Ağ örgülü devasa kapıyı aralayan görevli nedensiz bir kahkaha patlatıyor ensemizde. İki tarlayı birbirinden ayıran köprüyü geçip gümrüğe varıyoruz. Tozun ve çölün yutmak için tetikte beklediği yorgun benizli binadan ortalığa sinen ketum sessizliğin içine çekilmemiz uzun sürmüyor. Dışımıza taşan sarı sıcak heyecan, mekânın solgun aurası içinde sönmeye yüz tutuyor.
Bakışlarım dünyanın renkleriyle tekrar buluştuğunda umutsuz gelgitler belleğin derinliklerinde kayboluyor. Yeni baştan Dualar ve Düşler kentine ulaşmayı arzulayan edilgen istek ayaklarımı güçlükle zapt etmeme neden oluyor.
Çınar ağaçlarının toplaştıkları yerde, uyuz bir kemik torbasına benzeyen ineği, otlara doğru süren adam bizi fark ettiğinde toza bulanmış ellerini çırpıyor. Yaklaşan yüzündeki kalın çizgiler zamanın yıprattığı yaşanmışlıkları belirgin kılıyor. Derisinden fırlayan iskeletin üzerine giydiği havı sönmüş askeri kamuflaja rağmen bir görevliden çok buraya zincirlenmiş ya da bir masala hapsedilmiş izlenimi veriyor. Esrik bir tavırla konuşurken işinin bir parçasıymış gibi gülümsüyor.
“Pasaport,” diyor.
Berelenmiş tozlu parmağıyla sayfaları çevirirken pasaporttan fazlasını talep etmeye tasarlanmış bir heykeli andırıyor. Aramızdaki susku bir süre havada asılı kalıyor.
“Pasaport!” diyorum.
Petrol laciverdi dişlerini ortaya döken gülümsemesi yeniden beliriyor. Sağ elini gözlerinin siperine doğru kaldırıyor; başparmak ve işaret parmağını birbirine sürüterek mangır işareti yapıyor. Baki bilmecenin cevabını çözen zekâ taşkını bir edayla para destesinden iki banknot çekip pasaportların arasına yerleştiriyor.
Adamın yüzünde görünmez çiçekler açıyor. Paslı turnikeden geçerek gişelere varıyor. Dönüşü kısa sürüyor. Metalik cızırtılar çıkaran bariyerin kapısını aralıyor. Üzeri saçlarla örtülü yüksek bir tünele benzer yola doğru istikamet veriyor.
Başka bir ülkede ilk göze çarpan şey motosikletler oluyor; insanları, yükleri, düşleri, umutları taşıyor izlenimi veren motosikletler egzozlarından çıkan çiğ benzin kokularını etrafa bırakarak gündelik gürültünün saydamlığını tamamlıyor.
Kasaba yerinde keşif tavırlarla dolaşırken Baki’nin midesi gurulduyor. Kunduz burnunu odun dumanlarıyla dolaşık et kokularının yükseldiği istikamete çeviriyor. Paslı varillerden maşrapalara aktarılan suların içildiği merdiven altı yerlerde yememenin ontolojik nedenlerini sıralıyor.
Esmer çenesinde taze yaralar taşıyan birini gözüne kestiriyor; kırmızı puantiye poşulu, gri entari giyimli adamla konuşurken parmaklarının ucunda tuttuğu hayali bir lokmayı ağzına götürüyor. Adam başıyla onaylıyor; sağ elinin dört parmağını içeri doğru kıvırarak “gelin” işareti yapıyor. Hurma kokulu nargile dumanlarını özümseyen kahvelerin önünden geçiyoruz. Şerbetleri, delikli tepsilerden süzülen tatlı tezgâhlarını ardımızda bırakıyoruz. İnsan kalabalığının çoğaldığı yer çarşının ortası olmalı. Camekânı geniş bir lokantayı gösteriyor. Restoranın adını taşıyan yarım insan boyundaki kabartmalı harfler kaliteli bir yer olduğu izlenimi veriyor. Elimizi birleştirip teşekkür ettiğimiz kesik çeneli adam, eliyle mangır işareti yapıyor. Baki, ortak kasamızdan çıkardığı banknotu adamın eline sıkıştırıyor.
Temiz yüzlü garson kehribar kokulu kolonya tutuyor. Klimanın serin havası bronşlarımızın gevşemesini sağlıyor. Baki, dişleri çenesinden taşmış koyun başını, kulaklarını, dilini, beynini, et kırıntılarını istiyor. Timsah midesinin zor öğüteceği sarımsak tadı sinen kelle paçayı yiyoruz; yemeğin üzerine kulpsuz fincanlarda mırra yuvarlıyoruz. Garson hesap fişini ciltli menü defteri içinde getiriyor. Baki, pasaportlara davranır gibi ellerini cömert kullanıyor.
