Ben bu kadınla severek evlendim. Çoğu bunu beceremez, biz becerdik. Bu kadar diretmem de bu yüzden.
Bakın, bizim evliliğimiz, bir öküzün boynuzları üzerinde dururdu. Ben böyle inanırım. Bu öküz sallandı mı, evliliğimiz de sallanırdı. Bu sallantılara her zaman Hızır gibi yetişen biri vardı; ânında gelir, kuşatıcı kollarıyla her şeyi derler toparlardı, bu kişi benim. Bu her zaman böyle olmuştur.
Peki, bizim kadını neden severim? Çünkü çok basit biridir. Basit insanları her zaman sevmişimdir. Ne olduğu belli olmayan insanlar beni hep yormuştur. Şu hayatta Allah’tan bir isteğim olduysa, o da basit bir kadındır. Rabbim de o kadar duaya dayanamayıp bu kadını kucağıma atıverdi. Adı Filiz. Filiz’i ben değil, içim sever. İçim sevdiği için hâlâ yıkılmayan bir evliliğimiz var.
O zamanlar McDonald’s’ta çalışırdım. Hayatımın uzun bir süresini buraya verdiğim için pişman değilim. Amerikan Mamerikan ama beni yıllarca geçindirdi. O yıllarda henüz kuryelik yapıyordum. Bizimki bayilik olduğu için özerk bir yapıya sahipti. Büyük firmaların bayisi olmak demek; daha çekilebilir bir patronunuz olabileceği anlamına geliyor; tıpkı daha itici bir patronunuz olabileceği anlamına gelmesi gibi. Bizimki iyi biriydi. Çalışanlarını kölesi olarak değil; ailesi, çocukları, evi-barkı, hiç olmazsa hayalleri olan insanlar olarak görürdü. Onunla kısa sürede kaynaşıverdik. Ferhat Abi derdim ona, sen diye hitap ederek. Bu kaynaşlık, onun beni evlendirmesine kadar gitti.
Bir aile tanıyormuş, güzel bir kızları varmış. Evdeymiş bu kız, okumamış. Anlattı. Ben de annemlerin yanında kalıyorum. Rahatım iyi. Rahatım iyi ama yaş yirmi beş. Evdekiler dilleriyle olmasa da gözleriyle ‘git artık’ diyorlar. Eh benim de içimden gelmiyor değil. Hele kızı gördükten sonra biraz daha heves eder oldum. Kel olmadan önceki halim de gayet iyidir ayıptır söylemesi. (Şimdi de minare yıkıldı gitti ama mihrap yerinde sayılır.)
Ferhat abi beni götürdü bir yere. Karanlık bir dükkân. Tam önünde bir çöp konteynırı. Bu ne koku böyle. Her şeyin satıldığı ama hiçbir şeyin satılmadığı dükkânlardan. Niye hiçbir şeyin satılmadığının sebebi içeride oturuyor: Kır saçlı, göbekli, kırışık suratlı, kaba kılıklı bir adam. İki ömür yaşamış gibi duruyor. Filiz’in babasıymış. Bir nalbur dükkânı burası. Düzelteyim; batmak üzere olan bir nalbur dükkânı. Ferhat abi dükkânın önüne kadar gelip beni yalnız bırakmıştı. Gidip kendim tanışmalıymışım. Bence içerideki karanlıktan bıkmış.
