Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Temmuz 2020

Öykü

Oyuk

Hatice Tosun

Paylaş

2

0


Elimde tek kare fotoğrafın var, Ulus Parkı’nda çekilmiş.

Akşam sergisinden sıyrılmaya çalışırken kadife bir kese düştü ayakucuma. Bir yana arap kâğıtları dağıldı, diğer yana filtreler. Homurdanarak yere eğildiğini görünce toplamaya yeltenemedim. Kusura bakmayın, diyebilmek için doğrulmanı bekledim. Yüzün gözümün hizasına geldiği vakit alnına düşen kasketini düzelttin. Göz göze geldik. Sendin. Buz gibi baktın gözlerime, tanımadın sandım. Ama boynundan göğsüne ulaşan o tek damla ter içimi sızlatmaya yetti. Yüzünü benden çevirirken sırtıma çarpan bir omuzla birkaç adım öne sendeledim. Yeniden sana döndüğüm zamansa sen çoktan bana arkanı dönmüştün. Evet, sendin. Seslenemedim. Yürümeye devam ettim. Sokağın sonundan sağa dönmeden önce tekrar arkama döndüm. Tezgâhların başına üşüşen baş kümelerinden senin kasketini ayırmaya çalıştım. Ama akşamın loşluğu müsaade etmedi. Devam ettim.

Kapıyı açan, damarlı, tırnakları yenmiş, tütün kokan eller içimdeki boşluğu havalandırdı. Artık haftalar oluyordu ki, kelimelerimiz yerini önce sessizliğe ardından yalnızca mekanikleşmiş hareketlere bırakmıştı. Yatağın iki ayrı ucunda hıçkırdığımız o gece, bayrak teslim törenini gerçekleştirmiştik. Ama yolsuzduk. Gururumuzdan evi diğerimize bırakıp gidemeyecek kadar yolsuz, ardımızda olamayan bir aile gerçeği kadar yoksulduk. O yüzden sustuk. Ben yine sabahları evden çıkarken çayın altını açık bıraktım, o akşam eve girer girmez çöpleri kapının önüne bıraktı. Yine her ay kirayı o yatırdı, faturaları ben ödedim. Ve yine mutfak masrafları için cüzdanlarımızı ağırlaştıran bozuk paraları bıraktık eski reçel kavanozundan bozma kumbaramıza.

Aylar önce annem portakal göndermişti memleketten. Ben dilimleyerek yemeği severdim, o suyunu içmeyi tercih ederdi. Çocukluğumun bahçesi kokan kabuklarına hiç kıyamazdım. Görüp de gülmesin, arabesk bulmasın diye ayrı bir kapta biriktirmiştim kabukları. Sonra bir sabah, bir pazar sabahı, erkenden uyanmıştım. Mutfak balkonundan henüz şehre çökmemiş sise nazır tütün sararken birden aklıma gelmişti. Kalkmış en büyük tencereyi indirmiştim dolaptan, kabukları içine boşaltmıştım; beş su bardağı şeker, dört su bardağı su, az biraz da taze portakal suyu eklemiş ocağı kısmış karıştırmaya başlamıştım. Yükselen koku, yarı akışkan yüzeyde bir çıkıp bir inen baloncuklar henüz bu kadar yıpranmamış vakitlerime götürmüştü beni. Sağ diz kapağımdaki yaraya, kollarımdaki çiziklere, bahçemizdeki gül ağacına, örgülü saçlarıma, pedal çevirdiğimiz yokuşa, belediye parkına…

O uyandığında reçel çoktan kavanozlara boşaltılmış, kahvaltı sofrası kurulmuş, otuz yedi ekran elden düşme televizyonumuzun çektiği tek kanalda bir Yeşilçam filmi bile başlamıştı. Ancak ne cam önüne dizdiğim reçel kavanozlarını fark etmişti ne de alelacele evden çıkarken avcuma bıraktığı o yalandan öpücükle dudaklarına bulanan portakal tadını.

