Ama düşman nerededir? Yörükler nerededir? Coetzee'nin barbarları nerededir? Coetzee, Batının çökmüş ahlak ve ideolojisini eleştirirken, Alper de bizi çevreleyen coğrafyanın şimdiki ikiyüzlülüğünü gözler önüne sererek yazarın izinden gider sanki.
Deniz Gündoğan İbrişim
J.M. Cooetze'nin en bilinen romanlarından
Barbarları Beklerken (1980), sömürgeciliğin politik, kültürel ve en çok da akademik alanda bütünüyle kritik eleştiriye tabii tutulduğu bir dönemin, sömürge sonrası (İngiliz) edebiyatın en ilgi çekici eseridir.
Barbarları Beklerken, Güney Afrika'daki küçük bir kasaba sınırındaki hayali ve adsız imparatorlukta geçer. Hayali imparatorlukta kasabanın yönetimini üstelenen ve kasabanın sulh hâkimliğini yapan yaşlı kahraman, imparatorluk adına gelirleri toplar, karakolları denetler. Suç işleyen "barbarları" da yargılayıp adaletin biricik koşulunu sekteye uğratmaz. Günlerden bir gün, hayvan hırsızlığı nedeniyle aralarında biri çocuk olan üç kişi karakola getirilip sorgulanır. Sözde hırsızlardan biri sorgu sırasında ölür. İşkence altındaki çocuksa barbarların imparatorluğa karşı amansız bir saldırı planladığından bahseder. Aynı anda, karakolun en yetkili subayı Albay Joll, Hâkim'i ziyarete gelerek kasaba yaşamını sıkı sıkıya denetlemeye başlamıştır bile. Albay Joll, barbarların sınırın hemen ötesinde yaşadığı dedikodularını ciddiye alarak barbarları yakalamak amacıyla kafilesini toplayıp civarda keşfe çıkar. Bu keşfin ardından da yakaladığı birkaç kişiyi, başka deyişle tutsakları karakola getirir. Hâkim'in Albay Joll'la karşılaştığı ve tutsaklara yapılan sert, haksız davranışı gördüğü an romanın paranoyasının da başladığı noktadır. Zira bütün bunlar, sonu gelmeyen bir barbar paranoyasını, barbarları iştahla beklemeyi, beklemenin doğasında bulunan tekinsizliği beraberinde getirir. Tutsakların getirilişiyle birlikte Hâkim'in dingin yaşamı yerle bir olur. Tutsakların hücrelerindeki zorlu ve kötü yaşam koşullarını gördüğü andan itibaren yaptığı işten ve tutsaklara gardiyanlık yapan askerlerden nefret etmeye, kendi suç ortaklığını sorgulamaya başlar. Görevinin getirdiği sorumlulukla ahlaki bilinç, ötekiyi dinleme ve anlama farkındalığı arasında bocalar. Dahası, karakolun kapısında bulduğu yoksul genç kadınla kurduğu ayrıksı ilişki, insanların birbirlerinden sorumlu olduğu etik davranışa yaklaştırır onu. Barbar kavmiyle karşılaşınca onların yıllarca üzerinde yaşadıkları topraklarını geri istediklerini, sömürge yönetimi altında kimliklerinin, aidiyetlerinin yok olup gittiğini ve özgürlüklerine nasıl el konulduğunu anlar. Bu arada barbarlarla sözde bir savaş başlamıştır bile. Hâkim ise barbarların yanında yer aldığı, onları savunduğu ve dolayısıyla vatan hainliği yaptığı gerekçesiyle tutuklanır, türlü işkencelere maruz kalır. Tutuklu kaldığı hücrede, barbarlar olduğu söylenen insanlarla aynı acıları çeker; kendiyle ve ötekinin kapsadığı alanla yüzleşir. Bir süre sonra, hücrenin dışında barbarları beklemenin paranoyası sürerken, bir yolunu bulup dışarıya kaçmayı başarır. Ne var ki tutsak kaldığı günlerde, kendisini kendisi yapan ötekiyle karşılaşma anının önünde açtığı etik anlayış, dünyayla ilişkisini değiştirmiştir