Gittim anlattım. Sanki kaba kılıklı bir adam değilmiş gibi kendimi inandırarak konuştum. Adam, her şeyi bilmesine rağmen, ne iş yapıyorsun dedi. Ben de McDonalds’ta kurye olduğumu söyledim. Ama zaman zaman kasiyerlik de yapıyorum, mutfakta da çalışıyorum, temizlik de yapıyorum, diye ekledim nedense. Sanki iş başvurusu yapıyorum. Adamın yumuşamamak için özel çaba sarf ettiği yüzünden belliydi. Bu kalpsizlikle bunca yıl nasıl yaşayabildin adam? Demesin mi, “Garson parasıyla bizi geçindirebilecek misin?” Şaşırdım. Ona garson olmadığımı söylemeyi pas geçip, “Efendim ben sizi değil, bizi geçindireceğim,” dedim. Şimdi de o şaşırdı. “Biz kimmiş?” Cevap: “Ben ve.. yani olursa, ben ve Filiz.” Bozuldu. Yetmiyormuş gibi, “Ve yine olursa çocuklarımız…” diye ekledim. Bana domuzmuşum gibi baktı. “O maaşla aile geçindirilir mi” deyip başını yana çevirdi. Suratı eğildi büküldü, ben öyle bir küçümseme görmedim. Patronun tanıdığı diye bir şey de demedim. Öylece sustuk. Beni inceliyor. “Efendim,” dedim, “Ben de buraya illa kızınızı alayım diye gelmedim. Şu kapıdan çıkınca her şeyi unutabilirim. Bu iş olursa olur, olmazsa olmaz.” dedim. Başını bir o yana bir bu yana çevirip boş boş bakıp durdu. Ben de müsaade isteyip kalkıp gittim, yokmuşum gibi davranılmasına dayanamam. O kapıdan çıkınca gerçekten de her şeyi unuttum çünkü o sırada Filiz’i sadece simaen tanıyordum.
Günler geçti. Bir gün Filiz bizim restorana geldi. Normal bir müşteriymiş gibi. Onu canlı canlı ilk kez burada gördüm. Ve ne tesadüf, benim servise çıkamadığım için kasiyerlik yaptığım güne denk gelmiş. Güzel, tazecik bir kız. İddiasız. Muhtemelen kafasının içini açsan pek bir bilgisi de yoktur. Düpedüz cahildir desem yeri. Cahil fakat… Cahil fakat işlenmemiş saf altın gibi duruyor. Merhametsiz biri olsa, bu güzelliği bu cehalete layık görmezdi. Ama ben… Oturdu, yemek sipariş edip başka hiçbir şey demeden yiyip gitti. Hayatında ilk defa hamburger yediğini, hamburgeri düzgün tutamayışından anladım. İlk yiyişimde ben de öyleydim.
Sonra bu iş her hafta tekrarlamaya başladı. İlk başta diğer arkadaşlara sorarak teyit ettim; başka bir gün Filiz’i burada hatırlayan yoktu. Hoşuma gitti. Her seferinde aynı siyah elbiseyi, aynı siyah başörtüsünü takıyordu. Ve sadece yemek söyleyip yiyip gidiyordu. ‘Götür beni uzaklara’ dermiş gibi bakmıyordu asla. Sana bir beklentiyle gelmeyen kız iyidir. Sonunda, o gün o kapıdan öylece çıktığıma pişman olmaya başladım.
Sonra kendimizi nikâh masasında bulduk işte, uzatmayayım, her şey çok güzel oldu, her şey benim istediğim gibi oldu, çünkü o ilk gün kayınpedere çalımımı atmıştım! Bir taraftan Filiz beni beğendiğini söyleyip ısrar etmiş, diğer yandan Ferhat Abi bastırmış, kayınpeder de mecburiyetten peki demiş. Basit bir düğünümüz oldu. Ben basitliği severim, dedim, kayınlarıma. Ben basitliği severim, diye üstüne basa basa söyleyince bir akşam, neredeyse onlar da basitliği sevmeye başlayacaklardı.
