Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Temmuz 2021

Söyleşi

Şeniz Baş: “Kim bakıyor bize oradan? Kahraman mı cellat mı?"

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


Büyük sözler ediliyor ama ben insanın kendi varlığını arzu ettiği şekilde devam ettirme konusunda çok becerikli olduğunu düşünüyorum.

Şeniz Baş ile Kahraman ve Cellat romanı odağında yapmış olduğum söyleşi toplumun kara kutusu ailelerin çocuklar üzerindeki etkisi, huzursuzluğun ve şiddetin sürekli hakim olduğu bir evde çocuk olmanın, –özellikle kız çocuğu olmanın– var olma mücadelesini nasıl etkilediği, yaşama tutunmayı nerelerden ve nasıl örselediği üzerine son derece kapsamlı bir bakış açısıyla gerçekleşti. Şeniz Baş’ın her bir soruya verdiği detaylı cevaplar romanın kahramanının tam karşısında duran cellatı tüm yönleriyle düşünmemize sebebiyet veriyor hiç şüphesiz. Aile; anne-baba-çocuklar üçgeninde her detayı ile çok kapsamlı söyleşimiz için buyurun lütfen.    

Aynur Kulak: Sizinle ilgili dikkatimi çeken şu cümleden başlamak istiyorum: “Arada farklı sektörlerde pazarlama yöneticilikleri yapsa da yayıncılıktan hiç kopmadı.” Yayıncılık sektöründen hiç kopmuyorsunuz ve 2017 yılında itibaren ilkin çocuk kitapları yayınlamaya başlayarak yazarlık yolunda da ilerlemeye başlıyorsunuz. Edebiyatın sizi ilkin ne zaman etkilemeye başladığını, sizi nasıl, hangi kitapla, kaç yaşınızda yakaladığını hatırlıyor musunuz?

Şeniz Baş: Yazma ve okumayla bağımlılık derecesinde bir ilişki kurmuş insanların çoğunun verdiği cevap olur benimki de: Çok küçük yaşlarda başladım. Dergilerin, gazetelerin olduğu bir evde büyüdüm. Ailem kitaplara, bilgiye ve hikâyelere meraklıydı. Doğduğum evin hakkını verdim demek isterdim ama her zaman hikâye böyle olmuyor. Ben evin havasına doğuştan uyum sağlamışım herhalde. Ayşegül serisi vardı o zamanlar, onlarla başladı kitapla ilişkim. Altın kitapların sert kapaklı çocuk kitaplarıyla da coştu. Enid Blyton, Jules Verne ve benim dönemimin bir kaçınılmazı olarak Kemalettin Tuğcu kitapları okudum. Alis Harikalar Diyarı’nda ise o dönemden bu yana hâlâ en sevdiğim kitaptır. Çok okuyan bir çocuktum, fazla da kitap yoktu o zamanlar, çocuk ve halk kütüphanelerine dadandım. Sonra okuyan komşuların, öğretmenlerin de desteğiyle sıçrama yaptı okuma serüvenim, Rus klasiklerine kadar gitti. İlkokulun son yılındaydım onları okumaya başladığımda, fazlaymış işin doğrusu. Ailem de dur demeyip destekleyince kitaplardan ibaret bir dünyam oldu. Hayal gücü yüksek bir çocuktum, içime kapalıydım; kitaplar hayallerimin bu dünyada bir yeri olduğunu gösterdi. Başka hayatlar mümkündü. Bir daha da ayrılmadık.

AK: On iki çocuk kitabı, ilk gençlik kitabı ve yazma yoluna ilk adımını atacaklar için bir el kitaplarınız var. Edebi metin anlamında Kahraman ve Cellat romanı ilk kitabınız. Kahraman Ve Cellat’ın ilk çıkış noktası, kafanızda bir fikir  olarak belirme zamanı, bir kitap, bir roman haline gelene kadar ki yolculuğu nasıl gerçekleşti? Ne oldu da siz bir roman yazmak istediniz?

