Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Şubat 2017

Öykü

Neslihan Önderoğlu • Olduğumuz Gibi

Neslihan Önderoğlu

Paylaş

14

0


Tam da o gelirken pencereyi açıyor. Beklediğinden değil. Rastlantı. Karlı gökyüzüne, geceyi beyazlaştıran bulutların kaba kıvrımlarına ve bahçedeki koyu renkli toprak üstünde biriken karlara bakmak istedi. Onu camda beklediği uzun gecelerin üstünden epey zaman geçti. Artık beklemiyor. Ama uyuyamıyor da. Çünkü bir zamanlar onu beklemeyi sevmişti. Yemekten sonra ortalığı toplayıp çocukları yatırmayı, kendine çay koymayı, yorgun bacaklarını altına alıp televizyona bakmayı, sonra televizyonu, ışığı, dikkatini dağıtacak ne varsa tek tek silerek dışarıyı daha görünür kılmayı ve beklemeyi. Uykunu alamıyorsun, diye ısrar etmişti adam. Beni boşuna bekleme. Sen yat. Ben gelince bir şeyler ısıtır yerim. Kocası gece çalışan kadınlar böyle yapıyor. Senin için değil, demişti o da. Gece oturmak hoşuma gidiyor. Pencereden soğuk, is kokulu bir hava içeri doluyor. Tanımadığı bir araba apartmanın önünde durup park edebileceği bir yer arıyor. Erimekte olan karların arasında bir ileri bir geri gidip gelirken tekerleklerinden karla çamur karışımı sıçrıyor. Pırıl pırıl lacivert bir cip. Yeni olduğu belli. Sonunda iki arabanın arasında bir yer buluyor ve burundan girip güçlükle park ediyor. Kadın bütün bunları izlerken sadece yabancı, güzel bir arabanın geldiğini ve karların içinde kendine yer bulmaya çalıştığını düşünüyor. İçinden az sonra kocasının ineceğini henüz bilmiyor. Az sonra arabanın kapısı açılıyor ve bir bacak, erimiş kar birikintisine basmamak için temkinli dışarı uzanıyor. Onun kocası olduğunu anlıyor kadın. Ayakkabısı ya da pantolonunun rengi bu karanlıkta ve bu kadar uzaktan seçilemediği halde tanıyor onu ve nasıl olup da tanıdığına şaşırıyor. Arabadan iner inmez yukarı, cama doğru bakıyor adam, onu görüyor, el sallıyor. Sonra hızlı adımlarla apartmana giriyor. Kapıyı açtığında alkol ve sigara kokusu da birlikte giriyor adamla. Geceleri çalışmaya başladıktan sonra bunu âdet edindi. İş çıkışı arkadaşlarıyla iki tek atmadan eve gelmiyor. Heyecanlı. Merdivenleri koşarcasına çıkmış belli ki. Gözleri kızarmış, yorgun ama mutlu görünüyor. Nasıl araba ama, diyor paltosunu asarken. Onun gece mesaisinin buruşukluğunu taşıyan, alkol ve sigara kokan giysilerini, kirli gömlek manşetlerini sevmiyor kadın. Her defasında keşke eve girince üstündeki her şeyi çıkarsa, diye düşünüyor. Dışarıyı buraya taşıyormuş gibi geliyor o böyle yapmayınca. Temiz, rahat bir pijama giyse ve karşılıklı otursalar salonda. Hiç konuşmasalar da olur. Günün son noktasını koyan bir huzur ânı yakalayacaklarına inanıyor böylece. Bütün yaşadıklarına, yorgunluğa, umutsuzluğa karşı onlara dayanma gücü verecek ve neden yaşadıklarını ve burada birlikte olduklarını hatırlatacak kısa bir mola. Yeni bir başlangıç ânı. Ama bunu hiç yapmıyorlar. Araba kimin, diye soruyor. Bizim, diye cevap veriyor adam yüzüne büyük gelen bir sırıtışla kendini kanepeye bırakırken. Nusret satıyormuş. Eski arabayı verdim, üstüne de banka kredisi çekersin, dedi. Sıkıştırmaz