Evliliğimizin ilk yarısı güzel ve basit yıllardı. Onda kendimden bir parça yakalamıştım. O ortaokul mezunu, ev kızıydı. Ben de turizm-otelcilik mezunu bir kurye (ama “garson”) idim. Hakikaten garson maaşıyla ev geçindirmenin zor olduğunu gördüğüm zaman kayınpedere sıcaklık duymaya başladım. Maaşıma yapılan evlilik zammının üstüne bir 150 lira da Ferhat abi eklemişti. Filiz çalışmıyordu. Benim paramla geçiniyorduk. Ben böyle mutluydum. O da. Erkek korumak, kadın korunmak ister değil mi. Zaman geçtikçe kadın korunmaktan fazlasını da istiyor. Filiz bir süre sonra ben evde sıkılıyorum, bir şeyler yapacağım, demeye başladı. Peki, güzel. Ne yapalım ne edelim. Bir okul kantinine eleman olarak girdi sonunda. Mutlu oldu. Eve giren para ikiye katlandığı için ayrıca sevindik. Paranın çoğalması, hayatımızın genişlemesi demekti.
Sonra bir çocuğumuz oldu, bu kantin işi yarım kaldı. Yaşım otuz bir. Baba olmak için en uygun yaş. Hayatımda bir kitabı bile sonuna kadar okuyup bitirmişliğim yoktu. Bunu neden şimdi söyledim? Çünkü kitapsız bir babanın yetiştireceği çocuk, daima dümdüz, sıradan, hatta boş bir insan olacakmış gibi gelir bana. Evliliğin ilk beş yılında bu kitap okuma işini ertelesem de çocuğu kucağımda bulunca artık sığınacak bir bahane bulamadım. Bir çocuk nasıl büyütülür, iyi baba nasıl olunur gibi kitaplar okudum. Lakin, bunlar tatsız tuzsuz gelmeye başladı bir zaman sonra. Bir gün, bir anlık heves.. ve bir roman okumaya başladım. Nerden geçti elime, kim fısıldadı kulağıma bilmem. Sayfalar aktı gitti. O zamana kadar roman okumanın, bizim yakınımızda yaşamayacak kadar muhteşem insanların işi olduğunu düşünürdüm. O romanı elime alıp, hikâyenin içine girmek bana bazı kesin inançlarımı sorgulattı. İnsanlar sabitelerinin sarsılmasını sevmezler ama ben sevmekten öte buna ihtiyaç duyuyordum.
Okuma serüvenim böylece başka bir boyuta evrildi. Artık çocuk eğitimi kitapları, raflarında sararmaya başlamışken, evdeki ikinci el romanların sayısı günden güne artıyordu. Çorak bir toprağın yağmuru emişi gibi, şimdiye kadarki okumamışlığımın kazasını yapıyordum. Sonra romandan cesaretle hikâye kitaplarına atladım. “Hikâye kitabı”, o yaşıma kadar benim için tek bir şeyi ifade ediyordu: İşçi bir babanın kırtasiyeden çocuğunun okul ihtiyaçlarını aldıktan sonra paranın üstünü bırakıp, “Bir hikâye kitabı eklesene hocası istiyor” diyerek kast ettiği, o para üstüyle alınan küçük, ucuz kitapları. Evdeki hikâye kitaplarının sayısı da birkaçı geçince onlara, zihnimdeki hikâye kitabı temsilinden onları ayırmak için öykü kitabı demeye karar verdim. “Öykü kitabı okuyorum” cümlesi bir McDonald’s işçisinin ağzında eğreti dursa da beni hiç zorlamadı. Ben bir şeyi istersem yaparım, yaparsam saklamam.
Ben kendi çeperimi genişletmeye çalışırken Filiz mevcudu muhafazadan fazlasını yapmıyordu. Başlarda benim ebeveyn kitapları okumamı çok hoş karşıladı. Hatta –o bebekle daha çok ilgilendiği için– onun yerine de okuyup ona anlatmamı isterdi hep. Sonradan direksiyon kırıp edebiyata yönelince ben, bozulmaya başladı. Evet bu böyledir, düşük ana-babaların en büyük kötülüğü, çocuklarını da düşük olmaya mahkum etmeleridir. Bunlar düşük olmayı, düz olmayı, çocuğun genlerine işler adeta. Ve sonra ölüp gitseler de, çocukları, elli yaşına gelmiş bile olsa hayatta pek çok şeyi kaçırma pahasına alışılmış mutsuzluğu pekiştirmekte ısrar ederler; duyulmadık hikâyelerin –aman Allah korusun– bir kahramanı olmak istemezler. Filiz’in de içine sinmiş bir ihtiyar vardı. Ve bunu aşamıyordu. İstemiyordu öyle tuhaf kitaplar okumamı. İstemiyordu işte. Çok özenirdim tartışıp yorumlamak için aynı kitabı okuyan çiftlere.