Doksan model soluk kırmızı, yolda gezen sürüngenleri asfalta yapıştıran geniş tekerlekli bir Chevrolet kiralıyoruz. Hortumuyla su emen Hint Fil’i gibi kocaman bir motorunun olduğunu anlamamız uzun sürmüyor.
Kasabayı arkamızda bırakıyoruz. Yol kenarında toprak damlı evlerin dikildiği yerlerden geçiyoruz. Mesafe aldıkça her şey tek düze bir yaşama indirgeniyor. Çöl, aynı yerlerden geçiyoruz izlenimi veriyor. Kumdan başka gözlerimizi dinlendirecek ne kök salmış bir ağaç ne de başka bir yeşillik görünüyor. Boğazımızdaki metalik kuruluğa ve genzimizdeki petrol tadındaki susuzluğa dayanmaya çalışıyoruz.
Manzara biraz değişiyor. Birbirlerinin eteklerinde akan birbirlerinin omuzlarından tutan kızıl kumullar yolculuğumuza eşlik etmeye başlıyor. Siyah bir sicim gibi dünyanın sonuna uzanıyor izlenimi veren yolun ufkunda yükseltiye benzer bir nokta beliriyor; zikzaklı kapanlara vardığımızda araba yavaşlıyor.
Güneş gözlüğü takmış kırmızı kepli asker, pasaportlarımıza bakarken yabancılık kokan masum duruşumuzun altında hinlik arıyor. Arabanın etrafında dönüyor. Chevrolet’in göğsünü, arka koltukları, koltuk aralarını, tekerlekleri bir daha bir daha arıyor; tüm bu davranışları haftalar, aylar, yıllar alacak bir vakarla yapıyor. İradem, neredeyse şüpheci bakışlarını kabullenip, hiç olmasa küçük suçlamalar yöneltse diye kırılacak oluyor.
Barakaya giriyor. Dışarı çıkması uzun sürmüyor. Pasaportları bir kez daha karıştırırken işlenmemiş bir cürmün ipuçlarını aramaktan vazgeçiyor. Baki’nin araya yerleştirdiği banknotları cebine indiriyor. Vedalaşırken uzattığı mataradan su içmek iyi geliyor.
Yol kenarına dizilmiş palmiyeler Dualar ve Düşler kentine vardığımızı muştuluyor. Ayakta kalmış sütunlar ve kemerler terkedilmiş yaşamlar gibi buruk bir halde bizi karşılıyor. Roma döneminin taş sütunlarla kurulan şehrine yakın olmak inanılması güç bir tansığa dönüşüyor.
Gözlerim bulgusunu zedelemekten çekinen bir arkeolog edasıyla o muhteşem yapıtları tararken, Baki coşkunun başka biçimini yaşıyor. İç kapıların kemerlerine, sütunların tepelerine tutkuyla işlenmiş kartal, aslan, kobra, başak, asma motifli kabartmaların zindeliğini koruyan duygusal gücünü makinenin deklanşörüne basarak ölümsüzleştirmeye çalışıyor. Tarihi yapının yüce gizeminin suskusuna kapılmak aramızdaki sırları konuşmaktan daha ileri bir duyguya dönüşüyor.
Koridorun sonu taş sütunların havada tuttuğu mermer korkuluklu locaların yükseldiği geniş bir anfitiyatroya açılıyor. Yarım insan boyu yükseklikteki sahneden arp sesleri duyuluyor. Başak saç örgülü, kırmızı çiçek desenli mavi elbisesinin etekleri yerleri süpüren beyaz tenli bir kadın, sanatın gücünü kullanarak, mermerden yontulmuş gibi pürüzsüz köprücük kemiklerinin arasından gün yüzüne taşıdığı nağmelerle bu soylu kenti kurulduğu zamanlarda tutmak istiyor.
Arya sona erdiğinde büyük locanın taş balkonun altındaki gölgelik yerden yükselen alkışlar mekânın akustiğini fonetik yankılarla dolduruyor. Baki, ikonik elbisesi tarihi dokuyla bütünleşen düzgün burunlu sanatçıyla fotoğraf çekiyor. Kadının yanından uzaklaşırken sahnede serili müzik aleti çantasına hatırı sayılı para bırakıyor.
Kentin çıkış kapısında giydikleri bedevi kıyafetlerden sevimlilik taşan iki çocuk, ellerinde taşıdıkları boncuk dizili kolyeleri zevkimize sunuyor. Baki ikisinin arasında durarak fotoğraf çekiyor. Kavruk tenli çocuk nice insanlarla çektikleri fotoğraf albümünü Baki’ye gösterirken, öteki mangır işareti yapıyor. Böylece incik boncukların aksesuar, asıl hatıranın kendileri olması zekice bir taktik gibi geliyor.
