Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Şubat 2022

Öykü

Nilgün Nerede

Fatma Yavuz

Paylaş

3

0


   “Duygular insanın hayata temas ettiği noktalardır demiştim bir defasında. İyi ya da kötü hissettirsin. Ne demek istediğimi anlamamış, boş boş bakmıştın yüzüme. Sana hayatı ne kadar az deneyimlediğini anlatmayı acımasızca bulmuştum. Yarı robotsun demek gibi bir şeydi bu bir insana. Ama aynanın karşısına geçip baktığımda yüzüme, tamamıyla robot olma isteğini görmüştüm her şeyden önce. Zafer! Biz yan yana gelmiş iki zıt kutubuz seninle, iki zıt renk. Sırf yakıştıkları için yan yana duran. Sırf birbirlerini daha kuvvetli vurguladıkları için güzel olan. Ama çok yorucu bu! Zıtlıkların uyumundan yoruldum inan! ”

  Bilmem kaçıncı kez okuyorum bu mesajı. Nedenini ben de bilmiyorum. Gözden kaçan bir detay, satır aralarına sıkışıp kalmış, keşfettiğimde beni temize çıkaracak, içimi rahatlatacak bir anlam mı arıyorum acaba? Silmek istedim ama elim gitmedi bir türlü. Bu ona ait bir şey çünkü. Ona ait her şeyde onun ruhundan bir parça var. Bunu hissedebiliyorum. Dijital ortamdaki kelimelere bile sirayet edebilen bir ruh üstelik bu.

   Neyi yanlış yaptığımı anlayamıyorum. Gerçekten bu kadar büyütülecek ne var? Neden insanlar, daha doğrusu kadınlar hayatı bu kadar zorlaştırır? Ne güzel bir düzenimiz vardı oysa! Böyle pat diye çıkıp gideceği hiç aklıma gelmemişti. Hele söyleyecek tek kelime bulamamama ne demeli? Ah Nilgün! Şu mesaja karşılık vermemiş olmama bile içerliyorsun muhtemelen bir yerlerde. Ama inan ne yazacağımı, ne yazarsam doğru olacağını bilemedim. O kadar yanlış ki yaptığın çıkarımlar! Fakat anlıyorum seni ben. Duymak istiyorsun biliyorum. Ama kim vurdu dilime bu düğümleri ben de bilmiyorum. Senden bir çağlayan gibi fışkıran, gürül gürül akan kelimeler, benim içimde dönüp duruyor. Çıkış yolu bulamıyorlar. Zorladığımda da bambaşka bir hale bürünmüş oluyorlar ve ben bile tanıyamıyorum onları. Belki o yüzden susmak daha doğru geliyor. Karşında çaresiz kalıyorum. Keşke, kelimelere ihtiyaç duymadan, zihnine aktarabilsem düşüncelerimi! Belki o zaman anlardın beni!

  Kalkıp sardunyaları suluyorum. Balkondan mutfağa geçip dolabın kapağını açıyorum usulca. Bak hâlâ burada diyet salatası. Tüketememiş yine, kaldırmış buraya. Her diyette ortaya çıkıveren bir sürü yeşillik var dolapta. Evdeki her şey sana ait ya da senden izler taşıyor Nilgün. Ben de dahilim üstelik buna. Ama bunu bile anlatamıyorum ben. Senin gibi her detayı anında görebilen bir kadın, bunu nasıl gözden kaçırıyor onu da anlamıyorum gerçi! Her şey ne kadar da tatsız! İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Son kavgamızı tarıyor zihnim. Diğerlerinden çok da farklı değildi aslında. “Bu sefer çekip gitme isteğini uyandıran ne oldu acaba?” diye düşünüyorum ama aklıma hiçbir şey gelmiyor. Sonra içimden bir ses diyor ki: Daha önce hiç gitmemişti. Belki de dönmez! Hissettiğim korku düğüm oluyor boğazımda. Yutkunamıyorum. Kelimeler, korkuyla siniyorlar bu kez de kuytulara. Senin yerine ben sinirleniyorum bu sefer bana. Üstelik de senin cümlelerinle çıkışıyorum kendime inanır mısın? Bir şeyi de düzgün yap diyorum. Kafamı toparlayıp yazacağım sana Nilgün. Belki de kelimeleri bir bir eğitmenin zamanı gelmiştir. Eğer dönersen hiçbir şeyini eleştirmeyeceğim, söz veriyorum. Fazla sigara içiyorsan eğer, ihtiyaç duyuyorsun demek ki diye düşünüp rahat bırakacağım seni. Sen akıllı kadınsın. Doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü de en az benim kadar bilirsin. Arkadaşlarına gidip günlerce gelmediğinde şikâyet de etmeyeceğim söz. Geleceğini bilmek bile çok güzelmiş, onu fark ettim. Yaptığın yemeklere laf edersem bir daha, aç bırak beni!

