Birkaçı art arda düştü. Bekledim, bekledim, bekledim… Son damlanın düşmesine kadar bekledim. Uzunca tutunmuş, zorlanıyor. Yaylanmak istemedim. Çarpık duran ayaklarımı izlerken aklıma takıldı; dün yaptığım pırasanın tamamını tükettim mi? Tencereyi gözümün önüne getirdiysem de hatırlayamadım. Hem hiç halim yok. Olmadı, dışarıdan söylerim…
Ayaklandım. Külotumu hızlıca yukarı çekecekken fark ettim; uzunca bir ip, sökülmüş parmaklarıma dolanıyor, yırtık almış başını gidiyor, yukarı çektikçe de genişliyor. Başımı eğdim. Baktım, baktım, bir müddet baktım. Annem geldi aklıma, annem ve külotları…
Olan olmuş, yırtığın daha da büyümesi umurumda değil. Düğmeleri ilikledim, aynanın karşısına geçip yırtığın dışarıdan belli olup olmadığına baktım. Katlanmış, kalıncana bir çizgi gibi sağ tarafta izini belli ediyor. Sol elimi içeri sızdırıp olabildiğince düzeltmeye, çizgiyi dağıtmaya çabaladım. Orta parmağım iyi uzanıyor; aşağıya, biraz daha aşağıya… iyi uzanıyor. Düzelttiğimi bozmadan, parmaklarımı yavaşça içeriden kurtarma çabasıyla, minik adımlarla geri yürüttüm. Nefesimi göğsümde sıkıştırıp göbeğimi içeri çektim. Odaklanmışım. Kahkaha ata ata içeri iki kişi giriverdi. Aynada göz göze gelip küçük bir tebessümle selamlaştık. Millet gelmeye başladığına göre vakit geçmiş, öğle arası bitmiş olmalı.
Elimi hızla çektim; görmemiş olmalarını umarak. Bluzumu kasığıma doğru uzatıp, sağından solundan çekiştirerek oyalanmadan dışarı attım kendimi. Düzeneğimin yarattığı tutuklukla yürürken çamaşır çekmecemin düzeni gözümün önüne geldi; kaç külotum yırtıktır böyle? Ya da şöyle sorarsam daha kolay yanıtlarım; kendime en son ne zaman iç çamaşırı aldım? Hı, ne zaman?
Her neyse... Kimseyle göz göze gelmeden masama ulaşayım önce. Bu esnada yüzüm donuklaşıp damağım kurudu. Ensemin sıcaklığını, buz kesen parmaklarımla serinlettim. Öte yandan iplik uzadı, bir yerlere takıldı da baştan sona sökülüyor gibi hissettim. Bu sırada dizkapaklarım, kumaş pantolonumun içinde sıcak sıcak atıyor. Umurumda olmayan çoğu ayrıntı bir anda en acil telaşım olarak içimi kurcalıyor. Bu alıp başını giden benzerlik korkusu daha da anlamsızlaşmaya başlıyor. Annem olsa, “Amaan, içini gören mi var?” derdi. Anlaşılan şu ki yine onu tekrarlıyorum; ağız burun büktüklerimin tümünü devredip gitmiş gibi. Aklımın ucundan geçer miydi, ona yırtık bir külotta rastlayacağım? Gördüğüm, daha doğrusu hissettiğim; “olur olmaz zamanlarda” adlı listemin en absürt maddesi olarak seçilebilir.
Ne mutlu ki masam ulu orta bir yerde değil, yerime oturur oturmaz kamburumu kabartıp alnımı baş, işaret ve orta parmağıma yasladım. Saçımı kulak arkasına atıp sağ tarafıma kulaklığı oturttum. Henüz ilk yarım saatini izleyebildiğim, ekrandaki filmi aşağı aldım. Adımın yazdığı klasöre çift tıklayıp ilk sırada bulunan dosyayı açtım.
Rüyada ya da uykuyu ararken, yatağımda; yanı başımda bir başına duran yastığın desenlerini parmağımla boyarken… Sıklıkla, soyunacakken… Upuzun kanepenin başköşesine iki büklüm sığmaya çabalarken… Alt tarafı içimden konuşurken kaptırıp, tüm ifademle kendimi ikna edeyim diye ipince çıkan sesimi duyduğumda, ürperirken… Bir yokuşun başında, soluk alırken... Yeşil ışığın yanmasını en önde beklerken, yandığında kalakalıp, olduğum yere daha da demirlemişken ve sağımdan solumdan geçip gidenler omuzlarımı devirirken... Karanlıktayken... Oturup da uzaklara, çok uzaklara bakarken… Garip yerlere bakarken… Yüzümün ta ortasına kümelenen sıkıntının sebepsiz yarattığı iç burukluğunda, etrafı bön bön izlerken… Duvarlarımın gerisinde, büyük düşlerim son bulduğunda, peşine sıralanan kırıklıklarımı kabullenirken... Aynaya çoğu kez baktığımda, sağ kaşımın altında yatan beneği kapatma derdiyle art arda tararken… Yırtıkta gördüğüm gibi. Hepsi bir değil mi?
Resim: Daisei Terazono






