Elindeki poşetlerin ağırlığından uyuşan parmaklarını esnetmeden posta kutusunu açamadı. Faturalar. Başka ne olabilir ki? Her keresinde umutla fatura dışında bir şeyler beklemek onunki. Gülümsedi. Bu devirde olacak şey mi? Neyin hayali? Yavaş yavaş uyuşukluğu giden parmaklarını hareket ettirmeyi başardığında posta kutusunu da açabildi. Nedir bakmadan bir yığın zarfı kolunun altına sıkıştırıp posta kutusunu kapadı ve yere bıraktığı market poşetlerini alıp hızla hemen yanındaki asansörün kapısını açtı. Hayret. Asansörü beklememişti. Bu koca apartmanda pek sık yaşanan değildi. Durakta taşıt beklemekten ne farkı vardı bu devasa apartmanlarda asansör beklemenin? Bu kez de kendisine güldü. Sürekli yakınma halinde olmak tam da bu olsa gerek. Ne ara bu hale geldiğini ise hiç düşünme, birazdan çocuklar çığlık çığlığa kapıdan girecek ve işte gerçek.
Poşetler yine yere bırakıldı, karıncalanan parmaklarla evin kapısı açıldı. Nihayet içeride. Elindekileri bırakır bırakmaz kolunun altına sıkıştırdığı zarflar yere düştü. Onları unutmak ne kelime, söylencelerinin arasında varlıklarını, yaşadığı andan bir parça uzaklaştırmak istemiş olmalı. Ellerini uyuşturan onca yükün ederini gösteren listeler var o zarfların içinde. Neyse ki evin içine girebildi. Yerden aldığı zarflar elinde, tam karşısındaki mutfağa doğru baktı. Önce hangisinden başlamalı? Marketten alınanları yerleştirip akşamın yemeğini mi yapmalı, şu zarfların içindeki günah listelerini mi incelemeli? Önce yemek yapmak daha akıllıca ama günahların toplamını da merak ediyor. Kızgın bir “of” çıktı dudaklarından. Niyeyse bu merak?
“Çocuklar var,” demişti. “Hem ihtiyaç da yok. Sen çalışma, nöbet arası çocuk nasıl bakılacak, iyi kazanan koca da buldun işte,” deyip gülen, saçlarını karıştıran, sonra da şöyle bir öpen koca kaç kişiye kısmet bu devirde. Ne zaman oturduğunu hatırlamadığı telefonluğun yanındaki koltukta, başını duvara dayamış derin düşüncelerde yine. Elindeki düştü düşecek zarf yığınına baktı. İnce uzun fatura zarfları. Bir başka zarf daha var aralarında. Eski zarflardan. Evlenen birisi mi var, davetiye mi, diye düşünürken ne kadar heyecanlandığına şaşırdı. Yok, bu bir mektup. Zarf kapalı ve adres elle yazılmış. Üstelik zarfın üzerinde kendi ismi var. Kadın yazısı bu, inci gibi, düzgün. Gönderen de yazılmış sol üst köşede. Yıllar öncesinden, şöyle bir yirmi, belki de otuz yıl öncesinden geliyor sanki isim. Bu zamanda kim mektup yazmış olabilir ona? Kalbi hızla çarpmaya başladı. Korku da var içinde. Kötü haber mektupla gelmez ki. Çantasına baktı, içindeki koca ekranlı, telefon denen takipçiyi düşündü. Ona ulaşmak bu kadar kolayken bu zarf neyin nesiydi böyle. Gönderenin ismine baktı yine. Tanıyor mu bu ismi? Tanımaz mı. İnci gibi yazıyı gördüğünde hatırına gelmeliydi. Gizliden deneyip de bir türlü öyle yazmayı başaramadığı inci yazılı tek bir arkadaşı vardı. Ne garip, yürek burkan yazısıyla bunca yılın ardından yine aynı haset var içinde. İlkokul yıllarından bugüne haris düşünceleri hiç değişmemiş demek ki. Buruk gülümseyişiyle zarfı açtı. İçindeki merak ona yerdeki poşetleri de, hazırlanması gereken yemekleri de unutturdu ve gözleri satırlarda daldı mektubun içine.
“Canım arkadaşım, nasılsın” diye başlıyordu.
