Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Ocak 2019

Öykü

Sahildeki Kız

Gülçin Akçay

Paylaş

5

0


Derya’nın gözkapakları alışık olmadığı bir ışıkla titredi. Bir an için nerede uyandığını çıkaramadı. Ama hafızanın taşları vakit kaybetmeden tıngır mıngır yuvarlanıp yerlerine yerleşti. Önceki akşam giriş yaptıkları oteli zakkumlu yoluna, üzerinde yürünebilirmiş hissi veren havuzuna, resepsiyon görevlisinin yaka kartına kadar bütün detaylarıyla hatırladı. Pencereye döndü. İşte bugün ilk görmek istediği şeyler: koyu mavi titreşen gök ve zümrüt yeşili bir dağ. Ah, öyle güzeller ki.

Serhan üstü çıplak uyuyor. Esmer, geniş omuzları gençliklerindeki gibi. Şu birkaç kahverengi leke olmasa tabii, onlar işi biraz bozuyor. Yine de cildi pürüzsüz, kaygan. Yüzmeyi hiç bırakmadı. Taze zencefillerin, vitamin haplarının ve nefes egzersizlerinin korumasına aldı kendini. İyi de yaptı. Kendi tembelliğine, disiplinsizliğine methiyeler düzecek değil. Uzanıp kocasını omzundan öptü. Ezbere bildiği bu koku ölürken de burnunda olacak. Tuzlu, yanık, sıcak. Tek bir öpücük daha onu uyandırmaya yeter. Ama durdu Derya. Bir ses duymuş gibi kafasını tavana çevirdi. Canı bir parça çılgınlık çekti. Bu sefer yanındakini uyandırmaktan çekinerek kalktı, hazırlandı ve bir hırsız kadar sessizce kapıyı kapayıp odadan çıktı.

Sahile inen yol tenha. Adamın biri dükkânının önünü hortumla yıkıyor. Sudan kaçmış bir kedi kafeteryanın önündeki duvarda güneşleniyor. Islatılmış toz toprak kokusu mis gibi. Hava pırıl pırıl. İşte kumsal. Bütün sesleri tuzunda eriten deniz. Gece boyunca kimse ona bakmazken ve dünya uykudayken de böyle titreyip durmuş. Küçük dalgaları karanlıkta gitmiş, gelmiş, gitmiş. Sonra gün doğmuş üzerine. Gökyüzü ufuk çizgisine kadar kesintisiz. Derya “gök kubbe” sözünün anlamını o an kavradı. Yıl boyunca binaların arasında bir parçasını bile göremiyorlar. Şehirli insan, yüzünü gökyüzüne çevirmeden günler, aylar geçiriyor. Bu düşünce ona korkunç geldi. Göğün unutulduğu bir yaşamı sürmek ona korkunç geldi. Serhan olsa, “Bütün dünya şehirde yaşıyor sanıyorsun,” derdi. Bozkırın ortasında, kuzey ışıklarının altında, çölde oturan insanlar hayal etti. (Neden illa “oturan”?) Afrika savanalarında miskin aslanlar. Aynı gök kubbenin altında duruyorlar. Bu düşüncelerden kafasını sallayarak –gerçekten– kurtuldu. Karşısındaki denize verdi dikkatini. “Tertemiz,” dedi yüksek sesle, kim duyacak. Öğlene doğru tatilciler doluşana, bildik denizlerden biri olana kadar bu deniz kendini yalnız Derya’ya açacak. Öyle diri, öyle güzel ki.

Elbisesini, terliklerini çıkardı. Tabanları henüz gece serinliğindeki kuma gömüldü. Denizin kumsalla buluştuğu yerdeki aynaya kadar gitti, orada durdu. Üşüse de nazlanmayacak. Kararlı adımlarla suya girdi. Dipte, ışıklı tepecikler oluşturmuş kumun üzerindeki ayakları gözüne yabancı iki nesne gibi göründü. Suya yumuşacık daldı, hiç köpük çıkarmadan. Bir anda dünyanın sesleri kırp diye kesildi. Derya denize giren bir insandan denizine dönen bir yaratığa dönüştü. Az önceki insan sıcaklığından da eser yok, bir balık kadar soğuk şimdi. Yılın ilk dalışı. Bunlardan hepsi hepsi kaç tane var. Yetmiş, bilemedin seksen. Bütün bir yaşam süresi içinde seksen olağanüstü saniye. Ama düşünmek yok burada. Burada düşünce yok. Sadece su var. Işığı, tuzu, berraklığı birbirine karışmış, hepsi tek bir özelliğe dönmüş su. 

