Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Mayıs 2024

Söyleşi

Neslihan Altun: "Belki de büyük anlatıların ve hikâyenin geri dönüşü, 'barbarım' diyecek cesareti yeniden göstermekle olacak."

Taylan Ayrılmaz

Paylaş

0

0


Belki de büyük anlatıların ve hikâyenin geri dönüşü, “barbarım” diyecek cesareti yeniden göstermekle olacak. Bende "barbarım" diyecek cesaret var.

Taylan Ayrılmaz: Şiir yazmaya nasıl başladınız ya da yazma duygusu nasıl oluştu?

Neslihan Altun: Esasen neredeyse okuma yazmayı söktüğüm andan itibaren tanık olduğum veya başıma gelen olaylarla ilgili kafiyeli metinler uydurmaya bayılan bir çocuktum. Hatta küçükken bir dönem, hayatımı şarkı sözü yazarak kazanabileceğimi düşünüyordum. Tabii bu yazdığım şeylere şiir denemezdi ama neden şiir formu benim için duyguları anlatmanın en kolay yoluydu, bunu sonraları çok düşündüm. Obsesif kompulsif bozukluk, zihnimi ritimlerle ve tekrarlarla düşünmeye zorluyor. Dünyayı kavrayabilmemin en kestirme yolu onu bir ritimler ve tekrarlar bütünü olarak almak, zaten buna bir bakıma mecburum da. Haliyle en kolay ifade biçimi, benim için şiir oldu. Dünya veya en azından benim dünyam, ritimlerden ve tekrarlardan oluşuyor. Bu tekrarlar bana dünyanın bilgisini veriyor, ben de şiirini yazıyorum. Kaldı ki insanın iç mekanizması da ritim üzerine kurulu. Bu ritim aksayınca veya kaybedilince insanların parkinson veya demansa yakalanabildiklerini biliyoruz. Sanatsal üretimle ilgili motivasyonun hep dünyada ölmez bir eser bırakmakla, kalıcı olmayı istemekle ilgili olduğu düşünülür ama dünyayı kaydetmek ve dünyayı akılda tutmakla ilgili bir istek de olabileceğine değinilmez. Atasözleri, şarkılar, özlü ifadeler hep ritimli, hep uyaklı. Bunlar insanın ifade biçimlerinin en eskileri. Bu uyum ısrarı sadece estetik bir kaygıdan ileri geliyor olamaz. Belli ki insanlar dünyayı anlamak, ifade etmek ama en önemlisi akılda tutmak istemiş. Ben de bunu şiirle yapmaya çalışıyorum.

TA: “Öğretmen, Ankara’da yaşıyor ve yazar” sözlerini bir arada çok duyuyoruz. Ankara’da yaşayıp, öğretmen olmak, yazarlar için nasıl bir muhayyile sunuyor?

NA: Öğretmen olma kısmıyla ilgili ne söyleyebilirim bilmiyorum çünkü yazma açısından bana bir faydası olup olmadığından emin değilim ama Ankara’da yazmakla ilgili söyleyeceğim çok şey var. Ben alıştığım şeyleri alıştığım gibi yaşamayı seven biriyim. Tanıdıklık hissi beni yazarken motive ediyor. Ankara bu his için müthiş elverişli bir yer. Elbette Türkiye’nin özellikle son yirmi yıldaki dönüşümü bütün büyük kentlerin yapısında olumsuz anlamda hissediliyor. Yine de bu değişimin en az hissedildiği yerlerden biri Ankara’dır. Bir mekâna gittiğimde mekânın sahipleriyle selamlaşmak, hangi tanıdığıma hangi güzergâhta denk geleceğimi tahmin edebilmek, sürekli gittiğim bir pub’ı ertesi gün tavuk dürümcü olarak görmeyeceğimden emin uyumak filan… Bunlar, korkunç stresli bir dünyada benim stresimi azaltan şeyler. Muhtemelen birçok kişi için öyledir. Ben çok az üreten bir şairim çünkü dikatimi bir şeye tam anlamıyla verebilmem çok zor. Bu gittikçe daha da zorlaşıyor. Eğer böyle, alışkanlıklarla örülü bir büyük şehirde yaşamıyor olsaydım muhtemelen bu kadarını bile üretemezdim. Duygumu anlamam lazım, onu ifade etmem lazım, ifade etmek için doğru kelimeleri doğru sırayla söylemem lazım şiir yazmak için. Daha karmaşık, daha sürprizli bir kentte bu sıralamanın ilk basamağında bile zorlanırdım gibi geliyor.