“Gül endamına kurban olduğum, arkadaşım, kardeşim, kadim dostum. Nerelerdesin? Şükür kavuşturana. Buldum adresini sonunda. Hacer’i gördüm son gelişimde, o verdi adresini. Şu yalan kâğıdın üzerinde uçarak yazıyorum bu satırları. Anlatacak, dertleşecek bilsen neler biriktirmişim bunca yıl. Yok olup gittin bu şehirden. Ne vardı onca uzaklara gidecek. Gittin bir kere, bari ara, sor. Onu da yapmadın. Dünya küçük, bak işte yılların ardından Hacer getirdi seni bana. Evlendiğini duymuştum. Ama nasılsın? Mesut musun? Çok iyi, dedi Hacer senin için. Doktor olmuşsun. Ama, dedi, yapmıyor işini. Çoluk çocuk, refahlı koca, zamanın olamıyormuş. Bende zamandan bol bir şey yok diyeceğim ama inanma. Öğretmenim. Hem de çok uzaklarda. Otobüse bin bizim şehirden, on sekiz saatte bu kuş uçmaz kervan geçmeze ulaşırsın. Oradan da iki saatlik köy yolunun ardındayım. Anlayacağın, taşın toprağın orta yerinde, bir köy okulunda öğretmenim. Köy öğretmeni. Güldüğünü, hadi ama kim gönderir seni oralara, diye düşündüğünü hissediyorum. Kaçtım. Neredeyse kaçtım yani. Olmaz, dedim. Gideceğim o çorak köye. Çok ağladı tabii annem ama yağma yok. Boşuna mı okudum. Öğretmenliği kazandığımı da bilmezsin sen. İki yıl üst üste girdim sınava, inat ettim oldu. Tayin işi de kolay oldu. Çok beklemeden geldim buralara. Evlenmeden çoluk çocuğa karışmak benimki. Ama ne çocuk. Bir dolu. Boy boy. Tek sınıfı var okulun. Büyüklü küçüklü uğraşıyorum onlarla. Alışmak mı? Çok zor oldu tabii. Ama neylersin, görev, kutsal. Seviyorum da çocukları. Ama soğuğuna alışamadım bu uzak diyarın. Bizim oralarda göremediğim kar altı ay, yedi ay kalkmıyor yerden. Olsun, kalın giyiniyorum, soba yakmayı da öğrendim. Babaannemin yün yorganını da getirdim yanımda. Annemin atmaya kıyamadığı, kullanmak için de bulamadığı yorganın yüzü suyu hürmetine çok sıcağım, çok. Yirmi yıl oldu mu biz ayrılalı, lise biteli? Olmuştur. Ben hep buradaydım. Ayrılamadım bir türlü, bırakamadım buranın çocuklarını. Ben gidersem okula kızlarını göndermeyecekler, ne yaparsın. Bilirim o göndermeyişleri. Uzaklarda okumak yoktu ya bize, annem hesaplayamadı okuduktan sonra uzakların gelebileceğini. Boş ver, bitmeyen hikâyem bitti gitti işte. Buraları anlatayım mı sana, ilk geldiğim günü? Aslında o zorlu otobüs yolculuğunda durulabilecek bir yer olsaydı hemen geri dönerdim. Şimdi, iyi ki dönmemişim diyorum. Hele hele, otobüsten sonra daha zorlu yollarda yolculuk yaptığımı da düşünürsek, ben bayağı bir şeyler başarmışım, inadım inat demişim sonunda. Kolay oldu diyemem buralara alışmak. Önceleri üç beş öğrencim vardı. Hepsi de erkek. Zorlamadım başlarda. Kendimi bir sevdireyim dedim, kızları da alırım okula. Aldım da.
Her yanı dökülen, minibüs demeye bin şahit, ne olduğu belirsiz taşıttan indiğimde hayatta kaldığıma şükrettim neredeyse. Muhtara götürdüler beni ilkin. Yollarıma halı beklemiş olacağım, muhtarın asık yüzü ürküttü ilk önce. Ama iyi adam çıktı, evinin yanında baraka bozması bir yer ayarladılar. Bir yıla yakın orada kaldım. Sonrasında okula yakın küçük bir ev buldum. İlk yılın ardından muhtarın kızıyla başladık. Şimdi neredeyse yarı yarıya oldu kızların sayısı. Mezunlarım oldu, hatta artık içlerinden pek çoğu evli. Düğünlerine gittim, oynadım. Gülme, buralarda oynamak kolay. Kollar sağa sola, ayaklar bir ileri bir geri, hep aynı hareket. Köyün meydanına sandalyesini kapan geliyor, elinde bir torba çekirdek, çalsın sazlar, oynasın kızlar. Annem mi? İlk yıllarda dargındı bana. Onu dinlemediğim için de çok kızgın. Şimdi limoni. Hâlâ köyümü görmeye gelmedi. Gerçi çok da yaşlandı. Artık zor yürüyor. İstese de gelemez. Ben gidiyorum yanına, deniz şehrimize. Yazdan yaza. En zoru da ne biliyor musun? Denizin içinde büyü, denizin olmadığını bırak, varlığından habersiz insanların olabileceğini bilmezken, nerdeyse denizi unut. Ama öyle bir hatırlatan oldu ki, bir daha unutmaya ne hacet.