ŞB: Kahraman ve Cellat aslında yazma denemelerimin başında yer alıyor. Sonra hikâyenin hakkını veremediğimi düşünüp bıraktım. O arada çocuk kitapları yazma fikrim destek bulunca oraya yöneldim. Çok hızlı gelişti, güzel bir karşılık buldu heyecanım. Arada Kahraman ve Cellat’ın hikâyesine döndüm ama tamam ben bu metin için elimden geleni yaptım demem pandemi dönemine denk geldi. Belki de hayatın hay huyundan biraz uzaklaşınca ona odaklanma fırsatı bulmuşumdur.

Romanın fikri ise etrafımda geziniyordu. O dönem aklımda iki üç hikâye vardı;  eş zamanlı olarak başladım, taslaklarına çalıştım, birinde epeyi de ilerledim. Ama her birinde Kahraman ve Cellat’ın izlerini gördüm. Üzerine düşündüğüm ve çalıştığım konular onun etrafında öbekleniyordu. Bu dünyada çocuk olmak, çocukluk döneminden sağ salim çıkabilmek nasıl mümkün oluyor kafamı çok meşgul ediyor. Füruzan, Parasız Yatılı’nın başarısı için, “Klasik sıfatını alabilen sanat yapıtlar, insanlığın serüvenini, yaralanan, ezilen toplumları kayda geçirebilenlerdir,” demiş. Klasiklik benim belirleyeceğim bir şey değil ama ben de çocukluk döneminde yaralanan insanların hikâyelerini kayda geçirmek istedim.

Yaralı çocukluk konusunun etrafına yaralı aile ve bu dünyada kadın olmak konuları eklendi. Temaların bu hikâyede beden bulması ise kaçınılmazdı. Hikâye her yerde, apartmanlarda, sokaklarda, eş dost meclislerinde, evlerde konuşuluyor, yaşanılıyor, tanık olunuyordu, halen de aynı. Görmemek için kasten bakmamak lazım. Okuyanlar da benim hikâyemi yazmışsınız diye dönüyor, birebir aynı olmasa da kendinden, ailesinden bir şeyler bulan çok. Suat Derviş’in bir romanının ismine atıf yapmak isterim: Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır. Ben de olanlara baktım gördüm; yaşananları dinledim, anladım, bütün bunlardan bir hikâye oluşturdum. İlk başlarda gövdesi kalın ve yoğundu; anlatmak istediğim çok şey vardı ama hepsini buraya sığdıramam diyerek budadıkça budadım, incelttim. Bir öz oluştu. Ama birkaç seneyi aldı bunu oturtmak. Hikâyenin ve karakterlerin önüne herhangi bir unsurun geçmemesi için epeyi çalıştım.

AK: Sizinle ilk olarak Aile’yi, Aile kavramını, bu kavramla yaşamak zorunda oluşumuzu ve bu kavramı nasıl anlamlandırdığımızı konuşmak istiyorum. Hepimiz ama öyle ama böyle bir ailenin içine düşüyoruz ve orada, o ortamda büyümeye yetişmeye başlıyoruz. Aile bize, kişi bazındaki bizlere neler yapıyor Şeniz Hanım? Nasıl bir işleyiş, nasıl bir çember bu ya da nasıl bir alan ki bu aile, tüm hayatımız boyunca tüm yapıp etmelerimiz bazında bizi komple etkileme gücüne sahip olabiliyor?

ŞB: İnsanın dünyayla ilk kurduğu bağ anne vasıtasıyla. Sonra buna diğer ebeveyn ve aile üyeleri katılıyor. Çocukluk döneminde bireyin kocaman, korkutucu bir dış evrene karşı tek dayanağı ebeveynleri. Öğreti şu ve aslında bir yanıyla da gerçek: Yabancılar var ve tehlikeliler; aç kalabilirsin, üşüyebilirsin, sıcaktan kavrulabilirsin, her türlü kötülük başına gelebilir. Seni seven, seni korumak isteyen bir aile var. Çocuk, ebeveynlerinin aklından, dilinden, davranışlarından dış dünyayı ve ona karşı nasıl korunacağını, orada nasıl yaşayacağını, nasıl ayakta kalacağını öğreniyor. Bugünkü aile kavramı da ezelden beri gelmiyor bu arada; modern(!) toplumların, endüstrinin ihtiyaçlarının ve taleplerinin belirginleşmesi, ortaya koyulmasıyla aile ve çocuk kavramları bugünkü haline dönüşüyor. Aile, sisteme hizmet edecek bireyleri bir güç odağı oluşturacak biçimde bir arada tutan ve yeni bireyleri şekillendirecek bir kurum olarak düzenleniyor. Arzu edenler, özel hayatın tarihi, çocukluğun tarihi, kadın olmanın tarihi, eğitimin tarihi üzerine okuyabilirler, oralarda bugün ölesiye savundukları kavramların aslında yine başka insanlar tarafından ne için inşa edildiğini görecekler. Bu, şu anda elimizde bulunan kavramlar kötü demek değil, sadece bugünkü haliyle işlevleri boylarını aştı diyorum. Bireyi yiyen, onu aşındıran her kurum kötücülleşmiş demektir.