Neslhan Altun

TA: Anmadan Olmaz Düğün Çiçeklerini ikinci baskısını yaptı. İçinde üç yeni şiir de bulunuyor. Şu ana kadar gelen yorum ve tepkiler nasıldı?

NA: Kitabım ilk baskıdan itibaren okurunu buldu aslında. Benim açımdan en ilginç ve sevindirici olan kısmı şu: Kurmaca yazarlarından ve okurlarından da oldukca fazla teveccüh gördü. “Ben normalde şiir pek okumam aslında” diye başlayan övgü cümleleri çok duyuyorum. Okurlar benim şiirlerimde belli ki bir hikâye de buluyor, hatta benim şiirlerimle hikâye kuruyorlar. Bu vesileyle romanı Ağaçların Rüyası'nı dizelerimden epigraflarla süsleyen sevgili Oylum Yılmaz’a bir kere daha teşekkür etmeliyim. Şiirlerimin kurmaca esinlendirmesi veya hikâyeli bulunması benim için ayrıca gurur verici.

TA: Anlatımcı ve öyküleyici şiirler özellikle Türkiye’de 1980’lerden sonra etki alanı daralan, gerileyen bir şiir biçimi olarak görülüyor. Bu fikre katılır mısınız?

NA: Evet genel anlamda hikâye etmede 80’lerden bir gerileme söz konusu. Dünyada kültürel anlamda bir ekol geriye gidiyorsa o tarihlerde dünyada ne olup bittiğine bakmak lazım. 80’lerden sonra modern dünyada olan tek büyük şey var: Sovyetler’in yıkılışı. Sovyetler’in yıkılışının dünyadaki dengeleri değiştirmesine genellikle siyasi açıdan yaklaşılır, yazılan çoğu şey ülkeler arasındaki siyasi dengelerin ne şekilde değiştiği üzerinedir. Oysa Sovyetler yıkıldıktan sonra modern dünyada kültür alanı da alt üst oldu. Siyasi dengelerin değişmesinden daha az önemli değil bu. Sovyetler sadece büyük bir güç olarak dünyadaki siyasi dengeleri kontrol altında tutmuyordu. Ayrıca kültürel bir güçtü de. Odaktı. İşe yarar, derli toplu, formel kültür üretiminin bir temsili idi. Bu anlayışın estetik çıktılarının niteliği ayrıca değerlendirilir ama Sovyetler’in etki alanında olan ülkelerde, ki bunlardan biri de şüphesiz Türkiye'dir, kültürel ürünlerde Sovyetik etki açıktır. Sovyetik derken kastettiğim illa ideolojik bir tutum değil. Marksist olmayan Sovyetik, sosyalist olmayan Sovyetik, kolektif bir yanı olmayan bir Sovyetik. Bunların hepsi mümkün. Sovyetik demek benim için Sovyetler ideolojisinden ivme alan ama ondan bağımsız ve onun üstünde bir var oluş temsili: Yukarıda da söylediğim gibi, sınırları belli, işe yarar, kaliteli, kalabalık olmayan, içten, insani, dokunaklı, sınırlı sayıda ama makul seçenekten oluşan, kafa karıştırmayan hemen her ürün benim için Sovyetiktir.

Buna tabii kültürel ürünler de dâhil. Sovyetler dağıldıktan sonra modern dünyada kültürel alandaki Sovyetik anlayış da epey sarsıldı. Piyasacı ve seçkinci olmayan sanatın da nitelikli eserler üretebileceğinin en büyük örneği, ortadan yok olmuştu.

Küçük çocuklar yeni bir şey keşfettiklerinde buluşlarını hayranlık ve saygı duydukları büyüklerine gösterir. Sovyetler dünyada hâlâ büyük bir güçken Türkiye’deki kültürel ürünlere olan buydu: Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde büyük abi’den onay alacak bir ürün mü? diye düşünülüyordu. Toplumcu edebiyatçılar, mistikler, Sovyetlerden ve temsil ettiği her şeyden nefret eden muhafazakâr edebiyatçılar da dahil hepsinde yukarıda söz ettiğim Sovyetik formelliğin izlerini yakalamak mümkün.