Yüzeye çıkarken salıverdi nefesini, bıraktı çıksın ciğerinden. Koca bir sese izin verdi. Deniz bu sesi önemsemedi. Ne de balıklar ve yosunlar. Şıpırdamaya ve onu serinlikleriyle sarmaya devam ettiler. Bir daha. Gırtlağından derin, kontrolsüz, vahşi bir aahh. 

Kıyıya çıktı, havluya sarınıp oturdu. Ufuk çizgisini izliyor.

“Günaydın.”

Elini gözüne siper ederek baktı. Güneşi arkasına almış bir genç kızın silueti. “A, merhaba, günaydın.”

“Ne güzel bir sabah,” dedi kız. Havlusunu, paletlerini ve şnorkelini koskoca sahilde Derya’nın az ötesine bıraktı. “Su nasıl?”

Derya belli belirsiz bir can sıkıntısıyla, “Güzel,” dedi. Yalnız olmayı umuyordu.

Kız ayakta soyundu. Kül rengine dönük düz saçları hafif rüzgârda kıpırdanıyor. Buğday tenli. Belindeki tüyler sarı. Görünmez kelebekler tarafından havada tutulan pelür bir kâğıt gibi saydam, incecik bir beden. Derya’nın hemen yanına oturdu. Paletlerini giyerken kamburlaştırdığı sırtındaki omurlar oynak, sivri çıkıntılar oluşturuyor. 

Kız suya arkasını verip geri geri yürürken omuzlarını çekti, kollarını birbirine doladı. Şnorkelin ağızlığından boğuk, kahkahaya benzer bir ses çıkardı. Derya güldü, el salladı. “Soğuk evet, ama girince alışıyor insan.” Kendini sırtüstü kumlara bıraktı. Oysa kalkıp gidebilir. Serhan uyanmıştır. Kahvaltıya inebilir, demli çayı yudumlarken birbirlerine mutlulukla gülümseyebilirler. Uzandığı yerden gökyüzünü seyrederken aklından bunlar geçiyor.

Uzunca bir süre sonra kız küçük bir çocuk gibi yalpalayarak denizden çıktı. En ufak bir seksapeli yok. Kadınsı kıvrımlardan, bronz bacakların, ojeli tırnakların çekiciliğinden yoksun. Oysa melek kadar duru bir güzelliği var. Çok değil beş yıl önce düpedüz çocukmuş. Kaçtır en fazla, on dokuz, yirmi? Can dolu gözleri zevkle, heyecanla parlıyor. Kurulanmadan Derya’nın yanına, kumlara oturdu. Teklifsizliğinde, saçlarını kıvırıp suyunu sıkışında, bikinisini doldurmayan kalçalarını kuma bırakışında bir şey var. Kır çiçekleri kadar taze bir şey. Derya kızı sevdi.

“Açıklar balık dolu,” dedi kız.

“Öyle mi, dalar mısınız hep, balıkları tanır mısınız?”

“Yaani,” dedi kız kafasını geriye iterek. Kırk yaşlarında bir kadına kendini ezdirmek istemeyen toy birinin bakışıyla baktı. Ciddiye alınma isteği. Benimle dalga geçme. Sakın güleyim deme. “Pek bilmem doğrusu. Erkek arkadaşım her dalışta söylüyor ama aklımda kalmıyor ki. Zaten bence canlılara ve etrafımızdakilere verdiğimiz isimler çok saçma. Doğa isim falan bilmez. Balıklar işte, yosunlar, kayalar. Çok güzeldi.”

Derya gülecekti, zor tuttu kendini. Gençliğin boş felsefesi. Aklına kendi öğrencilik yılları geldi. Balkonda sabaha kadar otuz şişe bira devirip yaptıkları sohbetler. Neydi o uzun boylu çocuğun adı, Ali mi, böyle şeyler konuşmaya bayılırdı. “Her nesneye isim veriyoruz abi,” birbirlerine kız olsun erkek olsun “abi” derlerdi, “isim verdiğin an başka bir şeye, insanın sahip olduğu bir eşyaya dönüşüyorlar ve kendi varlıklarını kaybediyorlar – ama sadece bizim zavallı akıllarımızın içinde. Hiçbir varlığa salt kendi anlamı içinde ulaşamıyoruz.” Bira içip sabahlara kadar böyle şeyler konuşurlardı. Her şey ciddi, hayat sarsıcıydı. Alkolden kızaran gözlerini geceye diker, derin bir gerçeği yeni fark etmişler gibi susarlardı. Şimdi komik geliyor. 