bizi, iyi çocuktur. Ayakta durmuş şaşkın gözlerle onun yüzüne bakıyor. Sadece anlamaya çalışıyor. Kızmadan önce onu gerçekten anlamaya ihtiyacı var. Neden böyle bir şey yaptın şimdi? Daha bu işe gireli üç ay olmadı. Geldiğinden beri avucunda tuttuğu araba anahtarını ortadaki sehpaya fırlatıyor adam. İnatla kendisinden bir cevap bekleyen kadına değil, anahtarlara bakmaya devam ediyor. Arabamız o kadar eskiydi ki bir süre sonra elimizde kalacaktı. Kaç kere yolda kaldığımı bilmiyor musun? Cevap vermeden kendine çay doldurmaya gidiyor kadın. Mutfak tezgâhına yaslanıp kocası için hazırladığı boş çay bardağına bakıyor. Öfkenin giderek kendini hissettiren bir sızı gibi karnından boğazına yükselişini hissediyor. Sadece kendi bardağına çay koyuyor ve bardağı dökmemek için ellerinin titremesine güçlükle engel olarak onun yanına dönüyor. Bana çay yok mu? Kendin al. Çayın altı açık. Adam öfkeyle kalkıyor yerinden. Kanepedeki minderler yere düşüyor. Kaldırmıyor. Beni cezalandırıyor musun, diyor dişlerinin arasından. Bir şeyden de mutlu olmayı bilmez misin sen? İnsanın yaşam sevincini öldürüyorsun. Kadın arkasına yaslanıp derin bir nefes alıyor. Abajurun sarı ışığının altındaki toz taneleri bir altın tozu yağmuru gibi görünüyor gözüne. Üstünde oturduğu deri kanepenin zamanı emmiş kokusu, sabahtan beri cam sehpanın üstünde duran su bardağındaki dudak lekesi; bu evde birlikte yaşadıklarına, aynı mekânı paylaştıklarına dair izler... Senin yaşam sevinci dediğin her sıkıldığında işi bırakmak, sonra da ay sonunda hangi faturayı nasıl ödeyeceğini düşünürken yeni bir borcun altına girmek mi? Şimdi cebin biraz para gördü diye... Sözlerini bitirmeden arkasını dönüyor. Onun mutfağa gidişini, demliğin tıkırtısını ve elinde çayla yanına dönmesini arkası dönük beklerken duyamadığı bir şeye kulak kesiliyor sanki. O söylediğini bir duysa kendi dilinin ucundaki o sözü bulacak. Yarım bıraktığı bütün cümleleri tamamlayabilecek. Ama sadece, İçerisi buz gibi olmuş, camı kapa, dediğini duyuyor. Karşılıklı deri kanepelerde oturuyorlar. Nusret’le konuşsan, eğer çok geç değilse geri götürsen arabayı? Adam dudaklarına götürdüğü çay bardağını öfkeyle geri bırakıyor. Deri kanepede şimdi tam da kocasının oturduğu yere bakıyor. Bej rengi deride avuç içi kadar, rengi açılmış bir yer. Bir iş yemeğine gitmişlerdi birlikte. Ruslar var, demişti adam, müşterilerimiz, matrak adamlar, votka, güzel yemekler. Büyük, yuvarlak masada çok gösterişli kırmızı bir avizenin altında oturmuşlar ve çok içmişlerdi. Eve döndüklerinde yarı sarhoş, bu kanepenin üstünde sevişmişlerdi. O gece büyük bir teslimiyetle sadece sırtüstü yatarak onun gücüne teslim olmuş, kendisini istediği gibi sevmesine izin vermiş ve tavandaki lambaya bakıp restorandaki o gösterişli kırmızı avizeyi düşünmüştü. Derideki birkaç damla şarap lekesini ancak sabah fark etmişti. Adam bağırmaya başlıyor. Allah kahretsin, diyor. Tamam, bu kadar surat edeceksen yarın götürüp geri vereceğim arabayı. O sırada çocuklar uykulu gözlerle salonun kapısında beliriyor. Sekiz ve on yaşlarında iki oğlan. Küçük olan gözlerini