Postmodernizmin yükselişi ile sovyetlerin dağılışının aynı zamanlara denk gelmesi tesadüf değil.

Çok uzattım, cevabı Lenin’le bağlamak istiyorum. Lenin’in kültürel alanla ilgili derli toplu, kapsamlı teorik metinler bırakmadığını biliyoruz ama yine birçok aktarımdan biliyoruz ki Rus sanatının, yenisiyle eskisiyle sıkı bir alıcısıydı. Özellikle mükemmel bir edebiyat okuruydu ve Rus devriminin şekillenmesinde, Rus aydınlanmasında, edebiyatın yadsınamaz bir payı olduğunu teslim etmeliyiz. Gelişen ve dönüşen sanata müdahale etmiyor ama onu takip ediyor, yorumluyordu. Rus avangartlarını ise belli bir mesafeden memnuniyetsiz bir hoşgörüyle izliyordu.

Clara Zetkin’le sohbetlerinden aktaracağım bir parça ile bağlayacağım, önce her sanatçının üretim aşamasında özgür olmasını ve yaratıcılığına müdahale edilmemesi gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Ama bizler komünistiz elbette. Kollarımızı kavuşturup, karmaşanın keyfince gelişmesini izleyemeyiz. Bu süreci yöntemli bir biçimde yönetmeli ve sonuçlarını oluşturmalıyız. Oysa bunu yapabilmekten uzağız henüz, hem de çok uzak. Güzel, korunmalı ve ‘eski’ bile olsa örnek alınmalıdır. Gerçek güzelliğe sırtımızı dönmek ve bir çıkış noktası olarak, onu yadsımak, hem de yalnızca ‘eski’ olduğu için yadsımak niye? Ne diye yeniye yalnızca ‘yeni olduğu’ için tapmamız gereken bir tanrıymışçasına tapalım? Ne saçmalık! Bizler iyi devrimcileriz, ama neden bilmiyorum, bizim de ‘çağdaş kültür düzeyinde’ bulunduğumuzu kanıtlamak zorunda hissediyoruz kendimizi. Oysa benim ‘barbarım’ diyecek cesaretim var. Ekspresyonist, fütürist. kübist ve öbür ‘ist’ yapıtları, sanatsal dehanın en üstün göstergeleri olarak göremiyorum. Onları anlamıyorum. Bana hiçbir coşku vermiyorlar.”

Belki de büyük anlatıların ve hikâyenin geri dönüşü, “barbarım” diyecek cesareti yeniden göstermekle olacak. Bende “barbarım” diyecek cesaret var.

TA: İşçilere coşku veriyordu ama! Parti aydınları, işçiler Mayakovski’ye yönelirken Lenin modernist, avangart sanat eserlerini kendi sanat zevkine uygun bulmuyordu. Bu yüzden çevresini saran işçilerin Puşkin mi, Mayakovski mi sorusunu tereddütsüz bir şekilde Puşkin diyerek cevaplıyordu. İşçiler Lenin’in klasisizme olan bağlığını benimsemiyorlardı. Propaganda broşürlerini mi, yoksa Mayakovski’nin yeni bir şiirini mi basmak gerektiğini tartıştıklarında, kazanan Lenin değil; Luçanarski ve Mayakovski oluyordu. Çünkü Mayakovski’nin şiirleri fabrikalarda çok daha etkiliydi.

NA: İlkesel olarak Lenin hâlâ haklı, detayda ise şöyle düşünüyorum: Yeni’yi yeni diye benimsemek, eskiyi sırf eski diye atmakla ilgili söyledikleriyle pek çelişmiyor aslında bu durum. Lenin de sonraları Mayakovski’nin hakkını teslim etmiştir, dizeleriyle emekçileri coşkuya sürüklemesinin nedenlerini kavramıştır. Yeni olan her şeyin ilerici olmadığını özellikle son asırda ve yine ne yazık ki özellikle ülkemizde epey gördük. Bir parantez açmak gerekirse Lenin’in bunu görme imkânı da yoktu. Onun zamanında dünyadaki yeniyi her coğrafyada sosyalistler veya sosyalizanlar söylüyordu. Ama yine de bir anlamıyla uyanık davranan bir yan görüyoruz Lenin’de. Devrim günlerinden hemen sonra “bizler fütüristleriz, bu da manifestomuz” diye ortaya çıkan bir gruba çekinceyle yaklaşması çok normal. Üstelik İtalyan fütüristler “eskiyi atıyoruz” diye ortaya çıkıp “yeni” olarak faşist+nihilist+bireyci bir sanat anlayışın benimsemişken…