   Alıp ceketimi sokağa atıyorum kendimi. Hava, benim kasvetime inat ışıl ışıl. Nilgün olsa hadi pikniğe gidelim diye tuttururdu kesin. Bense koltukla adeta bütünleşirdim o zorladıkça. Ne büyük aptallık! Yok yok, biraz ara vermeliyim bu konuya. Şakaklarım zonklamaya başladı düşünmekten. Yapayalnız da nereye gidilir ki şimdi?

  Arayabileceklerimi bir bir geçiriyorum aklımdan ama hiçbirini görmek isteği uyanmadı içimde. Hadi ben neyse de Nilgün nereye gitti acaba? Arkadaşlarıyla da atışmıştı yakın zamanda. Sonrasında barıştı mı barışmadı mı onu bile bilmiyorum. O kavgayı anlatırken de dikkatsizce dinlemiştim zaten. Bizim çocuklarla koyu bir muhabbetin tam ortasındaydık telefonda. Kavganın sebebi neydi acaba? Ya barışmadıysa!

  Irmağın kenarından dakikalarca yürüyüp merkezdeki büyük parka geliyorum. Herkes dışarı atmış kendini. Her zamankinden daha kalabalık her mekân… Ne kadar da mutlu tüm insanlar. Güneşin onlar için açtığı romantik bir müzikte ahenkle dans ediyorlar sanki. Herkesin bir eşi var üstelik kollarında. Benimse pırıltılı çizgilerle yalnızlığımı çerçeveliyor bu manzara o kadar! Hiç hoşlanmıyorum bundan. Oturduğum bankta gittikçe ağırlaştığını hissediyorum bedenimin. “Koltukla bütünleşmeyi tercih ederdim evde!” diye düşünüyorum. Tanımlanamaz buruk bir acının dışında, bir de utanç ekliyor yalnızlığım duygu dünyama. Hatta insanlar fark edecekler ve bana acıyacaklar korkusuyla kaçmak istiyorum bütün kalabalıklardan. Kalabalıklardan yalnızlığıma, yalnızlığımdan Nilgün’e koşmak istiyorum ama Nilgün yok. Nilgün nerede?

   Eve döndüğümde, anahtarı elime almadan önce zile basıyorum. Belki açılır kapı kim bilir? Belki Nilgün de bensiz yapamayacağını anlamış, dönmüş olabilir. Ardı ardına tam beş defa çalıyorum ama açılmıyor kapı. Önce kapıdan nefret ediyorum tüm benliğimle. Sonra da evin tatsız, soğuk, donuk havasından içeri girdiğimde… “Nilgün’ün, giderken, bütün o ılık esintileri de götürmüş olması haksızlık!” diye geçiriyorum aklımdan. Mutfaktaki nefis kokuları da koymuş valizine belli ki. Ocağın üstünde tıkır tıkır kaynayan çaydanlığın camdan süzülen gün ışığıyla dans eden buharı, mutfak rafındaki antika radyodan ahenkle yükselip evin her köşesine usulca yayılan huzurlu notalar, vazodaki baygın papatya kokuları ve banyodan taşan saf sabun kokuları, onunla beraber terk etmişler burayı. Kendi sesiyle hayat verdiği yanık türkülerin yerinde de yeller esiyor. Büyük bir hırsızlıkla talan edilmiş hazine odasına dönmüş evim. Yabancılaşıyorum. İşin en tuhaf yanı da hazineyi çalındıktan sonra fark ediyor oluşum. Daha fazla kalmak istemiyorum o yüzden. Uzun zamandan beri ilk kez bu kadar derinden hissettiğim bir duygunun, ağır bir kayıp duygusu olmasına içerliyorum. Bir hüzün dolduruyor yüreğimi. “Hayata temas etmek buysa eğer ben boşlukta salınmak istiyorum Nilgün!” demek istiyorum ama Nilgün yok!

  Kendimi tekrar dışarı attığımda, giderden şevkle boşalan bulanık bir su gibi dönüyor başım. Ne tarafa gitsem Nilgün’ü bulurum, bilemiyorum. Ne pahasına olursa olsun alıp götürdükleriyle beraber alıp getirmek istiyorum onu gittiği yerden.