zorlukla açık tutuyor, bir yandan da tek eliyle pijamasının altından karnını kaşıyor. Arada bir teninin beyazlığı görünüyor böyle yapınca. Öbürü yumruk yaptığı ellerini gözlerine bastırıp ışığı engellemeye çalışıyor. Çok bağırıyorsunuz, diye sızlanıyor büyük oğlan. Uyuyamıyoruz. Yarın sabah kalkamayacağız sonra. Adam yerinden kalkıp iki oğluna da sarılıyor. Ellerinden çekerek camın önüne götürüyor onları. Boş verin uyumayı, bakın size ne göstereceğim. Hep birlikte camın önünde duruyorlar. Bakın bakalım aşağıdaki en güzel araba hangisi, diye soruyor çocuklara. İki elini onların omuzlarına koymuş. Çocuklar burunlarını cama dayayıp aşağıya bakıyor. Nefesleri camı buğulandırıyor. İkisi birden aynı noktayı işaret ediyor. İşte şuradaki, diye bağırıyorlar. Babalarındaki sevinç bir anda onlara da bulaşıyor. Başlarına güzel bir şey geldiğini hissediyorlar. Babalarının onların uyumasını bile boş verecek kadar önemli bir şeyi getirdiğini. Çok güzel ama kimin, diye soruyor küçük oğlan. Adam, bizim, diye başını okşuyor onun. Bir yandan da gözucuyla karısına bakıyor. Yani bizimdi ama anneniz istemiyor. Yarın geri götüreceğim onu. Hep birden dönüp kadına bakıyorlar. Çocukların gözlerinde büyüyen öfke kadının durduğu yerde sendelemesine yol açıyor. Üçüne karşı yalnız. Yeniden oturmak zorunda hissediyor kendini. Savunmasız. O kadar paramız yok, diyebiliyor yalnızca. Sesi düşüyor. Hadi bizi gezdir, diye bağırmaya başlıyor büyük çocuk. Öbürü de ona katılıyor. İkisi birden yapışıyor babalarının paçalarına. Şimdi geç oldu. Yatın artık, diye söyleniyor kadın ama sesini duymuyorlar bile. Kocası, eve ilk geldiğindeki heyecanına kavuşuyor yeniden. Kadına bakıp konuşuyor, Madem geri vereceğiz, bari hep beraber bir tur atalım. Gecenin bu saatinde mi? Yarın okul var ama. Siktir et okulu filan, bir kere de uykusuz kalıversinler. Kadın bundan sonra ne söylese fark etmeyeceğini biliyor. Çocukların üstüne bir şeyler getirmeye kalkıyor. Boş ver, diyor adam. Üstümüze paltomuzu giyip çıkıverelim. Karanlıkta arabanın içinde kim görecek. Böyle, olduğumuz gibi... Çocukların montlarını askıdan alıp uzatıyor. Kadın içeriden atkılarla bereleri getiriyor. Pijamalarının üstüne montlarını giydirip başlarını ve yüzlerini sıkı sıkı sarıyor. Hep birlikte dışarı çıkıyorlar. Hava içeriden göründüğünden daha soğuk. Adam uzaktan kumandayla arabanın kapısını açıyor. Bir anda karanlıkta bütün ışıkları yanıyor arabanın. Öyle parlıyor ki çocuklar ışığa koşan pervaneler gibi fırlayıp bir an önce arka koltuktaki yerlerini alıyor. Otoparktaki çalıların üstü tamamen karla kaplanmış. Yerdeki çamurlu kar, ayaz yüzünden sertleşip buza kesmiş. Birlikte arabaya yürürlerken kadının ayağı kayıyor, düşecek gibi oluyor. Gitmesek, diyor. Hava da çok kötü. Bir şey olmaz. Dört çeker bu, kaymaz. Onu kolundan tutup arabaya bindiriyor. Sonra da şoför koltuğuna geçiyor. Kontağı çevirip arabayı hafif kaydırarak otoparktan çıkıyor. Tekerleklerin altında ezilen karın kıtırdayan sesi duyuluyor. Sokak bomboş. Evlerin çoğu karanlıkta. Bütün dükkânlar kapalı. Çocuklar arada bir başlarını uzatıp ön paneldeki