İşte o akşam, sergiden sıyrılmaya çalışırken koluna çarptığım o an bunları yahut buna benzer detayları tazeliyordum hafızamda. Her akşam o eve girmenin nasıl zor olduğunu anlatamadığım anneme keyfimin yerinde olduğuna dair cümleler kurmakla, babamın varlığımı hatırlaması için dua etmekle meşguldü zihnim. Boynundan süzülen o tek damla ter göğsüne ulaşırken zihnim ile adımım arasındaki gerçeklik sınırını anımsatmıştı bana. Belki de bu yüzden sokağın sonundan sağa dönmeden önce ardıma dönmüştüm tekrar. Tezgâhların başına üşüşen baş kümelerinden senin kasketini ayırmaya çalışmıştım. Akşamın loşluğu müsaade etmemişti de yoluma devam etmiştim.

Kapıyı açan damarlı, tırnakları yenmiş, tütün kokan eller yüzüme bakmadan odaya geçip yüzü eskimiş koltuğuna gömülünce tekrar, banyoya koşup üstümde başımda ne varsa kirli sepetine attım. Havalandırma camından gelen serinlikle kırkladım bedenimi. Su izlerinin lekeye dönüşmeye başladığı aynadan kendimi izlerken on dört yaşıma geri döndüm. Saçlarım, omurgamla uyum içinde, uzun bir örgü halinde sırtımda; sense belediye parkının yarı patlak lambaları altında parlayan teninle yanımda uzanıyordun. Yokuştan aşağı saldığımız bisikletlerden bana ait olanı, bakkal çırağının elindeki tüm şişeleri devirince iddianın galibi ben olmuştum ve seni ceza olarak tüm çıplaklığın ile parktaki havuza sokmuştum. Çimden suya geçerken titremek yerine hareler çizmeye başlamıştın etrafında, ben haline gülmek yerine sana çekilmeye başlamıştım. Birkaç dakika sonra havuzun dibini sarmış yosunlar ayaklarımızı gıdıklarken biz, bilmediğimiz kuytularımızı keşfediyorduk.

İşte o akşam, sergiden sıyrılmaya çalışırken koluna çarptığım o an, bunları yahut buna benzer anıları temizlemeye çalışıyordum zihnimden. Gözün, gözümün hizasına geldiği vakit alnına düşen kasketini düzelttin. Babamın, “Biz, o mahalleden taşınana kadar tatillerde bile eve gelmek yok!” diyerek bahçesinde bıraktığı yatılı lisenin kapısından çıkarken dönüp son kez bana baktığı andaki gibi. O yüzden boynundan göğsüne ulaşan tek damla ter içimi sızlatmıştı da sırtıma çarpan o omuz beni sendeletmeden bir adım ileri gidememiştim.

Kapıyı açan damarlı, tırnakları yenmiş, tütün kokan eller banyonun camını tıklatınca irkildim. Üşümüş bedenimi fark edince telaşla sifonu çektim. Adımlarını yüzü eskimiş koltuğuna yönelttiğini duyunca aceleyle bornozuma sarıldım, yatak odasına geçtim. Sustuğumuz günden beri yalnızca benim girdiğim bir kabre dönüşmek üzere olan yatağa attım kendimi. Çift kişilik olmasına rağmen hala yalnızca sağ tarafına kıvrılıyordum. Tıpkı, kucağında eski bir teneke kutu ile omzuma dokunduğu o gece de olduğu gibi.