Bu köye geleli üç ya da dört yıl olmuştu ki, bir olay yaşadım. Yalnızca filmlerde yaşanır sandığımız türden. Anladım ki, filmler gerçek hayat kadar inanılmaz değilmiş. Yaz tatili bitmişti. Denizin olduğu memleketimden yeni dönmüştüm. Okulun ilk günü, çocuklarla sohbet ediyoruz. Neler yaptılar koca yaz, sırayla anlatıyorlar. Bu tozlu köyde ne yapılabilir ki deme, onların anlatmakla bitmez ne hikâyeleri vardır bir bilsen. En az dört beş düğün olur bir kere. Dedim ya, öğrencilerimden evlendiğini gördüğüm pek çok oldu diye. Ama kızların küçücükken evlenmelerine mani olamadıklarım da pek çok oldu. O hikâyeler çok uzundur zaten. Sonraki mektubumda anlatırım, hiç olmazsa birini. Her neyse, birkaç yaz öncesini anlatacaktım. Belki gözlerinin önünde yeni bir dünya oluşturabilirim. Bir öğrencim vardı, Halil. Dokuzuna yeni girmişti o yıl. Görsen, inanamazsın. Pek ufacık tefecikti. Buralarda çocukların hâlâ gerçek doğum tarihleri belirsizdir ya, belki de dokuz olmamıştı. İlk ders ‘Ne yaptınız ben yokken,’ dedim. Tatilde ne yaptınız, diyemem hâlâ onlara. Tatili olmaz bura çocuklarının. Okul yoksa bağda bahçede çalışırlar. Her yaz bitişi dönüşümde nasılda zayıf görünürler bana. Halil de zayıf gelmişti gözüme. Güneşin esmerleştirdiği yüzünde masmavi gözleri daha bir kendini göstermişti. O yüze bakınca yalnızca mavi gözler var sanırsın. Şaşırdın değil mi, deniz renkli gözlere. Ben de çok şaşırmıştım. Kara gözlü olur bura insanı, esmer tende zeytin misali gözler. Ama Halil öyle değil, deniz gibi bakar insana. İlk önce o kaldırdı parmağını. Zaten öyle hevesli, istekli ki önce anlatmaya, dağları delecek tahtaya gelmek için. Masamda oturuyorum, geldi karşıma, mavi gözleri gözlerimde, hiç kırpmadan bana bakıyor. ‘Başla hadi Halil,’ dedim, ‘ama bana değil arkadaşlarına dön.’ Hiç kırpmadığı gözleriyle gözlerimin içine bakarak, ‘Hayır,’ dedi, ‘sana anlatacam öğretmenim. Onlar denizi bilmezler, sen denizin yanından geliyon ya, beni anca sen anlayacan.’ Ne diyeceğimi bilemedim. Hayır desem, belli hiç anlatmayacak. Merakım ona hayır dedirtmedi. ‘Anlat hadi, dinliyorum.’ Gözlerimin içine, gözlerini hiç kırpmadan baktı. Ve uzunca bir an sonra anlatmaya başladı. Duralamadan, e’siz, ı’sız, şivesinin her tınısını yansıtarak. Anlattıklarından çok parlayan gözlerini dinliyordum. ‘Gözlerinin içi gülmek’ bu olsa gerek diyordum içimden. Anlattı, anlattı ve birden Halil’in sesini duymadığımı düşündüm. Deniz kenarındaydım sanki ve denizin o anlatılmaz kokusunu duyuyordum. Tuzun, kumun, güneşin, rüzgârın harmanlandığı o bilinmez kokusunu. ‘Öretmenim,’ diyordu Halil, ‘ne de tuzluymuş şu deniz. Gözlerim çok yandı ama aldırmadım, daldırdım kafamı içine, soluğum kesilene kadar durdum. Analığıma söylemedim, kızar mı bilemedim ama içtim de suyundan. Belki kokusu içimde kalır, hiç çıkmaz.’ Gülme sesleriyle daldığım deniz kenarından sınıfa döndüğümde Halil başı önünde, çenesinin önlüğüne değdiği yerde bir ıslaklık. Ağlıyordu. Kaldıramadım başını. Dokunsam arkadaşlarının önünde daha mı küçülecekti hâlâ bunu düşünüyorum. ‘Tamam,’ dedim çocuklara, ‘çıkın hadi bahçeye.’ Halil sırasına gitti, kitaplarını aldı. ‘Eve gidebilir miyim öretmenim,’ dedi. Kapıdan çıkana kadar yalnızca arkasından baktım. Hiçbir şey diyemedim. Bura insanı yazları mevsimlik işçi gider çokluk. Doluşurlar kamyon sırtına, giderler, pamuğa, fındığa, yaz sıcağını çadırlarda, tarlalarda yaşamaya. Ama Halil’in ailesi gitmez ki, giden olsa da o gidemez. Anası ölmüş, babasının bilmem kaçıncı karısı, kerpiç evlerinde bir ordu kardeş, çalışacak güçte de değil Halil, onlarca, sırta kambur bir çocuk işte. Birden anladım her şeyi. Bu Halil, benim memleketimde deniz olduğunu bilir, bilebildiğim her şehri anlatırım onlara. Halil sürekli denizi sorar bana. Avucuma alınca da rengi aynı mı, der, mavi mi, yeşil mi şu deniz, der, çok mu tuzlu, der, der de der. Hatta bir gün, elinde kavanoz, içinde yeşermiş taşlar geldi sınıfa. ‘Bu ne Halil,’ dedim. ‘Öretmenim,’ dedi, ‘bi bak hele, denizin kokusu bu mudur?’ Şaşırdım önce, ne desem, yosunun ekşi kokusundan başka bir şey duyamıyorum. ‘Nasıl yaptın bunu Halil,’ dedim. Taşları kavanoza doldurmuş, içine biraz tuz aşırmış evden, koymuş güneşin alnına, beklemiş günlerce ve günlerce. Yeşermeye yüz tutunca da taşlar, kapmış bana getirmiş. Denizin yosunu da oldu diye. ‘En sonunda kokusunu duydum öretmenim,’ demişti.
Anlayacağın, bizim Halil denizi falan görmemiş.
Lafı da uzattıkça uzattım ya, bir dahaki mektubuma bir şey kalmadı. Ama yok, bulurum ben sana anlatacak. Hele bir yaz olsun, eski günlerdeki gibi, sahilde çekirdek çıtlatıp fıkırdaşırız belki de. Kim bilir? Yine yazarım sana. Bu çorakta zaman da geçmek bilmez zaten, hep yazarım. Bilirsin çenem de düşüktür. Ha, çocukların da varmış, kocanla mutlu musun? Boyu boyuna mı? Bir sen derdin, uzun boyuma uymayanla hayatta evlenmem diye. Anlat hepsini bana. Ben mi? Kim ister beni? Burada çıktı kısmetim gerçi, muhtarın kayınçosu. Gülme, iş güç de yaptırmayacaktı ama ben üçten hazzetmem. Üçüncü karı olmayı kabul edemedim. Bu yüzden beni boş ver de, mektubunda sen anlat, nasıl evlendin?
Şimdilik bana yine beklemek düşecek ve postacının yollarını gözleyeceğim, hikâyeni tez zamanda öğrenmek için. Hadi, kal sağlıcakla can arkadaşım.”
Oturduğu dar telefon koltuğunda her yanının tutulduğunu hissetti önce. Sonra farkına vardı ki, okudukları germiş onu. Çok değil, daha birkaç hafta önce Hacer’i karşıya geçerken vapurda görmüştü. Yılların hasreti yirmi dakikalık vapur yolculuğunca dinmeye çalışırken haberini almıştı oysa. Hiç evlenmemiş, bir doğru o. Annesi bırakmamış uzaklara, ana kız oturuyorlarmış. Üstelik annesi de çok hastaymış, “Evden dışarı çıkamıyor,” demişti Hacer. O da kırkta yılda bir görüyormuş zaten. “Ama en son gördüğümde hep seni sordu, seni konuştu. Nedense, senden konuşurken pek mutlu oluyor.” “Sen,” demişti Hacer vapurdan inerken, “bizim hayallerimizdin.”
Başı duvara dayalı, gözlerinden akan yaş tıpkı Halil’inki gibi göğsünü ıslatıyor şimdi. Kalktı, elinin tersiyle çenesini sildi, yerdeki poşetleri alarak mutfağın yolunu tuttu.