Onun bu halini de seviyordum; ama sevmekten daha çok yaptığım şey kabullenmekti.
Bir gün bir yerden bir rüzgâr esti ve ben de bir şeyler yazmaya başladım. (Ömrümde en büyük kıvancım bu âni rüzgarları kaçırmamamdır.) Bir cesaret falan gelmedi bana, sadece, hepi topu bir istek geldi. Cesaret demek için bir iddianın olması gerekir. Oysa ben sadece içimden geldiği için yazıyordum. Biraz zaman geçtikten sonra bu yazdıklarım “şey” olmaktan çıkıp öyküye benzemeye başladı. Her yazarın ilk kitabı otobiyografiktir, derler, kitabım yoktu ama adına “öykü” deyip yazdığım şeylerde hep içimde kalanları anlatıyordum.
Bu öyküler daha da kıymetli şeyler gibi gelmeye başlayınca bana, bunları bir yerlerde yayımlatmaya heves ettim ve birkaç dergiye yolladım. Hiçbir tanıdığım yoktu. Bütün dikenli yolları kendin aşmak zorunda kalınca, iş daha zevkli hale geliyor… Şaka şaka. Baş başayız, palavra sıkmanın gereği yok, kuyuyu tek başına kazmaya kalkınca beş kat fazla meşakkat çekiyorsun. Kimse beş kat fazla meşakkat çektiği için zevk duymaz.
Sonra dergilerde ismimi görmeye başladım. Allah Allah, ne tuhaf. İlk imzamı Filiz’e gösterdiğimde havada zıplıyordum. Ama o, “Hmm güzelmiş,” dedi, memnuniyetsizliğini gizlemeye bile gerek duymadı. İlk zamanlar öykülerimi yayımlayan dergiler, kendi yağıyla bile kavrulamayan dergilerdi. Çoğu bugün edebiyat tarihinde yerini aldı.
Bu arada restoranda müdür yardımcısı olmuştum. Bir yandan kitaplar okuyor, ceketimde daima kitap taşıyor, bir yandan öykü yazıyordum. İnsanlar McDonald’s’ta çalışmama rağmen öykü yazabilmeme şaşırıyorlardı ama ben öykü yazmama rağmen McDonald’s’ta çalışabiliyordum. Derken, yazdığım bir öykü iyi bir dergiye denk geldi ve dergiden arandım. Iban numaramı istediler. Telif ücretiyle o zaman tanıştım. İnsanın, yaptığı işten para kazanması dünyanın nadir mutluluklarından biri. 5 lira bile olsa. O zamana kadar öykülerimi bilâbedel yayımlayan dergilerin bana lütfettiğini düşünürdüm. Neticede adımı kitlelere duyuruyorlardı. Bu hikâyeler için bana bir bedel ödemeleri gerektiğini, bankamatikte 100 liralık telif ücretimi görünce anladım. Bir enayi gibi hissetmedim desem yalan olur. O parayı çekip cüzdanımda ayrı bir yere koydum. Eve geldim. Kadınım –nasıl becermişse– çocuğu uyutabilmişti. Filiz, dedim, bunu görüyor musun? Evet, dedi, ne olmuş? Gerçekten görüyorsun değil mi, dedim. Evet, dedi, 100 lira var işte. Bu parayı öykü yazdığım için aldım, dedim. Hmmm, dedi. Daha güzel bir tepki vermesi için devamını bekledim ama bir şey demedi. Sevindim’den başka. Bu şimdikilere boş gelir ama o parayı çerçeveletip duvarıma astım. Hala duruyor.
