Olga Tokarczuk’un romanları bu halleriyle dünyanın bilgisini fazlasıyla önemsiyormuş görünürler, oysa kendi iç düzenlerine de epey düşkündürler.
1
Olga Tokarczuk romanlarında her şey her zaman bir bilgi gibi görünür. Bilginin romana girişini çok farklı yollarla epey zamandır kutsamış edebiyat geleneğine derinden ve çok açıkça bağlı olduğunu hep çok yakından görürüz. Şayet Milan Kundera’nın ileri sürdüğü gibi bilgi romanın tek ahlâkıysa ve aynı zamanda toplumların, tarihlerin, devletlerin bilgisinden ayrışması gerekiyorsa, Yakup’un Kitapları gibi ansiklopedik ve epik çabayı sınırlarına vardıran, Empusyon gibi dönemsel bir kesiti kılcallarına dek işleyen ve her iki durumda da yine toplumların, devletlerin tarihiyle eş zamanlı gelişen romanlarında bile böyle bir “ahlâkın” nasıl inşa edildiğini okuruz. Bu iki romanı bilhassa hemen saymak gerekir, çünkü diğerlerinde Tokarczuk’un insana, mekâna, evrene veya Tanrı’ya ve ilahi düzene gösterdiği tavır hem her birine ait yığınsal bilgiden hem bunların işlenmesinden gücünü alır –ki oluşan yeni perspektifler ağı, enerjisi ve kapsamı, sırf olduğu haliyle dahi göz kamaştırır.
2
Olga Tokarczuk’un olup bitenleri, kişilerin içlerinden geçen her şeyi ve böylelikle olacak olanların seyrini gökyüzünden tayin ediyormuş gibi görünen kadın anlatıcıların (Koşucular’da hem dahil hem apayrı duran anlatıcının ismi de yoktur) insafına bırakıyor olması, bilgiye ahlâktan da fazlasını katar ve ister yeryüzünün ister göklerin kanunlarından bahsedelim az çok “eril” bir görüntü veren ve hep ilk akla gelen bütün düzeni tersyüz eder. Yeniden yazar: Bu kudretli ses, erkeklerin dünyasını yok sayarak değil, sonuna dek vererek bir bakıma geçersizleştirdiği Empusyon’da çok zekice hep “orada” beklemektedir ve roman boyunca sanatoryumun erkek sakinlerinin hırpalamaktan, küçük düşürmekten geri kalmadığı ve diyaloglarına apayrı bir iştah katmış kadınların neden “zırcahil” veya “akıl yoksunu” olduklarını ancak kitap biterken öğreniriz. Daha doğrusu bilgileniriz, çünkü Birinci Dünya Savaşı öncesinin bu konuşmalara konu olan tüm kadın düşmanı görüşleri Joseph Conrad’dan Charles Darwin’e, Sigmund Freud’dan Jean-Paul Sartre’a dek çeşitlilik gösteren bir yazınsal ve evrensel tarihten derlenmiş, hiç de dikkat dağıtmadan romanın bilgi şöleninin seyrine uyuvermiştir. Açık bağlantıları yüzünden Büyülü Dağ’dan talihsizce çalıntı olmakla suçlanmış bu romanın bilgi bakımından olması bir yana, bilginin kullanımı yönünden de daha eleştirel olduğunu mizojiniye açtığı savaşla bu küçük yazınsal oyun bile bütünüyle gösterir. Thomas Mann’ın, karısının Davos’taki bir sanatoryum tecrübelerinden esinle yazdığı roman, barındırdığı bilgi aşkıyla Tokarczuk’u düşündürmüş olmalı: Onun kaleminde iki romanın yan yana gelişi demek, bilginin de niçin sorgulanması gerektiğini öğrenmiş olmak demek.