bile. Bu anlamda tutsaklık Hâkim'e daha çekici görünür. Tutsak hayatına geri döndüğündeyse, hücrelere yeni tutsakların getirildiğinin farkına varır. Bu haksızlığa karşı çıkarak Albay Joll'a kafa tutar ve bütün bunların insanlığa karşı geri dönülemez ve tamiri olanaksız bir ayıp olduğunu dile getirir. Hâkim bu davranışları üzerine gene türlü işkencelere maruz kalır. En nihayetinde hücresinden salıverilişinin ardından bir dönem münzevi hayatı sürer. Ancak çok geçmeden eski işine geri döner. Bununla birlikte, “yüz etiği” olarak adlandırabileceğimiz bir kavrayış ve farkındalık Hâkim'in peşini bırakmaz. Başka deyişle, ötekinin yüzüyle karşılaştığı andan itibaren, Levinasçı düşüncedeki etik varoluşun ve insani gerçekliğin noktasına doğru çekilir yaşlı adam. Yaşamının geri kalanındaysa o noktadaki müphemlikte konuşlanır. Sınır kasabasındaki kaos artıp uğursuzluklar birbirini kovalarken parmaklar tek bir noktayı işaret eder: Barbarlar. Herkes barbarları beklemektedir. Ancak kitabın sonunda ortada ne barbarlar vardır, ne de sözde kötülükleri. Peki, düşman nerededir?
Yönetmenliğini Emin Alper'in üstlendiği, başrollerini Tamer Levent, Reha Özcan, Mehmet Özgür, Berk Hakman, Furkan Berk Kıran ve Banu Fotocan'ın paylaştığı
Tepenin Ardı (2012) seyirciyi
Barbarları Beklerken'in "Düşman nerede" sorusuyla baş başa bırakan bir film. Ermenek ve çevresinde geçen
Tepenin Ardı'nda Dede Faik, emekli olduktan sonra yaşadığı kasabanın yaylasında babadan kalma bir araziyi işlemeye başlar. Araziye bakmak üzere bir yörük ailesiyle de anlaşır. Bir Ağustos günü Faik'in oğlu Nusret yanında aldığı iki çocuğu Zafer ve Caner'le, birkaç günlük tatil için babasını ziyarete gelir. Bu ziyaret sırasında anlarız ki tepenin ardında görünmez, işitilmez, dokunulmaz ancak bütünüyle lanetlenebilir ve öldürülebilir yörüklerle, başka deyişle ötekiyle savaş çoktan başlamıştır bile. Bu noktada,
Barbarları Beklerken ve
Tepenin Ardı kurgusal bağlamda şüphede ve paranoyada buluşur. İnsanlık durumunu merkez alan
Tepenin Ardı'nda taşranın içinden konuşan eril dünyanın öfkesi, günahı ve utancı vardır. Filmde gözler önüne serilen öfkeyi, günahı ve utancı boy boy yükselen dağlar, kavaklar bile saklayamaz, dahası aklayamaz. Dağların, yolların, akan suyun, kendinden olmayanın, insanın sessiz ötekisi keçilerin, yörüklerin, evdeki kadınların, çocukların tek sahibi benim, onları kurban da ederim öldürürüm de diyen taşra erkeklerini, taşranın sıkışmışlığını ve tekinsizliğini şüphe ve paranoya diliyle anlatır
Tepenin Ardı. Bu dil, kolektif kötülüğün gürül gürül aktığı bir pınardan beslenir. Kötülüğün sıradanlığından, kötülüğün çatallaşarak güncel yaşama derinden nüfuz etmesinden kaynaklanır. Bu çatalların biri de Zafer'in Güneydoğu'daki askerlik dönemine ve ardından bütünüyle parçalanan özne olma durumuna gönderme yapar. Zafer, travmatik belleğinin şimdide açıldığı noktada akıl-akıl dışı arasında gidip gelirken, insanın sessiz ötekisinin postunda can verir. Bıçak keskinliğindeki şiddetli güvensizliğin ve atılmışlığın cefasını, filmde sadece "çay koyan", "meyve soyan", "tecavüze uğrayan" ve eril dünya tarafından sessizleştirilen Meryem ve çocuğu gibi, Zafer de çeker.