Ondan sonra telif ödemeyen dergilere öykü yollamayı kestim. Şimdi bakınca kesmesem de olurdu diyorum ama o zaman nedense kızmıştım.
Filiz’le olan ilişkimiz, yeni yaşantımın tesiriyle gölgelenmeye başladı. Bana biraz daha yaklaşır, en azından artık böyle bir hayatım olduğunu kabullenir diye ummuştum, olmadı. Oğlumuz Ali iki buçuk yaşına gelmişti. Daha rahat uyku uyumaya başladık. Ben de artık daha sık öykü yazıyordum. Evet karını yatakta bırakıp öykü yazmaya gitmek iyi bir şey sayılmaz ama aksi gibi neredeyse bütün öykü fikirleri yorganı üstüme çekince geliyordu. Çok bozuştuk Filiz’le. Yatağa aynı anda girme âdetimiz zaten bebeğin doğuşuyla bozulmuştu ama şimdi bir daha hiç düzelemeyeceğini hissettirmeye başladı bize.
Her şeye rağmen yazdım.
Filiz işi bırakıp eve kapandığı için beni ve şu bir türlü kabullenemediği yeni yaşantımı sorgulamak için daha fazla vakit bulabildi. Hiçbir zaman benim bulunduğum yere çıkmayı düşünmeyip, sadece ve sadece beni aşağıya geri çekmek isteyişi beni çok yıpratıyordu. Ama dedim ya, onu ben değil, içim seviyor; ona ölene kadar bağlı kalacağım idrakinden hiç uzaklaşmıyordum. Ve eminim ki, o da benim gibi hissediyordu. Öyle inanıyorum. Bulunduğum yere onu da çekmek için epey uğraştım. Bin bir türlü yol denedim. Annelik kitapları aldım, yemek kitapları, resimli gezi kitapları, aşk romanları, seks romanları, din kitapları, hepsini sırayla aldım. Bir tek annelik kitaplarına iltifat etti, birkaç da dini kitap okudu. Birkaç öykümü ona ithaf ettim, hem de ismini zikrederek. Bazen koca bir kitap yazmışım gibi uzun ve gülünç ithaflarım oldu (bin bir ricayla editörlere kabul ettirdim). Fakat annelik kitaplarının ötesine ilerletemedim. Sonra düşündüm; onu rahat bırakıp kendi yolunu kendinin bulmasını bekledim. Zira ben de kendi yolumu kendim bularak sevmiştim bu işi. Ama Filiz, değişmemek için özel bir çaba sarf etti hep.
Sonra kötü bir şey oldu. Tabii onun açısından kötü; birkaç öykümden daha telif alınca, kendimi tutamayıp restorandaki işimden istifa ettim. Sadece yazarak para kazanacaktım. Benim için bile inanılmaz radikal bir karardı. Böyle bir salaklığı pek kimse yapmaz.
Filiz’le kavgalarımız daha işi bırakmadan önce başladı. Ağır laflar etti ilk defa. Sakinliğimi hep korudum. Güzelce ikna etmeye çalıştım. Bana güvenmesi gerektiğini, bir şeyi yapıyorsam enine boyuna düşünerek yaptığımı söyledim. Enine boyuna düşündüğüm falan yoktu. Biraz gaza gelmiştim, biraz da orta yaş macerası yaşamak istiyordum (saçlar dökülünce orta yaş dönemi erken başlıyor).
Bismillah deyip yazmaya giriştim. Gerçekten çoğunlukla vicdanımı rahatlatan öyküler yazdım. Filiz ise beni tehdit etti. Garsonluk yaparım diye. Niye böyle oldun? Niye böyle oldun Filiz? Hani iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta…
Evde bolca oturduğum için her gün yüz yüzeydik. Sürekli birbirimize yakın olduğumuz için aramıza bir mesafe girdi. Ne tezat ama. Bunu o sebep oldu diyebilirim. En azından ağırlaştırdı. Ali üçüncü yaşına dargın bir anne-babanın gölgesi altında girdi.