3
Olga Tokarczuk’un romanları bu halleriyle dünyanın bilgisini fazlasıyla önemsiyormuş görünürler, oysa kendi iç düzenlerine de epey düşkündürler. Koşucular durmadan genişleyen bir çevreden başka neyi işaret eder, düşünürüz. Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler asıl kişilerin mi yoksa adı üstünde bir metafiziğin mi anlatımı, sorgularız… Üstelik yazarın Kadimzamanlar dediği, tam da bir kasabanın ismiyken: İnsanların zamanının mekânın sarsılmasıyla bir olabileceğini bir asra varan bu romanda araya giren dünya savaşı bile tümüyle bir başına açıklayamaz. İnsanlar ölür, insanlar doğar ve Kadimzamanlar geçip giden zamanın bir tür kayıt defteri halinde hep öyle bekler. Bu romanda oldukça ağır bir tevazuyla yapılan, daha da ağır bir ritimle sayfaları hükmü altına alan kasabaya (ve ismine) sürekli işaretler, başka bir romanda, Son Hikâyeler’de, zamanı ortak mekânlara değil, ortak olması beklenen mekânlara da değil, üç kuşak kadın üzerinden dağılmış bir zincirin halkalarına dönüştürür. Sessiz sakin taşra yerleşimlerinde, karın örttüğü uzaklıklarda, bir çocukla bir başına çıkılmış gezi yolculuğunda hayatın bilgisine temas edip ölümü hayal edebilen kadınlardır bunlar. Yazar bir fırçayla ağır ağır şekil veriyormuş gibi boşluklar, yarı gölgeli alanlar bırakmaya koyulmuşken, tam da bakışımız ve zihnimiz romanın akılalmaz sessizliğine alışmaya başlamışken, içlerinden biri Vermeer’in kadınlarını düşünüverir, biz de hikâyenin kalbinde bu imayla açılıveren daha sessiz kadınları, oda içlerini ve pencerelerden akseden ışıkları hatırlar, hayal ederiz. Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, epigraflarla konuk ettiği William Blake’in şiir dünyasını garip Janina’nın daha da garip “adımlarına” ortak eder. Koşucular öylesine hüzün doludur ki, okuduğumuz hikâyenin renklerini unutacak olur, nerede durduğumuzu şaşırırız… Bilgi diyeceğimiz şeye durmadan temeller kazan, bağlantılar atfeden, zaman zaman ironi zaman zaman hayatiyet katan yanlarıyla Olga Tokarczuk’un romanları, bir şeyin tasviriyle özünü aynı anda verdikleri için hem orada hem değildirler ve bundan ötürü de kendi sınırlarının hem içinde hem peşindedirler.
4
Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler’de, Tanrı’nın kadın olduğunu açıkça ileri süren biri vardır. Gerçekten de bu romanı, esrarengiz bir oyun ve bazı görüntüler adına inancını kaybeden, çevresindekilerin erkek olmaktan çıktığını da söyleyecekleri Popielski veya fahişeliği ve zinayı sırf tanrısal bir ceza olarak taşımayan Başak ve Genowefa üzerinden okumak bile (hikâye kişi yönünden zengindir çünkü) tanrının mı hepsine hükmettiğini, yoksa kadınların mı dünyanın seyrine ve haritasına nedensizce vakıf olduklarını düşündürür. Bu sınırlar hep daha çok sorgulansınlar diye, bir tür erkekler arası hikâyeye sonuna kadar batmış Yakup’un Kitapları’nda da, olabilecek bütün “boşluklara” sızabilen ihtiyar Yenta icat edilmiştir. Yenta’nın, gerçeğinden farksız bir dinsel öğretiyi yaymak için birbirine girmiş ve Osmanlı bölgelerinde de cereyan eden faaliyetleriyle epey tepki toplamış Yakup ile ilkin Müslüman ardından Hıristiyan olmuş cemaati arasındaki bütün irtibatı “derleyip toparlayan” sesi, olabilecek ölçüde düşünseldir ve romanın bilgi yüküne yeni yollar açar. En sonunda “yüzü beyaz bir ışıkla aydınlanmış, kendine özgü saçlı, ilginç giysili” bir kadına –yazara– yüzyılların bu bilgisini devredene dek de ihtiyar Yenta görmesi gereken her şeyi görür, bedenlere girip çıkar ve başarısız olmuş o din savaşlarını düşününce bilgisinin ağırlığı artık ölümün bilgisiyle yan yana gelmiş olur. Diğer romanlarında olduğu gibi, Yakup’un Kitapları’nda da, Yenta’ya bu sesi bahşeden ve sonunda da devralacak olan yazarın, çok büyük bir bilgi ve ilişkiler yığınına dönüşmüş kitabın içinde dolanan varlığı hep uzak bağlantılar kurmakla, romanın harıl harıl heyecanını bu biçimde biraz olsun durultmakla meşguldür ve bu yüzden tarihin bir kesitine sıkışıp kalmış hikâyesine güç ve sahicilikten önce, anlam vermeye çalışır ve bu anlam, söz konusu tarihin artık olmayışını da barındırır.