düğmelere, ışıklara hayranlıklarını gösteriyor. Gökyüzü berrak. Karanlığa yaslanmış yüksek binaları, elektrik direklerini ve kuşları olduğundan daha beyaz gösteren ışıkları geçip anayola sapıyorlar. Adam temkinli sürdükçe çocuklar, Daha hızlı, daha hızlı gitmiyor mu bu araba, diye bağrışıyor. Peki o zaman, diyor babaları. Anayollara tuz dökmüşlerdir. Uçuracağım sizi. O böyle söyleyince kadının kalbi yerinden çıkacak gibi oluyor ama sesini çıkarmıyor. Trafik ışıklarını geçip bir başka anayola sapıyorlar. Gerçekten de yol sanki kar oraya hiç yağmamış gibi açık, pırıl pırıl. Önlerinde çok az araç var. Gittikçe daha çok gaza basıyor adam. Dikiz aynasından çocuklara bakarak gülümsüyor sık sık. Radyonun düğmesine basıyor. Müzikle birlikte daha çok coşuyor çocuklar. Arkada tepinip duruyorlar. Gözlerinde uykudan eser yok. Kar yeniden başlıyor. Lapa lapa yağarken arabanın içinde bir kar küresine girmiş gibi hissediyor kadın. İlk defa konuşuyor. Bakın, ne güzel yağıyor, diyor çocuklara. Tıpkı bir kar küresi gibi dünya. Çocuklar camları açmaya kalkıyor. Hiçbiri havanın soğuk olduğuna aldırmıyor artık. Arka camlardan dışarıda yağan kara ellerini uzatıyorlar. Kadın da aynı şeyi yapıyor. Avuç içlerine değen soğuk, iğneli kar taneleri, saçlarında ve kirpiklerinde biriken kar kıvılcımları, arabanın içine dolan buz gibi taze hava, arkada atkılarını çıkarıp bir uçurtmanın kuyruğu gibi camdan sarkıtan çocukların çığlıkları, kocasının yüzündeki mutlu gülüş... Birden yerçekiminden kurtulup yukarı doğru yükseleceklerini, uçacaklarını hissediyor. Koca araba bir uçurtma gibi havalanacak, parlak lacivert bir uçurtmanın yünden örülmüş kırmızı, mavi iki kuyruğuyla uçuşunu görecek aşağıdan bakanlar. Işığa tutulan kuşlarla birlikte kar manzarasının bir parçası olacaklar. Dışarıdaki elini farkında olmadan bir kuşun kanat çırpışı gibi sallıyor. Kendi bedeninin de o devinimin bir parçası olmasını arzulayarak. Hepsini birden içine alan o büyük şeyin, o akışın içine kapılmak, dünyada ait oldukları yeri bulmak ister gibi sürüyor adam arabayı. Kadın aslında hepsi için hiçbir yerde olamamanın o baş döndürücü özgürlüğünü seviyor. Bu uçuşu ve başıboşluğu. Hep sürsün istiyor. Böyle... Adam son ışıklara varmadan yavaşlıyor ve kırmızı ışıkta durduğunda dönüp karısının yüzüne bakıyor. Ne düşündüğünü anlamaya çalışır gibi değil, bir şey duymak ister gibi ağzına dikiyor gözlerini. Nihayet derin bir soluk alıyor kadın ve gözlerindeki ıslaklığı göstermemek için dışarıya bakarak, İstersen kalsın, diyor. Gerçekten de çok güzel bir araba.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Emrah Polat: “Hayatta olduğu gibi roma..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

7 Mart 2025

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Ramazan ayının en özel lezzetlerinden biri olan ramazan şerbeti, Osmanlı mutfağının mirası olan ferahlatıcı ve sağlıklı bir içecektir. Gün boyu susuz kalan vücudun sıvısını dengelemek ve iftar sofralarına lezzet katmak için tercih edilen bu içecek hem besley..

Devamı..

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024