"Çağın anlamlı sorusu: Sanat, 'yeşeren dönemden' neler alıyor ve dünyanın rüyalarına ne katabilir?"
Öncülükten söz ederken dar anlamlı bir tanım yapmak istemiyorum. Bir döneme tanık olurken geleceğin sanatını da öngören tarzları desteklediğimi belirteyim. Sözgelimi, Akira Kurosawa, Rashomon'u çekerken biz henüz doğmamıştık. Ancak teknik olanaksızlıklara karşın çekilen bu siyah-beyaz film, biçimsel yapısıyla bu yüzyılın dilini de içeren bir yapım. Kamera teknikleri ve görüntü ustalığı işin içine karışırken, sınır tanımayan bir yapı da göze çarpar bu filmde. Yani teknik yetersizdir belki, ama Kurosawa'daki resimsel bilginin varlığı sinema karelerindeki bütünlüğü korumada eşsizdir. Bir örnek olarak, Rashomon'da durağan kamera yer yer hareketli figürlerle 'tamamlanırken', diğer sahnelerde hareketli kamera sabit figürlerin etrafında dolaşır. Asıl meseleye, yani anlatım diline gelirsek, öncü ya da fütürist yapı taşıyan oluşum bize çok şey söyler. Felsefe sanatın içine girmiştir öncelikle. Aynı zamanda düşünsellik içeren anlatım dili sık sık izleyiciyi 'yere serecek kadar' sendeletir. Bir cinayet ve tecavüz vakası ve bunu, 'sıradan' birkaç insanın gözlemleriyle yansıtmak... Biçimsel yapının özü bu. Ancak bütün anlatıcıların birbirini yalanlaması ilginçtir. Söz konusu anlatım direkt değil, dolaylıdır. Zaman zaman soyut anlatımlara yönelmek de başka bir ayrıntı. Filmin sonunda duyduğumuz bebek ağlamasıysa insan içindeki sevginin, iyiliğin ve kötülüğün kaynağı ile ilgili farklı ipuçları sunacaktır bize. Üzerinde anlaşmamız gereken konu şu: Film eskidir ama anlatım dili bir sonraki yüzyıla tanıklık edecek derecede 'anlamlı' biçimsel izler taşır. Şöyle açıklayalım, Coppola'nın Baba filmi, yapıldığı dönemin ve sinema tarihinin bir başyapıtıdır, ama bu yüzyılın sanatı hakkında fazla bir şey söylemez. Yani o filmin tekrarı bu çağı yansıtmaz. Monet resimlerini bu çağda denemek gibi bir şeydir bu tür öykünmeler. Baba'nın hikâyesi görkemliyse de artık sıradanlaşmıştır. Ancak Tarkovski'nin Ayna'sı yine felsefi diliyle çağının ötesi dikkati çeken özellikler taşır, Kurosawa'nın Rashomon'unda olduğu gibi Karel Reisz , John Fowles uyarlaması, Fransız Teğmenin Kadını'nda, film içinde film yaratarak yeni bir biçim dener. Bu da yeni yüzyılın çok sesli dilini yansıtır.
Sanatta Biçimselliğin Dilinin Ne Olması Gerektiği Sorusu:
Son yılların en ilginç sinemalarından, müzikalleriyle ünlü Rob Marshall'ın Nine filmi bu çok sesli yapıyı bir derece ileriye götürür. Görüntüler görkemli, 'çoklu' oyuncu yönetimi kusursuzdur. Kariyerinin sonuna gelmiş bir sinema yönetmeninin aşkları, takıntıları, tökezleyen hayatı ile ilgili, düş ve gerçeği bir arada kullanan görsel bir şölen sunar. Aynı zamanda yaşlansa da güzelliğinden ödün vermeyen Sophie Loren ilgi çekici bir rolle karşımıza çıkar. Yönetmen 'Guido' rolündeki Daniel Day-Lewis kariyerinin en büyük rolünü oynar bu filmde kanımca. Düşünsel ve öncü sinema yapıtları saydıklarımızla sınırlı değil elbette. Stephen Poliakoff’un Mary'yi Yakalamak filmi, ayrıca geçen yazımda ayrıntılı değindiğim Leos Carax'ın Kutsal Motorlar, Darren Aronofsky'nin Siyah Kuğu filmleri de öncü ve çağdaş sinemanın sayısız örneğinden bazıları. Daha eskilere gidersek Joseph L. Mankiewicz'in Geçen Yaz Birdenbire, Resnais'nin Last Year at Marienbad; şiirsel sinemanın büyülü adı Marcel Carne'nin, Gecenin Kapıları adlı filmleri de felsefi sinemanın günümüze uzanan gizemli örnekleri.