“Şu ilerideki kayalığın dibinde sürüyle var. Görmek ister misin?” Derya kızın senli benli oluşuna şaşırdı. “Eh, peki, neden olmasın?” 

Kayalığa kadar yüzdüler. Gerçekten de dip balık kaynıyor. Duman rengi balıklar kumun üstünde dönüp duruyor. Çıkıp kayalardan birine oturdular. Derya bu sefer koyu saran tepelerin görünümüyle büyülendi. Kız yeşilliğin içinde kırmızı bir lekeyi göstererek, “Bak, şuradaki evi görüyor musun? Terk edilmiş. Geçen hafta Batu’yla yürüyüşe çıktığımızda keşfettik. Kapısı tahta, azıcık ittirince açılıverdi. Çadırda kalacağımıza oraya yerleştik. Ne şans, değil mi. İçinde eşyası bile var. Eski püskü tabii, toz içinde, biraz da üzücü. Ama bir manzarası var, of, inanamazsın. Sen de görmek ister misin?”

 

 

Tepeye çıkan patikayı yürüyorlar. Serhan’ın tişörtü sırtına yapışmış. Derya suçlu bir çocuk gibi başı öne eğik, arkasından gidiyor. 

“Anlamıyorum seni, hiç anlamıyorum. Ne işimiz var bizim tatilin ilk gününde, bu sıcakta, doğru dürüst denize bile girmeden...”

“Girdik ya Serhancığım.”

“Derya.”

“Tamam biliyorum, haklısın. Ama şahane bir manzarası varmış, öyle dediler. Hem çok yol değil. İki buçuk üç kilometre.” Sahilde gördüğü kızdan bahsetmedi. Toza bulanmamış pırıltılı bir şey, taze canerikleri gibi insanı çeken bir şey vardı o kızda, demedi.

Serhan durup derin bir nefes aldı. “Tamam. Peki madem, ne yapalım. Yirmi yıldır alışmış olmam gerekirdi senin bu anlık coşkularına. Alışmamışım demek.” İkisi birden nefes nefese güldüler. Yanakları ateş kırmızısı. Ulu bir meşenin altındaki kayaya oturdular. Derya sırt çantasından ikisi için de su çıkardı. Serhan onun kana kana su içişini şefkatle izliyor. Eğilip dudak kenarından öptü. Derya başını kocasına yasladı. Cırcırböceklerinin ve kuru otları yalayan rüzgârın sesini dinliyorlar. 

Tekrar yürümeye başladıklarında, “Bu sabah sahilde bir kız vardı,” dedi Derya ve gözucuyla Serhan’a baktı.

“Eee?”

“Hiç işte. Bu ev var ya, çıktığımız. Erkek arkadaşıyla o eve yerleşmişler. Bir haftadır kalıyorlarmış.”

“Nasıl yani? Onların yanına mı gidiyoruz biz şimdi? Ama...” 

“Evet Serhancığım. Kız öyle tatlı, öyle içten davet etti ki kıramadım. Biliyorum, ilk gün için planladığımız böyle bir şey değildi ama evet deyiverdim işte. Merak ettim nasıl bir yer olduğunu. Hatırlasana, biz de seninle...” 

“Dur dur. Dur bir dakika. Biz şimdi, iki koca insan, bütün yıl çalışıp bu bir haftalık tatili iple çeken iki insan, bir günümüzü tanımadığımız veletlerin yanında, bu allahın sıcağında...”

Yine durdu. Derya onun bu kontrollü haline yirmi yıldır şaşırıyor. Şimdi öfkesini bastıracak. Ağzına alıp çiğneyecek onu ve tükürükle ıslanmış bir öfke lokması olarak yutacak. Yuttu.

Ellerini belinin iki yanına dayayarak, “Ne yapacağız küçücük çocuklarla?”

“Hatırlasana, biz de seninle kamp yapardık. Toprağın üstünde, yıldızların altında. İstediğimiz saatte uyuyup uyanarak, dilediğimiz yerde sevişerek. Hatırlasana.”

“Hatırla da ne demek,” dedi Serhan, “hayatımın en güzel yazıydı. Hiç unutmadım ki. Ama şimdi bununla onun...”

“Ben de. Hiç. O yazı hatırlamadığım bir gün bile olmadı.”

“Ve romantik yanın da dedi ki, ‘Kalk gidelim, kendi gençliğimizi seyredelim,’ öyle mi? Bu mu?”

“Ama Serhan, sen öyle söyleyince... Ne var bunda yani. Daha çok, merak ettim diyelim. Evi, manzarayı.”

Otların arasında kayan, duran, tekrar kayan bir kertenkeleye bakıp sustular.