O aylar nasıl geçti bilemem, çünkü içimde inanılmaz bir pişmanlık vardı fakat bunu Filiz’e belli etmemek için çok zorlandım. Öykü yazmasına yazıyordum, fena da değillerdi, hatta öykünün dışında daha para edecek şeyler de yazdım ama yine de çocuklu bir evi tek başına döndürecek parayı kazanamıyordum. Dergiler de telif ödemek için can atmıyordu. Daha fazla tahammül edemeyince, inceldiği yerden kopsun dedim ve Filiz’e durumu belli etmeye başladım. Açıkça söylemeye cesaret edememiştim, bende hiç olmayacak şey olmuş, erkeklik gururum baskın gelmişti. Filiz ise daima soğuk bir yüzle bana bakıyordu. Bu inadı niyeydi? Bir halt edip işten çıkmasaydım durumu toparlama ihtimalim vardı. Oysa şu halde bir de kayınların laflarını da çekiyorduk sürekli. Telefonlarına çıkmamaya başladım. Kayınpederin homurtulu sesi beni çok geriyordu. Kaynana hazretlerinin sesi müşfikti ama söylediklerine tahammül edemiyordum çünkü hep doğruları söylüyordu. Hayatımda ilk kez bu kadar sıçmıştım. Bir gün Ali koltuktan düştü ve burnu kanadı. Koşup müdahale edeyim derken Filiz, “Sen öykü yaz Selami!” diye ünledi. Öylece kaldım. Koca bir çocuk gibi gidip odama kapandım. Mastrübasyon yaparmış gibi öykü yazdım. İyi halt ettin, Allah’ın şapşalı, iyi halt ettin!
Her şerde bir hayır var. Bir gün o karanlık sesten kurtuldum. Telefon geldi, kötü haber kucağıma düşmüştü. En kötü ‘kötü haber’, başkasına iletmeniz için kucağınıza bırakılan kötü haberdir. Telefonu kapattım, ben zerre miskal üzülmedim ama Filiz’e bunu nasıl söyleyeyim diye akşama kadar düşünürken, bereket bir iki saat sonra üst üste baş sağlığı telefonları gelince durum ortaya çıktı. Şaşırdığım şey, babasının ölümüne o kadar üzülmeyişi oldu. Ulan dedim, bu kadar stres yapmanın gereği yokmuş, keşke söyleseymişim.
Bu kötü haberin ‘hayır’ tarafı şu oldu: Yıllardır kira diye bildiğimiz o köhnemiş nalbur dükkânı meğer kayınpederinmiş. Saklamış adam, işe bak. Ölmeden önce vasiyet yazdırmayı akıl edebilmiş ve dükkânı kızına bırakmış.
Bir iki hafta öylece geçti. Dükkân boş durdu. Bir gece aklıma bir fikir geldi.
Bunca zahmeti, Filiz’le sürekli yüz yüze olduğumuz için çektiğimizi düşündüm. İnsan ne kadar sevse de zaman zaman yalnız kalmaya ve özlemeye ihtiyaç duyuyor. Öte yandan, kız, Filiz, her insan gibi bir şeylere yaramak istiyor. Otuzunu geçtiği halde çocuk doğurup büyütmekten başka bir şey yapmamış olmak, onun içini çürüten ve belki kendisinin bile farkında olmadığı bir vehimdi. O halde Filiz’i duyulmadık bir hikâyenin kahramanı yapmalı. Zaten Ali de dört yaşını geçti artık.
Tuttum kolundan Filiz’i, itiraz etmedi, götürdüm dükkânın önüne. Tam karşısındayız. “Bak,” dedim, “ne görüyorsun?” “Selami,” dedi, “gene başlama, söyle ne söyleyeceksen!”
“Tamam dur. Bu dükkânı kullanabiliriz diyecektim.”