5
Gelip geçen bütün tarihsel bilgiyi kendi bünyesine kabul etmekte hiç sıkıntı duymayan devasa sistemli yapısıyla Yakup’un Kitapları, büyük çoğunluğu şimdiki zaman kipinden oluşan seyri boyunca aralıksız büyümeye devam eder. Diyalektik bir ağ gibi düşünülecek olsa, tek bilginin dahi kapsanmadan ve işlenmeden kalmayacağını göreceğimiz ve yukarıda Yenta’nın ve yazarın sesiyle birleştirdiğimiz düşünsel taraflarının da yer yer esnetemediği gergin ve dopdolu hali romana efsanevî bir yan, ama aynı zamanda, özellikle ilerledikçe bir miktar yoruculuk da katmıştır. Romanı ele alan sesten değil, içeriğindeki bilgi bolluğundan kaynaklanan (biraz da şimdiki zaman kipinin verdiği sıkıcı halden ileri gelen) ve daha fazlası durmadan dahil oldukça dikkatin sınırlarını ihlal edebilecek öyle “enformatik” bir dünya kurmuştur ki Olga Tokarczuk, okur bazen bu dünyanın hazzına değil basbayağı hiç gecikmeyen devamına maruz kalmış olur. Ansiklopedik romanlarda gördüğümüz bilgi yoğunluğunu daha açık biçimde göstermenin yolunu Yakup’un Kitapları son derece düz, kısa ve sıralı cümlelerden oluşan sözel yapısıyla başarmak ister gibidir, ama tam da bu sebeple, tasvir ettiği dünya çok ama çok sayıda kristalin birleşerek bir anda aydınlattığı bir yer haline gelir: Işık, gösterdiği kadar, mat ve cansız da bırakmaya yatkın olabilir. Olga Tokarczuk’un neşeli ironisinin bu romana da sızmadığını değil, kurucu endişesinin bu neşeden veya ironiden önce bilgi ile romanı ayrı ayrı şeyler olarak görme eğiliminden kaynaklandığını düşündüğüm için söylüyorum bunları.
6
Elbette hiçbir romanı bilgisine dalıp giderek, bir şeyler “öğrenmeye” çalışarak okumamak da mümkün. Tarihsel anlatılar kurma konusunda hevesli Olga Tokarczuk’u düşününce ise, bu yargının bir miktar esneyebilmesi gerekir. Sözgelimi Yakup’un Kitapları’ndan, Empusyon’dan maddi bilgiyi; diğerlerinden yazarın artık imzasına dönüşmüş daha üstün, daha kapsayıcı felsefi sesiyle içli dışlı hayatın ve dünyanın bilgisini çıkarmayı aklımızdan geçirmek bile, onlardan değerli bir şeylerin eksilip gitmesine eşdeğer olabilir. Çünkü yazarın en büyük mahareti tam da bu güçlükte yatmaktadır: Düşüncenin sınırlarına davet eden dünyasında, bunu nasıl yaptığında ve bize de ışık tutan hep anlayış dolu anlatımında.