“Hep böyle yapıyorsun,” dedi Serhan. Önemsiz bir ayrıntıyı hatırlamış, laf olsun diye konuşuyormuş gibi gözünü çoktan kaybolan kertenkelenin geçtiği yere sabitleyerek. 

Derya gelmekte olana kendini hazırladı. “Nasıl yapıyormuşum?” 

“Bir kedi gibi. Önündeki yumağın, burnunu dayadığın kaldırımdaki kokunun peşine düşüyorsun. Azıcık oynayıp sıkılınca başka bir şey çıkıyor karşına. Mesela bir kitap bütün dünyanı başka bir şekle sokabiliyor. Birden Turkana’da bulunan fosillere, meze tariflerine, seyahat sitelerindeki kampanyalara, o an önüne ne geldiyse artık, ona ilgi duyuyorsun. Sonra geçiyor ve bu sefer başka bir şey çıkıyor.”

Yürümeye devam etti. Kendi açtığı konuyu önemsizleştirmenin, üzerine toprak serpmenin bir yolu bu Serhan için. Derya ezbere biliyor. Az-önce-hiçbir-şey-olmadı.

Serhan epey hızlandı, arkasından koşarcasına yürürken, “Demek böyle düşünüyorsun benim hakkımda,” dedi Derya. Adam cevap vermedi. “Ben her zaman merakını tatmin etmek zorunda olduğun bir kız çocuğu, hayır o bile değil, aptal bir kedi yavrusuyum senin için, öyle mi?”

“Hadi ama Derya, kaç yaşındayız. İnsan bir yerde demirler, iyi kötü beğenileri, bir planı, tercihleri olur. Bir şeylere karar verir, seçimler yapar. Hayat sonsuz değil.”

Derya, “Ben hep böyleydim,” dedi. Bir yudum su içti. “Biz böyleydik.”

Serhan saçlarını, sonra yüzünü ovaladı. Konuyu değiştirecek, diye düşündü Derya. Bunun bitimsiz konulardan olduğunu düşünüyor. O yüzden de konuşmaya değmez diyor. Tam şu anda muhtemelen pişman oldu söylediğine. Ama söylediğini doğru bulmadığından değil, açtığı için pişman. Vazgeçecek ve alttan alacak beni. Bunun iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi olduğuna –yine– karar veremedi. Adam haklı. Yaşamımın, ruhumun, kişiliğimin bir ekseni yok. Tatsız bir yenilgi duygusu üstüne çöktü. Ama hayır, bu sefer kocasının anlayışla konuyu kapamasına, olgun bir baba gibi kendisini sakinleştirmesine izin vermeyecek. Adımlarını sıklaştırıp hırsla Serhan’ın önüne geçti, hatta arayı epey açtı. Serhan da bilerek geride kaldı sanki, görünmüyor. Kafasını sola çevirdiğinde evi gördü. Çok da yukarıda değil ama yol kıvrıla kıvrıla gidiyor, var daha. 

Patikanın geniş bir açıyla kuzeye döndüğü yerde muhteşem bir manzara çıktı karşısına. Öyle, birdenbire. Görmek istediği, görmeyi beklediği şey buydu ama yine de iliklerine kadar ürperdi. Vahşi mavilikte deniz öyle büyük, sonsuz ki ufuk çizgisi bile düz değil. Bir gezegende olduklarını hatırlatırcasına eğri şeklinde. Kendini hem küçücük, önemsiz bir nokta, hem her şeye hâkim biri, neredeyse bu manzaranın “yapıcıları”ndan biri gibi hissetti. Sabah yüzdükleri kayalar siyah lekeler gibi görünüyor. Kıyıya ne kadar yakınlar, halbuki ne çok yüzmüşlerdi ulaşmak için. Bunlar o kayalar mı gerçekten. Serhan’ın ayak sesleri yaklaştı. Derya manzarayı gördüğünde kocasının yüzünde belirecek ifadeyi zaferine hazırlanan, son sözü söyleyecek olan bir komutan gibi bekliyor.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yıllar Sonra Açıklanan SırK. S. Selçuk
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

J. D. Bernal

14 Ekim 2025

Psikanaliz ve Marksizm

Geçmişteki yükselen dalgalarla günümüzdekileri karşılaştırdığımızdaysa kapitalizmin istikrarsızlığı konusunda daha geniş bir farkındalığın oluştuğunu görüyoruz.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıl boyunca İngiliz entelektüel çevreleri Freud’un kuramlarına teslim oldu. Bir yö..

Devamı..

Nasıl Modern Diktatör Olunur

Livia Gershon

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024