Filmde, dar görüşlü Dede Faik bulunduğu coğrafyaya, sahip olduğu mülke (bağ, bahçe, tarla, ev ve kadın) karşı kırbacını hiç mi hiç yere indirmezken, sinsi-ortakçı Kâhya Mehmet,
Barbaları Beklerken'deki Hâkim görünümündedir sanki. Filmin açılış sahnesinde kavaklara sopayla vurur Kâhya Mehmet. Belki de madun olmanın, aşağıdaki olmanın hıncını böyle alır dünyadan. Ne var ki çoğu zaman da kavakların gölgesinde soluklanır; suçunu, günahını kavaklara anlatır. Dede Faik'in yüzüne gülüp, arkasını döner dönmez küfür edebilen ve içten içe düzenin altını oyan bir ortakçıdır Kâhya Mehmet. Ezilenin ezene karşı direnişinin vücut bulduğu bir figürdür. Kölece bir boyun eğiş yoktur Kâhya Mehmet'te. Ancak Hâkim'deki gibi ben ve öteki arasında yüz yüze kurulan ve ötekine duyulan kayıtsız şartsız sorumluluk duygusu da bulunmaz. Emin Alper
Tepenin Ardı filmi üzerine "Birikim Dergisi"nde Tanıl Bora'yla yaptığı söyleşinde filme dair şöyle der: "Ortakçı ile mülk sahibi arasındaki biraz feodal, sınırları yer yer belirsiz maduniyet ilişkisi. Doğaya karşı haşin tavır, erkeklik sınavları, ateş başında binlerce kez tekrarlanmış sıkıcı anekdotlar, küçük kavgalar, birbirini yemeler ve tabii ikiyüzlülükler" (2012). Dolayısıyla, erkeklik sınavlarının, iktidar ilişkilerinin kendini sorgulayarak ötekini anlamaya izin vermediği, anlasa da Hâkim'inki gibi arada kalmışlığa ya da müphemliğe dönüş(e)meyen bir kurgudur
Tepenin Ardı. "Ne garibanı be, eşkıya bunlar" diyen Dede Faik filmin sonunda Kâhya Mehmet'i, oğlunu ve kalan torununu peşine takarak tepeye doğru sert ve emin adımlarla ilerler. Herkes düşmanı alt etmeye yaşamı üzerine yemin etmiştir bile. Ama düşman nerededir? Yörükler nerededir? Coetzee'nin barbarları nerededir? Coetzee, Batının çökmüş ahlak ve ideolojisini eleştirirken, Alper de bizi çevreleyen coğrafyanın şimdiki ikiyüzlülüğünü gözler önüne sererek yazarın izinden gider sanki.
Tepenin Ardı çok yeni bir film değil. Filmin sinemalarda gösterilişinin üzerinden neredeyse beş yıl geçti. Ancak
Tepenin Ardı'nı metin olarak yer yer tematik ve motifsel bağlamda 1980'lerde yazılan
Barbarları Beklerken ışığında okuyabilmek—elbette sömürgecilik söylemi çerçevesinde coğrafi, tarihi, kültürel ve dilsel farklılıkların fazlasıyla bilincinde olarak—dünyamızın şimdi ve şu anda içinde bulunduğu kolektif yarılmaya farklı bir bakış getirebilir diye umuyorum. Böylesi bir birliktelik, travmanın sadece belirli bir ulus içindeki tikel suretine değil, daha çatallı, günlük ve hatta sinsi dolaşımına ilişkin ilişkisel ve etik bir okumaya da davet olabilir. Coetzee, "Birileri acı çekerken, buna tanık olanların sorumluluğu o acının utancını taşımaktır'' derken bizim umduğumuz bu davetten söz ediyor olabilir mi?