Nereden bulmuşsa bir kutu bulmuş. İçine dişlerini, dişlerinin üzerine de biraz su koydu. Hamama girmeden evvel her şeyi yerli yerine koymak gerekir. Babama bakıyorum, o kocaman adam nasıl da acayipleşiyor altında peştamalla. Bir de kendime bakıyorum, ona baktığımda gördüklerimi göremiyorum. Hazırsak gidelim bakışı atıyor babam, onaylıyorum. Soyunma odasının lastikli anahtarlığını bileğimden geçiriyorum. Hamamın erkekler tarafı kadınlar tarafına göre daha edepli. On yaşıma kadar babasız büyüdüğümden biliyorum. Hafızamı çok zorlarsam, kadınlar hamamına dair birkaç kare, sünmüş memeler, elma gibi kızlar, gelinlik ablaları hatırlıyorum. Küçücük erkek çocuğuyum diye seviyorlar beni, benimle oynaşıyorlar, utanıyorum. Erkekler tarafında başla selamlaşmalar olur, tellak el etmeni bekler. Babamı takip ediyorum, gülüşmelerin geldiği yöne gidiyor. Kubbe tavanlı bölmeden; kurnalar, göbek taşı ve kalabalık gelen grupların kahkahaları karşılıyor bizi.
Kara Murat’ı görüyorum eşik dibinde. Hamamda tek kuru adamlar bu tellaklar. “Abi hoş geldin. Bey babayı yıkayalım mı?” diye girişiyor hemen. Bilmiyor ki beybabası aksi. Bir de keyifsiz ama neden ben de anlayamıyorum. Babam, Kara Murat’a el ediyor, “Yeğenim, çıkart beni buradan…” demesiyle babamı koridora çıkarmamız bir oluyor. Korkuyorum, kulaklarımda yankılı kahkaha sesleri, milletin ayağına büyük gelen terliklerin şapırtıları, israf edilen suyun şırıltısı. Babam hemen anlıyor benim endişemi, “Sen git, yap banyonu. Ben havuza iner, çıkışta da bir duş alırım” diyor. Zar zor getirmişim hamama, nedenini bile sormuyorum bu tarifsiz keyifsizliğin, doğru saunaya gidiyorum. Babam arkamdan bana bakıyor. Görüyorum onu saunanın camdan kapısındaki yansımadan. Beyaz saçları, kamburu, dişsiz ağzı, eskimiş bedeniyle öylece beni gözlüyor.
Sauna daha ilk dakikalarından beni boğmaya başlıyor. Hemen aklıma o korkulu sauna hikâyeleri geliyor. Zaten ciğerlerim de tansiyonumda bu sıcağa daha fazla müsaade edecek gibi değiller. Babamı düşünüyorum o sırada. Basamak basamak sauna odasında bir oğlan babasını bunaltıyor sorularıyla. Babamsızlığımı düşünüyorum. Yıllarca gurbette çalışan işçilerdendi. Saunadan çıkıyor Kara Murat’a keselenmeye gidiyorum. Kabuk değiştirme zamanım gelmiş. Murat’ın bahşiş beklediğini biliyorum. Murat’a bahşiş verirsem babamın bana söyleneceğini de biliyorum. Elinde keseyle milletin derisini ovalamanın zorluğunu da görüyorum.
Murat, Kara Murat üç çocuk babası, Tokatlı. “Ağabey sana özel kese açtım. Senin gibi ağabeylerim her zaman gelmiyor ki,” diyor. Hamamda yaşamak, üç çocuk için, bir dam bir taban için bunca adamın kasıklarına kadar keseyi sokmak…
Gözleri ışıl ışıl Kara Murat’ın. “Ağabey gel sen, şöyle bastırayım ister misin?” diye soruyor. Her yanımı kütürdetecek. Aklıma bile gelmiyor babam. “Beyamca havuzdaymış abi meraklanma,” diyor. Murat, bahşişi hak etti artık. Köpük masajı yaparken boğulacağım sanıyorum. Bir ara kaydırıyor beni, düşmeden yakalıyor şortumdan. Eski adamlar gibi peştamal giymeye cesaretim yok benim, şort giyiyorum. Babam görünmüyor ortalarda. “Getirebilirsem babamı onu da temizle sen,” diyorum. Kara Murat çekinerek, “Gelmez o abi. Ona rahatsızlık verdi…” diyor. Benden daha fazla nasıl anlayabilir babamı.
Kurnaların yanına gidiyorum. Son defa birkaç kez daha sabunlanayım, babamı toplayıp çıkacağım hamamdan. Kurna, göbek taşı faslı da bitince koridora çıkıyorum. Bileğimi odanın anahtarını takılı olduğu lastik sıkıyor. Ellerim… Ah şu ellerim oldum olası sevmedi suyu, sabunu. Nasıl da buruş buruş olmuşlar. Kesin bir cildiyeciye gözükmeliyim diye geçiriyorum aklımdan. Ellerimdeki sızlama zonglamaya dönüşürken o esnada gerçek sızımı, babamı arıyorum dikkatlice. Babam hiç ıslanmamış gibi oturuyor. Bana bakarak, gel gel yapıyor. Öyle merhametli el edişi var ki. Sanki bebesine tay tay eder gibi çağırıyor. Bebe derler bizim buraların insanları. Sözüm ona keyfi yerindeymiş gibi tebessüme duruyor dudakları.