Ruhları bir süre bizimle dolaşan Romalıların şehrini ardımızda bırakıyoruz. Her şeyin kendi doğasında akıp gittiği betonarme binaların yükseldiği şehre geliyoruz. İkindi gölgelerinin örttüğü bölgede dizili tatlıcıların sokağına sapıyoruz.
“Kaymaklı kadayıf yiyelim,” diyor Baki.
Bu ülkede fiyatların ucuz olması her şeye sahip olabilecekmişiz duygusuna kapılmamızı sağlıyor. Üç bacaklı yüksek taburelerin bar sandalyeleri gibi tasarlandığı yeri tercih ediyoruz. Blenderden geçirilmiş kuruyemiş, bal, süt, çilek, muz, kivi karışımı içecek söylüyoruz. Oradan ayrılırken satın aldığımız çilekli çerimoyalı dondurmaları külahlarda yiyoruz.
Etnik desenli elbiselerin sergilendiği yüksek kubbeli bedestene sapıyoruz. Baki’nin denediği entari, ona özel dikilmiş gibi üzerine otuyor. Muslin kumaştan bej renkli küçük yırtmaç detaylı elbiseyi üzerinden çıkarmıyor. Sevgililerimize birer şal, kendimize de birer poşu satın alıyoruz.
Geriye dönüş zamanı geliyor. Yerleşim alanı ardımızda kalıyor. Ufka doğru küçülen güneş, kumulları şalgam rengine boyuyor. Düşler ve Dualar kentinin büyülü gerçekliği omuzlarımda tatlı bir yorgunluğa dönüşürken ritme benzer gürültüler dikkatimi topluyor.
Urgan ayakları kumlara bata çıka kumulun tepesine doğru ilerleyen iki adam teflerin karnına vurarak yöresel ezgiler çalıyor. Bir eşek, bir deve peşlerinden seğirtiyor. Hayvanların sırtlarında gidenlerin gök mavisi entarileri ve yüzlerine sardıkları siyah yaşmaklar gösterinin çekim gücünü arttırıyor.
“Bunları kaçırırsam yaşayamam.”
Tüm kaderimi teslim ettiğim Baki’ye yetişmekten başka çarem kalmıyor. Kumulu devirdiğimizde, tepesinde dikili hurma ağacının eğilip baktığı kıl çadır görünüyor. İçerisi kenarlarına yastıkların dizildiği, kıl kilimlerle serili şark odalarını andırıyor. Çadırın ağzında duran beyaz entarili adam konuk severlik yerel bir sanatmış gibi minderlerin serili olduğu yere geçmemize hürmet ediyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan mahir ellerin çaldığı teflerden insanın içine işleyen ritimler yükseliyor. Âmâ bir adam çağlar öncesinden gelen sesiyle dengbêjlerin şiirselliğine koşut çölün hikâyesini günümüze aktarıyor. Baki ortak kasamızın dibine daldırdığı eline gelen paraları siyah yaşmaklı Cenubinin kuşağına sıkıştırıyor.
Bir düşten başka bir düşe doğru yol alırken lambası yanan yakıt göstergesi bizi yaşamın gerçekleriyle yüzleştiriyor. Baki, karşılaştığımız ilk dinlenme tesisine giriyor. Benzin pompasına yanaştığında işe yaramaz birkaç mangırın dışında para kalmadığını fark ediyor.
Pompacı, imalat kokulu poşuları, şalları, ikinci ele düşmüş Baki’nin üzerindeki entariyi takas etmeye yanaşmıyor. Arabayı tezgâhın önünden çekmemizi istiyor.
Karşıda, çay ocağına geçip, yere yakın ahşap iskemlelere oturmaktan başka seçeneğimiz kalmıyor. Yan tarafımızda sırtı bize dönük orta yaşı geçkin bir adam yüzünü bize dönüyor. Düşler ve Dualar kentinin yolunu soruyor; Baki’nin somurtkan yüzü konuşurken gevşiyor; sonlara doğru gözünün siperine yükselttiği başparmak ve işaret parmağını birbirine sürterek mangır işareti yapıyor. Adamın verdiği para sınır kapısına götürecek yakıtın kıyısından dahi geçmiyor.
“Bekle,” diyor Baki.
Dinlenme tesisine dağılmış turist kafilesinin arasına karışıyor. Geniş zamanı bulan dönüşü yüzünde muzaffer bir gülüşle taçlanıyor. Arabayı bir daha benzinliğe sürüyor.






