Veronica Raimo anlatısını hiçbir biçimde dümdüz kurmuyor çünkü anlatıcının kafası karışık ve dağınık, uyku problemi çekiyor ve kronik kabız.
Geri Döndüğüm Yerler yayımlandıktan sonra eşten dosttan sıkça duyduğum bir soruydu. “Eee, ne zaman hikâye ya da romana geçeceksin?” Kibar bir insan olduğum için bu soruyu uzun süre sabırla cevapladım. En son edebiyat öğretmeni arkadaşımdan da aynı soruyu duyunca pes ettim, “Geçeceğim en kısa zamanda,” dedim. Ne olacaksa olsun artık, bu soruyu cevaplayıp duracağıma, onlar benden öykü ya da roman beklesin diye düşündüm.
Yine karşılaştığım sorulardan ya da eleştirilerden bazıları yazılarıma genellikle kişisel hayatımdan yola çıkarak başlamam, bunun kısırlığı ve tükenme olasılığına dair. Her yeni gün başka şeyler yaşadığımız bu dünyada ben hayatımdaki bazı duyguları, olayları edebiyata bağlama olasılığımın tükeneceğini hiç sanmıyorum. Aslında okuduklarımdan anladığım kadarıyla hayat genellikle sanattan önde gidiyor ve bu hepimizin biricik küçük hayatları için geçerli. Aristokrat ailelerden, her şeyi büyük büyük yaşayanlardan, başına sürekli kötü şeyler gelenlerden olmamız gerekmiyor. Önemli olan hayatımıza bakmayı ve oradaki detayları görmeyi bilmek.
Son yıllarda otokurmaca eserlerin çokluğu ve bunların başarısı, hele Annie Ernaux’nun Nobel alması, benim gibi “kişisel olan politiktir” diyenleri nasıl sevindirmiştir, tahmin edersiniz. Kendi hayatından yola çıkmanın ne denli kısıtlı ve basit olduğunu söyleyenler de oldu elbet. Hatta otokurmaca türünde yıldızı parlayanlar asıl olarak lubunyalar ve kadınlar olduğu için sesini yükseltemeden bunu söyleyenler genelde erkekler oldu.
Okuduğum tüm bu otokurmaca romanları çok sevdim, çoğu sınıfsallıktan, ayrımcılıktan beslendikleri için sert metinlerdi. Tüm sertliklerine rağmen bu yazarlar içten ses tonları ve önümüze sermekten çekinmedikleri yaraları, her romanda gelişen teknikleriyle son yıllarımı şâd ettiler, müteşekkirim. Sonra geçtiğimiz mart ayında yeni bir otokurmaca roman okudum ki sanırım bu romana kavuşmamın hikâyesini de anlatmam lazım. Veronica Raimo’nun yazdığı, Booker uzun listeye kalmış, nefis bir otokurmaca roman Yalan Dolan bana ilk kez şu cümleyi kurdurdu: “Ben bir roman yazsam, böyle olurdu.”

Tesadüfler hiçbir zaman tesadüf değildir
Bir kış günü sabah erkenden annemle bankada buluşmak üzere bindiğim otobüste tüm bet suratımla otururken, yanımda oturan hanımefendi kibar bir sesle, “Siz Banushka mısınız?” dedi. “Eyvah” dedim içimden çünkü sabahları ben, ben değilim. Yüzümde bir gülümsemeyle döndüm, onayladım ve Sevi Hanım’la sabahımı aydınlatan bir muhabbete başladık. Osmanbey’den Mecidiyeköy’e kadar bana kuracakları yayınevinden, sadece kadın yazar yayımlamayı düşündüklerinden bahsetti. Bundan tam bir yıl sonra sürpriz bir biçimde gelen kargo Sevi Sönmez’in incelikli bir not eşliğinde yolladığı kitaptı. Çiçeği burnunda Medusa Yayınları’nın ilk kitabı. Veronica Raimo’dan Yalan Dolan.
Bir İtalyan ailesinin tüm manyaklığını yazarın adını taşıyan anlatıcısının ağzından aktaran roman, kısa sürede o kadar sevildi ki üçüncü baskıyı yaptı. Bense okuduğum günden beri bu yazıyı yazmayı planlıyorum. Okuduğum öbür otokurmacaların tersine içerdiği mizahı, hepimizin kendi ailelerimize benzer bir şeyler bulabildiğimiz toksik ebeveyni, akrabalarıyla o kadar bizdendi ki bu denli sevilmesinde bunun mutlaka payı olduğunu düşünüyorum.