“Benim işim bitti. Sen ne yaptın baba? Gel sana da bir kese yaptıralım her zaman gelmiyoruz inat etme.”
“Hadi çıkalım evlat. Senin işin bittiyse, ben hazırım.”
Babam hemen bitiveriyor soyunma odasının önünde. Üzerinden şampuan kokusu bile alamıyorum. Esmer, İç Anadolu insanının beyazladığı tek yerdir hamam. Babama bakıyorum hâlâ kara, çatık, hala ceberrut. Bir şeyler aksi gidiyor. Aklımda türlü senaryolar dönüyor. Babama şuracıkta bir şey olsa, ne yaparım ben kaygısını def edemiyorum zihnimden.
Hamam çıkışında hesabı öderken bana mutlaka bulaşır normalde. Bulaşmadı, bahşişimi verirken Murat’a ne kadar verdiğimi görmeye de çalışmadı. Hiç söylenmedi hem, “Bir banyoya şu kadar para mı verilir evlat!” diyerek. Babamın gençliğini, çocukluğunu biraz ileri gidip bebekliğini düşünmeye çalışıyorum. Babası da babamla ben gibi mesafeli miydi? Acaba bu kucak dolusu sarılma hissiyle beraber gelen utanma duygusu onları da kuşatıyor muydu? İşler istediği gibi olmayınca, yaşlılığa atıyor topu artık. O kadar yaşlı olmadığını her ikimiz de biliyoruz.
Arabanın başına gidiyoruz. Soda-ayran yaptırtmıyor bana. Hamamın en keyifli kısmıdır oysaki soda-ayran kısmı. Arabaya biniyoruz. Babam telaşlanıyor. Neyin var yahu adam?
“Neden yıkanmadın baba? Bana minnet mi etmek istemedin?”
“Ne alakası var oğlum! Hadi eve sür gidelim. Ben hamam sevmiyorum. Üsteledin diye geldim. Bir daha da getirme beni. Kalbini kırdırtma bana. Nereden çıkıyor bu minnet falan!”
“Madem hamam sevmiyorsun, neden gelmeden evvel söylemedin?”
“Bilmediğin şey sanki, sür ulan şu arabayı!”
“Tamam baba.”
İşte böyle eve kadar sus pus geldik. Eve çıkar çıkmaz çay içti, sigara yaktı yanına da. “Ben yatıyorum,” dedi. Yatsı namazsını kılmadan yatıyor. Ostropoz dönemi gelince namaza başlayanlardan babam. Ölümü unutmadıkça namazını kaçırmaz.
Annemin yanına gidiyorum. Olanları anlatıyorum. Bir sigara da ben yakıyorum. Hamamda nasıl kirlendiğimizi anlatıyorum. Annem daha önce fark etmediğim kıvrımlı göz kenarlarından süzülen gözyaşlarına mani olamıyor. Sessiz ve kırmızı bir kadın oluveriyor. Ağlarken kendisine mani olmaya çalışan kadınlardan annemciğim. “Edepli ağlamalı edepli gülmeli insan” der her defasında. Dudaklarını kasıp titrerken, “Babası…” diyebiliyor. Evinin oğluna doyamamış bir babanın haline sebep bir baba mı? Anlamıyorum.
Evden gidecek oluyorum, annem, sırdaşım, dirliğim gelip bileğimden tutuyor. Annem yine haklı çıkacağını her halinden belli ses tonuyla, “Kızma oğlum, babasının cenazesini yıkarken burnuna gelen beyaz sabun kokusu yüzünden evde bile duşa zor sokuyorum. Oğlan kırılmasın, diyerek ardı sıra geldi; ama duramadı oralarda demek ki…” diyor. Annem bunları diyor, ben kendimi kirletiyorum bir defa daha hemen oracıkta. Görmediğim dedemin cenazesini babam yıkamış meğerse. Aramızda bir bağ kuramadığı için babasına kızsa da o iş yine babama kalmış. Anlatsana be adam! Anlatsana bana şu gönlüne yük ettiklerini. Benden iyi sırdaş mı bulacaksın kendine.
Murat’ın anladığını ben anlayamamışım. “Gelmez abi o…” demişti. Gelmişti ama babam. Benim anlayışsız, tahammülsüz, üstüne çıkarak iyilik yaptığımı sanarak onu götürdüğüm hamama gelmişti. Annem ağlayadursun ben kapıda asıldım kaldım öylece. Babam yatağında, beklide uyanık. Fakat beyaz sabun kokusu burnumuzda şimdi hepimizin. Murat, üç çocuğuyla evinde. Sabun kokuyordur hem de. Bir damın, bin sorumluluğun altında, kendisini, efkârını anlatamayan bir baba.