  Koşarak en yakındaki taksi durağında alıyorum soluğu. Kendimi aracın arka koltuğunda bulduğumda, şoförü,n “Nereye abi?” sorusuna ne cevap vereceğimi bilemiyorum birkaç dakika. Dikiz aynasındaki ters bakışlarla karşılaşınca da kararsız bir panikle ablasının adresi çıkıyor ağzımdan. “Ölse gitmez oraya Nilgün!” diye düşünüyorum hemen ardından. Ama bir yerden başlamak lazım! Yoldayken sırayla aradığım arkadaşları, nerede olduğundan habersiz. O kavgadan sonra konuşmamışlar belli ki. Ablasının kapısını çaldığımda, ben meramımı bile anlatmadan bir yığın beddua dökülüyor önüme. Hayırlı tek bir kelime çıkmıyor sevimsiz kadının ağzından. Bu kadından ve geçimsizliklerinden yılıp bana kaçtığı zamanları hatırlıyorum. Nilgün’e verdiğim sözler, ettiğim vaatler canlanıyor zihnimde. Sahi tam olarak ne zaman gevşedim ben bu kadar? Onun çaresizliğine, bana mecbur hissedişine yayılıp kalmışım bunca zaman. Seçeneksizliğinden cesaret alıp, hayatını gasp etmişim farkında olmadan. Yüreğine balyoz gibi inmiş olmalı onu mecbur edişlerim istemediği şartlara. O anda ayıyorum sebepsiz sandığım hırçınlıklarının anlamına. Ardıma bile bakmadan uzaklaşıyorum oradan. Kadının nefreti ilk günkü gibi yalnız…

   Sonra, beraber kaçtığımızda, ev ararken, iki hafta boyunca kaldığımız pansiyon geliyor aklıma. Neden olmasın diyorum. Belki de geçmişe sığınmak istemiştir sevdiğim. Benden kaçıp bana koşacak kadar seviyor mudur beni emin değilim gerçi ama. Görevli kadın Nilgün’ümü tarif ediyor beceriksizce. Ama ben “Çok güzel bukleli saçları vardı!” der demez emin oluyorum o olduğundan. “Bir saat önce çıkış yaptı abi.” diyor hemen ardından. Küfreder gibi yüzüme. Kahroluyorum. Başka hiçbir yer gelmiyor aklıma. Mağarama dönüp tavanına asmak istiyorum kendimi. Şanslıysam bir fuları kalmış olabilir belki Nilgün’ün evde, onunla.

  Taksiden inip eve doğru yürürken, bir zifiri karanlığı sürüklüyorum ardımdan. Eve adımımı attığımda, yaşamla arama çelikten bir duvar olacak zırh gibi bir karanlık. Üstelik o zırhı delecek başka bir Nilgün de yok yeryüzünde. Adım gibi biliyorum bunu. Başladığım noktaya dönmüş olduğuma inanamıyorum. Benliğim değersizleşiyor gözümde. Herkese ve her şeye karşı tanıdık bir nefret diriliyor içimde. Bu atmosferi tanıyorum ben. Nilgün’den öncesi bu… Nilgün’den öncesinin karanlığı…

  Köşeyi dönüyorum sonra. Çatıdan sarkan asma yapraklarının arasındaki mutfak penceresi çekiyor dikkatimi. Aralık mı bırakmışım çıkarken, diye düşünüyorum. Çünkü büyük bir umudun tepesinden beton zemine çakılmayı kaldıracak gücüm yok bu sefer. Yavaş yavaş yaklaşıyorum. Radyo nağmeleriyle evimizden sokağa süzülen o ılık esintiyi hemen tanıyorum. Kulağıma gelen notalar gün ışığı olup bir çırpıda siliveriyor ardımdaki karanlığı. İçimde yağız atlar şahlanıyor heyecanla. Ama ben onlardan daha hızlı koşuyorum. Evin kapısında aldığımda soluğu, en sevdiğim yemeğin kokusu karşılıyor beni. Hevesle giriyorum içeri. Gözlerim sonuna kadar açık, gözleriyle buluşmaya dünden hevesli. Ama Nilgün’ümün bembeyaz, çıplak ayaklarını görüyorum ilk. Leylak rengi, topuklarına kadar uzanan çiçekli eteğinin arasında beyaz bir mendil gibi salınıyorlar. Sadece ayakları da değil üstelik. Benim farkına varmayı hep ıskaladığım, o kırılgan, o hassas yüreğine bir kafes olan narin bedeni salınıyor mağaramın tavanından. Doğalgaz borusuna bağlanmış o kırmızı fuların ucunda benim boynum olmalıydı diyorum, aylar sonra karşımda oturan terapistin gözlerine bile bakmadan. Konuşuyor oluşumu mesleki bir alışkanlıkla hayra yoruyor ama ne her yanımı kuşatan karanlık zırhı görebiliyor aslında ne de onu asla delemeyeceğini bilebiliyor. Ama ben biliyorum. O Nilgün değil çünkü. Nilgün yok! Nilgün nerede?

      

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ruhun Kuytusunda: Bir DeğiniErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elisabeth Braw

31 Ağustos 2025

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Svalbard’ı yirmi beş yıl önce terk eden Ruslar, Sovyet Döneminin ihtişamını geri getirebilmek için Norveç takımadalarına döndüler.  Neil Armstrong Ay’a ayak bastığında yaptığı ilk şey Amerikan bayrağını dikmekti. Ülkeler bir arazinin kendilerine ait olduğunu belirtmek için o ..

Devamı..

Yaz Sıcağıyla Baş Edebilmek İçin Orta ..

James Clark

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024