Mayakovksi’ye dönelim. Mayakovski, tam da yazması gereken dönemde, tam da yazması gereken şiiri yazmıştır. Yani eski Rusya bitmiş, tekniğe dayalı çağdaş bir Rusya hızla gümbür gümbür geliyor. Sağlam adımlarla geliyor. Sen o manifestoyu yazdın diye o şiir ortaya çıkmıyor ki, sen o şiiri zaten yazmak zorundasın artık. Sen yazmasan başka biri yazacak. Belki on, belki yüz sene sonra. Çağında yapılan şeyden farkı bir şey yapan herkes, kendini ne diye adlandırırsa adlandırsın avangart olmuyor. Mayakovksi’nin yaptığı, bizde Nâzım’ın yaptığı gibi şuydu: İçinde yetiştikleri kültürde zaten var olan epik anlatıyı alıp şiir formuna dönüştürmek. Destan yazmak yani kısacası. Bunun nesi “yepyeni” şimdi? Rus insanına kendini hatırlatmaktı yaptığı. Lenin klasikçiydi, Mayakovski şiiri de yazıldığı andan itibaren, kelimenin tam anlamıyla söylüyorum bunu, yazıldığı saniyeden itbaren, o dönemin klasiğiydi. Rusyada klasisizm ve fütürizm arasındaki makas, bizde Nazım’ın eski şiirden kopuşundaki kadar dramatik ölçüde farklar içermiyor.

"Altınımızdan daha yücesi var mı?

Kurşun vızıltısı mı bizi sindirir?

Çınlayan sesimizdir o altın;

Silahımızsa türkülerimizdir.”

Yani gerçekten şu dizelerin nesini aşırı yenilikçi veya klasist anlayışın tamamen karşısında ya da anlaşılmaz bulmuş olabilir Lenin? Öyle bir şey yok elbette. "Efendiler, yarın klasizmden kopacagiz" diye manifesto yazdıktan sonraki gün derhal bilmem kaç asırlık klasizmden kopulmayacağı gibi, ki kopamamışlardır, bu kopuş şart da degildir. Baştaki nispeten haklı şerhini bir süre daha devam ettiriyormuş gibi yapmak zorunda kalmış gibi gelir bana Lenin. Büyük adamlar biraz böyledir. Haliyle yeni Rus insanının Mayakovski’yi pek tutması da Lenin'in başlarda Mayakovski’den ürkmesi de, ikisi de Sovyetik ve ikisi de Lenin’in “yeni ile eski” bahsindeki tutumuyla çelişmiyor.

TA: Şiir, ‘edebiyat türleri içinde en zorudur’ diye hep söylenir. Sizce de böyle midir?

NA: Bence böyle değildir. Hatta sadece bence değil bir hakikat olarak da böyle değildir. İyi bir kurmaca yazmak iyi bir şiir yazmaktan her zaman zordur. Şiir ayrı bir tür olarak “şiir”dir. Soruna dönecek olursam, günümüzde günlük yazarmış gibi yazılan duygu bulamacı bireyci kurmacalar okuru yanıltmasın. Ben bir hikâye anlatan gerçek kurmacalardan söz ediyorum. Zordur ve ne kadar zor olduğunu, özellikle günümüzde verilen kötü örneklerinin çokluğundan anlayabilirsiniz. Şiir için belki özel bir aklın, kendine özgü bir ifade biçiminin ürünü diyebilirim. Biraz yetenek ve bu özel düşünme biçimiyle iyi şiirler pekâlâ yazılıyor. Ancak iyi bir kurmaca için yetenek ve yazma iradesinden çok daha fazlası lazım: çalışmak, çok fazla kurmaca okumuş olmak, sabır, dikkat vesaire. İyi bir kurmaca kesinlikle aksaklık ve fazlalık kabul etmez. Okurun gözüne batar. Bunu sağlamak epey vakitler alıyordur yazarken. Oysa iyi bir şiiri anlık bir esinle, on beş dakikada yazabilirsin. Kolay ve çabuk yazılması niteliğinden bir şey götürmüyor tabii. Şiir, ilk soruya da verdiğim cevapta objektif bilimsel nedenlerini belirttiğim gibi okuyanı en fazla sarsan, en akılda kalıcı türdür ve öyle olmaya devam edecek. Ama yazması en zor tür müdür? Birçok açıdan hayır.