Aylar önceydi. Belli bir süredir ev dışında pek bir şey paylaşamıyorduk. Görünürde önemi olmayan sebepler, mevzu kasıklarıma geldiği zaman depreme dönüşüyordu. Artık daha az gülen, daha az konuşan, her geçen gün saçları biraz daha kısalan, tırnakları kırılan, bedeni soğuyan ve koynuna girmek istemeyen bir kadın olmaya başladığım gün başlamıştı ondaki kuşku artçıları. Adım adım takip etmiş, telefonumu karıştırmış, kitaplarımı yoklamış, cüzdanıma el uzatmış, küçük tuzaklar kurmuş, bazen uzun uzun konuşmuş, bazen delirip rafları aşağı indirmiş ama umduğunu bulamamıştı. Ta ki biten çay kavanozunu doldurmak için daha evvel elini sürmediği üst dolapları karıştırdığı o geceye kadar.

Kucağında eski bir teneke kutuyla omzuma dokunduğu o gece, sarsılan kemiklerimin batıkları değil, ellerinden akan soğuk ter uyandırmıştı beni. Yarı uykulu doğrulduğum yatağa bir kutuya hapsettiğim fotoğrafları, mektupları, yırtılmış kitap sayfalarını, birkaç küçük defteri ve anı diye saklanmış ufak tefek eşyaları saçmıştı. “Anlat!” diye yalvaran gözlerinde tokatlanarak uyandığım belediye parkını, yanımdan çekip alınırken senin elime tutuşturduğun inci küpelerini, babamın tükürüklü küfürlerini, annemin ısırmaktan morarttığı titrek dudaklarını, uzun oda hapsimi, ranzasında ağladığım yurdu, hastalık sandığım hislerimi, iyileştirir sandığım adamları ve saçıma vurduğum her renkte unuttuğumu sandığım siyahı hatırlamıştım.

Kapıyı açan damarlı, tırnakları yenmiş, tütün kokan o eller ilk kez bu kadar titriyordu. Yüzümü arasına alırken bağırmak yerine hıçkırıyordu: “Bu günlüklerdeki bahsettiğin o, kitap sayfalarında karaladığın isim, fotoğraflarda oyduğun surat kim?” diye. Bağırsın, etrafı enkaza çevirsin, hatta kalksın iki tane de tokat atsın diye bekliyordum. Ben bekledikçe o yalnızca hıçkırıyordu.  Hiçbirini yapmadı. Ne bağırdı ne hırsını eşyadan çıkardı ne de bana yaklaştı. Yalnızca avuçlarıma yüzünü gömüp “Kim?” diye sayıkladı. Kucağıma düşen başını kanı çekilmiş parmaklarım ile teselli etmeye çalışırken, “Boşluk…” diyebildim yalnızca; “İçimdeki bir oyuk…”

İşte o akşam, sergiden sıyrılmaya çalışırken koluna çarptığım o an, o geceyi bir kez daha yaşadım tüm bedenimde. Yüzünü benden çevirirken tanıdım seni. Kısalttığın saçlarına, küçük yüzüne gölge eden o baba yadigârı kasketine, kulağımdaki inci küpelerini hatırlayıp hızla devirdiğin gözlerine rağmen tanıdım seni.

Şimdi kapıyı açan damarlı, tırnakları yenmiş, tütün kokan o eller benim onu hapsettiğim yüzü eskimiş koltukta uyuklarken ben tüm çıplaklığım ile yatağın sağ tarafına sığınıyorum. Yüzünün oyulmadığı o tek kare fotoğraf başımın ucunda artık; saçların açık, beline kadar sarı dalgalar, inci küpeler ışıldıyor kulağında, bir ağustos ikindisi. Ulus Parkı’nda çekilmiş.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nisan Ayının 7 KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

2 Temmuz 2025

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Ankara’dan çok da uzaklaşmadan hafta sonuna eğlence, keyif ve dinlendirici bir tatil deneyimi eklemek ister misiniz? Başta Ankara Kızılcahamam termal otel seçeneği olmak üzere Ankara’ya yakınlığıyla bilinen en konforlu ve uygun maliyetli seçenekleri sizi..

Devamı..

Kafkaesk Bir Film: Birdman

Yalçın Yokuş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024