)  öldürürlerdi.” Şibolet ipinin ucundan tutunca aslında bu öykünün Sevim Burak’ın etkisiyle yazıldığını, Paul Celan’ın “Schiboleth” adlı bir şiirinin de bulunduğunu öğreneceğim. “Viyana ve Madrid’in karanlık ikiz kızıllığını düşün” diyor Celan, Derrida’nın üzerine kocaman bir inceleme kitabı yazdığı şiirinde.

Madrid’e öğleden sonra vardığımda bir virüs kapıyorum, daha pandemiye çok var ama bu ne idüğü belirsiz virüs beni yere seriyor. Yaşım otuzlara yaklaşmış. Bir iş için birkaç günlüğüne Madrid’e geldim gelmesine de otel odasında sürünüyorum. Neyse ki sabaha toparlanabileceğim. Toplantıya yetişmek üzere yola çıkıyorum. Karşı tarafın avukatının ailesi 70’lerde Türkiye’den Brezilya’ya göç etmiş. Evde hep Türkçe konuşulmuş ama tabii eski bir Türkçe. Avukat da İspanya’da yaşamaya başlayınca dili bildiğinden Türk firmalarının avukatı olmuş. Modern sözcükleri bilmediğinden müvekkilinden herkesin içinde “bu herif” diye bahsediyor. Gülmekten gözümüzden yaş gelince toplantının tonu da yumuşuyor, toplantıdan sonra arkadaş olunca ailesinin hikayesini kendi anlatıyor. Kötü başlasa da Madrid seyahatim ilginçleşecek. Sonunda benimkiyle kavuşmanın vakti geldi. Prado’dayım işte şu koridoru dönünce karşıma çıkacak. Bu anı kafamda o kadar çok canlandırdım ki tabloyu görünce popstar görmüş genç kız gibi ayılıp bayılasım geliyor. Afilli adı “Stendhal sendromu”, sanat eserinin ihtişamı karşısında kendini kaybetmek yani. Tabloyu öyle bir asmışlar ki sonradan Viyana’ya gidecek olan merkezdeki küçük prensesle göz hizasında duruyor resme bakan, tamamen bir ayna etkisi. Ressam da sanki gözünü bana dikmiş, benim tablomu yapıyor.

Ben tablo karşısında ayılıp bayılmakla yetinsem de Amerikalı ressam John Singer Sargent, birçok büyük meslektaşı gibi Madrid seyahatinden aldığı ilhamla bir arkadaşının dört güzel kızının tablosunu yapmış. Kitabın kitabıyla resmin resmi. Çantamdan çıkarıp kitabımı okumaya başlıyorum. Virginia Woolf’la mektuplaşan ressam ve eleştirmen arkadaşının satırları elbette dikkatimi çekiyor: ” Her zaman senden mektubuma cevap almayı umuyorum ve bu Sargent'ın Velasquez ile bir eskiz değiş tokuşu yapmayı teklif etmesi gibi bir şey.” Boston’daki müzenin biletçisi İstanbul’a gelmiş, çok beğenmiş. Resimde kullanılan iki büyük Japon vazosunu müzeye armağan etmişler, vazoların yanına geçip fotoğraf çektirdiğimde otuzlarımın ortasındayım. Benim payıma da yel değirmeniyle savaşmaktansa bir tablonun peşine takılmak düştü. Artık yaşlanmaktan korkmuyorum.

YORUMLAR

A. Dilek Şimşek

Bir solukta okudum. Bravo! Bir yaşlanma hikayesinin içine bir nasıl yaş alma hikayesi giydirilmiş, resim ve edebiyat motifleriyle bezenmiş ve şahane olmuş. Nedimeler'i görmeye Madrid biletimi dün aldım ben de :) ve günün armağanı bu yazı. Hayat sürpriz yumurta gibi, gece yarısı kendimi Ali Teoman'a selam çakarken bulabiliyorsam tam da öyle aslında.

14 Kasım 2023

Öne Çıkanlar

Ruhun Kuytusunda: Bir DeğiniErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elisabeth Braw

31 Ağustos 2025

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Svalbard’ı yirmi beş yıl önce terk eden Ruslar, Sovyet Döneminin ihtişamını geri getirebilmek için Norveç takımadalarına döndüler.  Neil Armstrong Ay’a ayak bastığında yaptığı ilk şey Amerikan bayrağını dikmekti. Ülkeler bir arazinin kendilerine ait olduğunu belirtmek için o ..

Devamı..

Yaz Sıcağıyla Baş Edebilmek İçin Orta ..

James Clark

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024