“Bir aileden bir yazar çıkarsa, o aile bitmiş demektir. Aslında aileye bir şey olmaz, ezelden beridir böyledir bu. Oysa annesini, babasını ve kardeşlerini öldürmeye çabalarken, yazar kendi makûs kaderiyse yüzleşip onları yeniden kanlı canlı karşısında bulacaktır” cümlelerini sunuş olarak kullanan Veronica, ailesinin seslendiği haliyle Verika, romanı baş rakibi, ailedeki ikinci yazar ağabeyiyle başlatıyor. Yani bu ailede iki yazar var, ailenin bitmişliğini varın düşünün.
“Ağabeyim ayda birkaç kez ölür. Arayıp kayıp haberini veren de annem olur. ‘Ağabeyin telefonuma yanıt vermiyor’ der bir nefeste. Annemin inancına göre telefon bizim yeryüzündeki varlığımızın kanıtı ve eğer gelen aramaya yanıt vermiyorsak ölmüşüz demektir.”
Aşırı kaygılı anne Francesca, aşırı paranoyak baba, üç yaşında okumayı sökmüş ve atlastaki tüm ülkeleri, bayraklarını, Amerikan başkanlarını daha beş yaşında ezbere sayan dahi ağabey… Veronica Raimo’nun hem şansı hem şanssızlığı sayılabilecek bir aile. Daha ilk bölümde annenin kaygı seviyesine şaşırıp Çernobil’den sonra sadece 26 Nisan 1986 tarihinden önce konservelenmiş gıdaları yemelerine izin veren, kanser olmaktansa iskorbüt olmayı tercih eden babaya geçiyoruz. Çocuklukları boyunca sokakta oynamalarına (düşebilirler), bisiklete binmelerine (yaralanabilirler), yüzmelerine (boğulabilirler) izin verilmeyen bu iki kardeş evde, babalarının durmaksızın yeni duvarlar eklemesi yüzünden kuş gibi kalmış bölmelerde, odalarda kitap okuyarak, hayal kurarak geçiriyor uzun yılları. Bu şartlarda aileden iki yazar çıkması şaşırtıcı değil.

Ne yalan ne gerçek
Veronica Raimo anlatısını hiçbir biçimde dümdüz kurmuyor çünkü anlatıcının kafası karışık ve dağınık, uyku problemi çekiyor ve kronik kabız. Bu nedenle bütüncül ve doğrusal bir roman yazmak yerine hayatının başında, ortasında, sonunda istediği gibi dolanıyor. Ben romanın tekniğini dedektiflerin polisiye dizilerde kırmızı iplerle yaptıkları haritalara ve oradan oraya dolanarak vakanın ortaya çıkmasına yardımcı olan kırmızı iplere benzettim. Kırmızı iplerle kurulan düğümler mutlaka çözülüyor, kurgu oldukça yetkin çünkü bir yerde buna daha sonra değineceğim diyorsa, mutlaka değiniyor. Yazarın annesini, babasını, ağabeyini, akrabalarını, arkadaş ve sevgililerini anlattığı tüm bu gidiş gelişler arasında biz son derece içten, komik ve tamamlanmış bir otokurmacaya dahil oluyoruz. Üstelik ne kadar doğru ne kadar yalan dolan bilmiyoruz, inanıp inanmamak tamamen bize kalmış.
“Ne zaman kendimi küçücük bir odaya, kuralları olan bir oyuna hapsolmuş hissetsem kaçmaya yeltenmek yerine odanın ve kurallarının mantığını alaşağı ettim. Gerçek olmayan şeyler hayal etmekten, söylemekten, kışkırtmaktan kendimi kandırıncaya kadar vazgeçmedim.”
Anlatıcı Verika sözünü hiçbir şekilde esirgemiyor, evden kaçma çabalarından ve yakalanmalarından ilk seks deneyimine, kardeş kıskançlıklarından babalarının kaçamaklarını öğrendiklerindeki kardeş işbirliğine, kaos dolu aile toplantılarından bir gün gizlice aletini açıp gösteren akrabaya kadar her şeyi ve herkesi açıklıkla anlatıyor. Bu nedenle kitabın sunuşundaki cümle tam da hakikati anlatıyor, böylesi bir yazar her aileyi bitirebilir.
Ben kitaptaki anneye çok güldüm, benim annem o kadar manyak değildi ve okurken sürekli buna şükrettim. Bazı okur yorumlarında annenin kaygıları sebebiyle nefeslerinin kesildiğini, hapsolmuş gibi hissettiklerini söyleyenler oldu. Sanırım gerçek hayatta böyle bir anneyle büyümüş olanlar okuduklarından tetiklendi, ben ailemin üçüncü kızı olduğum için inanılmaz rahattım ve o yüzden eğlendim. Öyle bir anneyle büyümenin yaşatacağı cehennemi ancak dalgaya vurarak atlatabilirsiniz. Uzun uzun aktarmam mümkün değil ama ağabeyinin bir arkadaşıyla takılmaya başlayan Veronica’nın tam sevişecekleri anda annesinin, onu değil ama oğlunu sormak için telefon etmesiyle yaşanan şu diyalog sanırım Francesca’yı tanımak için yeterli olur.