“Nalburcu mu…”
“Yok. Nalbur değil. Başka bir şey.”
“Ne gibi?”
“Başka bir şey işte. Düşünsene… Mesela hamburgerci..”
Bombayı kucağına bıraktım gitti. Bütün bu şovu tamamen risk alarak yapmıştım. “Ne hamburgeri bizi bunun için ta buraya mı getirdin!” diye basıp gidebilirdi. Gitmedi. Ben de gaza geldim:
“Sakın bir nalbur dükkânı diye düşünme. Baştan sona pırıl pırıl yapacağız burayı. İçerdeki karanlık hava gidecek. Burayı bomboş, tertemiz bir dükkân gibi hayal et. Bak şurada masalar, arkada mutfak, aynı bizim dükkân gibi, kırmızı bir dekor, şu çöpü de oradan aldırırız, mis gibi iş. Olmaz mı?”
Dükkânı öylece izledi. Canlandırdı. Kurdu.
“Ben hamburgerden anlamam ki.”
Hamburgerden anlamadığını ilk hamburger yiyişinden beri biliyordum zaten, diye bir espri yapardım ama şimdi yersiz kaçardı.
“Canım lokanta açmıyoruz ki. Ustalık gerektirecek pek bir şey yok. Burgeri kızart, ekmeğe sosu sür, domatesi marulu koy bitti. Zaten tek başına yapmayacaksın.”
“Hangi parayla olacak bu peki?”
“Gel şöyle yürüyelim…”
Koluna girdim. Bir şey demedi.
Dükkândaki bütün malı güzel bir fiyattan sattık. Sonra eski patronum Ferhat abinin yardımını istedik. Geldi, en az yarım saat boyunca düşündü, dükkânın içini dışını inceledi, komşulara sordu soruşturdu, olurunu bulmaya çalıştı. Bir hafta sonra aradı. Tamam dedi. Elini taşın altına koymuştu. “Sadece sana güvendiğim için yapıyorum,” dedi. Şubesi olarak kullanacaktı burayı. Ben müdür, Filiz de müdür yardımcısı olacaktı ama aslında müdür o olacaktı. Yeteri kadar iş yapabilirsek, McDonald’s’a bayilik için başvuracaktık.
Bir an resmiyette müdür olduğumu unutup, kırmızı önlüğü ve kırmızı şapkayı kafama geçirdim. Filiz de heves etmiş, takmış şapkayı. Muhteşem Hamburgerciler! Pırıl pırıl bir restoran oldu. Öğrenciler gelip gitmeye başladı. Bir gelen bir daha geliyordu. Kendimi mümkün olduğu kadar geri planda tuttum. Çünkü hem öykü yazmak istiyordum, hem de, müsaadenizle, bu hikâyenin kahramanı Filiz’di.
Filiz (kantin günlerini saymazsak) sıfır iş tecrübesiyle gelip, bir restoranın patron koltuğuna lop diye oturmuştu. “Bak,” dedim, “güzel oldu. Seni böyle çalışırken görmek çok güzel. Ama sakın gaza gelip garsonluk yapma. Çünkü garsonluk parasıyla bize bakamazsın biliyorsun.”
İşleyen demir ışıldadı, evdeki kara bulutlar dağıldı, Ali beş yaşına girdi, ben öyküyle hamburgeri aynı anda becerebileceğim bir iş bulmuş oldum, Filiz hamburgeri nasıl tutacağını öğrendi, saatler daha hızlı akmaya başladı, hikâyeler çoğaldı, gökyüzünü daha fark eder olduk, Selami öykü yazdı, yataklar birleşti, kalpler de.
Ben öykü yazıyorum ve artık evliliğimiz sallanınca onu toparlamıyorum; çünkü artık öküzün anladığı dilden konuşabiliyor, ona söz geçirebiliyorum. Okuduğum ilk romanın beni böyle bir geleceğe fırlatmasından da memnunum. Filiz de öyle.