TA: Bir konuşmamızda “dünyanın en zor şeyi kurmaca yazmak” olduğunu söylemiştin. “Ne zaman ‘acaba yazsam mı’ desem açıp bir Macar okuyup vazgeçiyorum” demiştin?

NA: Yani çok iyiler çünkü. Sorunun cevabı içinde zaten. Kurmaca yazmaya heves ettiğimde iyi yazarları okuyorum ve ne kadar zor bir işin altından başarıyla kalktıklarını bir kere daha fark ediyorum.

TA: Buradan Gezi’de ortaya çıkan ve sonrasında “Şiir Sokakta” sloganıyla ortaya çıkan içinde ironi, mizah ve oyun barındıran bu “akım” hakkında ne dersiniz? “İkinci Yeni”nin “parodisi” diyebilir miyiz?

NA: Gerçek edebiyatın sorumluluğundan kaçmak için, eleştirilemez olmak için yazılan “şaka” şiirleri bunlar. Edebiyat eleştirisinin araçlarıyla ölçüp eleştiremiyorsun çünkü zaten edebiyat değiller. Aslında gerçek bir şeyler yazabilirlermiş ama ironiyi mizahı tercih ediyorlarmış gibi duruyor da öyle değil. Yeteneklerinin ufukları bu kadar sadece. Senin de dediğin gibi “akım” işte. Beş sene on sene sonra adları anılmayacak. İkinci Yeni’nin parodisi mi bilmiyorum ama eğer öyleyse çok fena, çünkü zaten İkinci Yeni bir parodi sayılır.   İkinci Yeni’nin parodisi de “su çorbası” gibi bir şey olur herhalde.

Gezi’ye gelirsek, burada bir parantez açmak istiyorum, Gezi bize bir ihtimali gösterdi ve o ihtimal karşısında ne kadar beceriksiz hatta isteksiz olduğumuzu da beraber gördük. Altından kalkamadık. Neyse. Gezi, kültürün tüketicisi olan tarafta öyle bir illüzyon yarattı ki, Gezi destekçisi olan sanatçıların, edebiyatçıların sanki ideolojik bir bilinci de varmış gibi varsaydık uzun zaman. Bunun hiç de böyle olmadığını çok kez gördük ama en son 6 Şubat depremlerinden sonra gördük. Hatırlarsın, depremin üzerinden daha birkaç gün geçmişti ki edebiyatçılar deprem fotoğraflarına acıklı hikâyeler kurguladılar. Epey yaygara koptu. Bu insanlar muhtemelen Gezi destekçisi, muhalif kimseler. Ama depremden sonra ortaya koydukları işte şuydu: Çarpık bir duyarlılık, hakikatle bağı ürkütücü derecede kopmuş bir duygu pornosu. Zamane tabiriyle “hayatsızlık”. Ben bu deprem sonrası skandalını örnek olarak verdim sadece, sen genelleyebilirsin. Gezi çok kolay bir duyarlılık payesi edinmelerini sağladı çoğu insanın. Hele bir de bunlar üreten kimselerse, ürettikleri, ortalamayı belirledi. Bu ortalama da çok kötü. Yukarıda bahsettiğim duygu pornosunun seyreltilmiş hali çoğunlukla. Bu sade suya tirit “muhaliflik”, kültürel alanda geçer akçe şu an. Makbul kabul edileni bu. Ne kadar daha sürer bilmiyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Galilean MeselesiNoam Chomsky
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

17 Ocak 2026

Adana'da Denemeniz Gereken Lezzetler

Adana, yemek kültürü denince Türkiye’de akla gelen ilk şehirlerden biri. Buraya yapılan seyahatlerin büyük bir bölümü, yalnızca gezmek için değil, sofraya oturmak için planlanıyor. Şehrin mutfağı; et, baharat ve ateş üçlüsünü ustalıkla bir araya getiriyor. Adana’d..

Devamı..

İnsan Bedeninin Sınırlarına Meydan Oku..

Olivia Campbell

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024