“‘Oğlum orada mı?’
‘Hayır, Francesca, üzgünüm, burada değil.’
‘Ne yapıyordur ki acaba bu saatte?’
‘Bilmiyorum Francesca. Belki de benim iki saniye öncesine kadar yaptığım üzere düzüşüyordur.’
‘Sizi anlamıyorum çocuklar. Düzüşmeye başlamadan önce annenizi arasanız nasıl olur?’”

Ortada gizlenenler
Yine otokurmaca yazanlara, kişisel hayatlarını anı, deneme gibi türlere alet edenlere çok yöneltilen bir soru, her şeyleriyle bu denli ortada olmalarının onları rahatsız edip etmediği. Bu soruyu ben bırakın edebiyatı, sosyal medya kullanımımla ilgili de çok duydum. Sanırım hayatının anlatısını böyle kurmayı tercih etmeyenlerin göremediği bir şey var. Biz ne kadar istersek o kadarımızla ortadayız. Hiçbir şey gizlemeyecek denli açık yürekli olduğumuzu düşünmeniz de bizim yöntemimizin başarısı. Geri Döndüğüm Yerler’in sunuşunda Javier Cercas’ın romanında geçen bir cümleden bahsetmiştim: “Ama kendinden fazlaca söz etmek, gizlenmenin en iyi yoludur.”
Yalan Dolan’ı okurken Veronica Raimo’yla o kadar bütünleşmişim ki size yazarın bu romanda uzun yıllar dedesiyle uyumasının ailede ensest vaka gibi utançla anılmasından tutun da kaka yapma seremonisine kadar her şeyi anlatmasının ardında gizlediklerini sayabilirim. Buna dikkat etmek yeterli. Dikkat eden gözler her bir sevgiliyi tanısak da uzun yıllarını geçirdiği, babasını kaybettiğinde yasını paylaşabildiği A.’nın nasıl da okurlardan saklandığını, ayrılık hikâyesinin nasıl da mahrem sayıldığını görebiliyor.
Kitapta kahkahalar atarak okuduğum pek çok yer var ama bu Yalan Dolan sadece eğlenceden ibaret bir roman demek değil. Veronica Raimo acısını da kayıplarını da anlatırken bir anda konuyla ilgili komik bir cümle edip gülmemizi sağlıyor, hiçbir duygusunu okuru ajite etmek üzerinden kurmuyor ki bu sanırım edebiyatta en çok aradığım şey. Babasını ağır bir hastalık süreci sonrası kaybetmeden evvel hissettiklerini ve yaptıklarını anlatışı benim için romanın en etkileyici yerlerinden biriydi. “Yeterince su içmesine gayret ediyordum, fazla şişmesinler diye bacaklarını hareket ettiriyordum. Her hareketim mekanikti, bir adanma, evlat sevgisi hissiyatı yoktu, sadece mekânı işgal ediyor, eylemlerde bulunuyordum. (…) Bu bedene ilişkin anılarım olsun istemiyordum. Benim için babam artık yoktu.” Dünyanın en katı yürekli evladının söyleyebileceği cümleler gibi geliyor, değil mi? Oysa herhangi bir sevdiğinin hastalık sürecini yakından bilenler için bu cümleler öylesine gerçek ki bu gerçeği bir başkasından da duymak, ne kadar insani olduğunu fark etmek bizi gözyaşlarına boğabilir.
Kız çocukların memelerine kapatılan fincanlar, kızının lisede jinekoloğa gitmeye karar verdiğini duyan Francesca’nın karalar bağlaması, tüm akrabaların ailedeki çocuklar üzerinde söz sahibi olması ve durmaksızın fikir beyan etmeleri, kürtaj için gidilen doktorun yaşınızın geçtiğini, sonra pişman olacağınızı söyleme hadsizliği derken İtalyanlarla ne denli benzediğimizi bir kez daha anladığım bu roman, bu yıl “iyi ki okudum” dediklerimden biri. Hemen hemen her satırı çizilmiş, birkaç yerde akan gözyaşlarından şişip kabarmış sayfalarıyla kitaplığımın önemli bir parçası oldu bile. Eren Cendey’in ustalıklı çevirisiyle okumanın keyfinden de bahsetmeden olmaz. Veronica Raimo’yla ve Yalan Dolan’la bizi tanıştıran Medusa Yayınları yayıncılık dünyamıza hoş geldi, umarım uzun yıllar birlikte oluruz.