Aile bugünkü hâliyle çocuk, anne, baba kimlikleri üzerinden bireyi eziyor. Sürekli akan dezenformasyon ve taleple onlardan başka biri olmasını istiyor. Mesela mükemmel anne, örnek evlat, başarılı baba olmak. İnsan sadece bir insan; sürekli etiketlere hizmet edecek bir gücü ve enerjisi yok. O zaman gücü aileye devredip onu da yaptırımları, zorunlulukları, kuralları, bedelleri ve ödülleri olan bir varlık olarak tanımlıyor. Aile bu hiyerarşide ebeveynlerden ve çocuklardan üstte. Birey artık ailenin mülkiyetinde.

Eğer bu üst çatı sorunluysa oradan kendi iradesiyle çıkma olasılığı en düşük olan ise çocuktur. Bir çocuk “çıkış”ı bilemez, çıkmak için kimden, nasıl yardım alacağını düşünemez. Çocuk bunu tek doğru zanneder. Bu şekliyle bakıldığında sadece yemek, barınak karışılığında alıkonulmuş gibi düşünülebilir. Bir yetişkin buna maruz kalsa tepki gösterilir ama bir çocuksa kimse karışmaz. Özellikle geleneksel toplumlarda ailenin asıl mal varlığı çocuktur. Bir malın başına ne gelirse çocuğun başına da o gelebilir dolayısıyla. Kitabın giriş ve son bölüm başlıkları ne demek istediğimi anlatıyor sanırım.  

AK: Kahraman ve Cellat. Beş kişilik çekirdek bir aile söz konusu. Ailenin hikayesini yetişkin Gülce çocukluğuna dönerek anlatmaya başlıyor bizlere: “Benim babam bir alkolik. Daha doğrusu bir alkolikti.” Malumun ilanı niteliğindeki bu iki cümle ile başlıyoruz romana aslında ama; Gülce bize ne anlatacak olabilir? Her ne kadar; “Geçmiş bacağından çekmesin istiyorsan benim gibi yapacaksın; geçmişsiz yaşayacaksın.” dese de, geçmişinden kopamayan (kopmayan değil!) bir kız çocuğu ile karşı karşıyayız. Ben size babamı anlattım o yüzden babamdan başlayın lütfen diyebilir Gülce kocaman yüreğiyle ama ben ondan, Gülce’den başlamak istiyorum. Çocuk bedeni içerisinden çocuk ruhuyla bize hikayeyi anlatmayı tercih eden Gülce ilk olarak nasıl doğdu zihninizde? Size ilk ne şekilde geldi?

ŞB: Gülce, hikâyeyle birlikte geldi. Kafamın içinde onun sesi vardı, o anlatıyordu. Bir akşam bir arkadaşınız size misafirliğe gelir, gecenin ilerleyen saatlerinde konu konuyu açmışken birden size bir hikâye anlatmaya başlar. Onun gerçek hayatıdır bu, kocasıyla, annesiyle ya da bir yabancıyla yaşadığı bir süreç. Gülce’de öyle geldi, bir koltuğa oturdu; o anlattı ben de yazdım. Romanı yazarken oldukça iyi bir ruh hali içindeydim, hayatımda her şeyin yolunda gittiği bir dönemdi. Bunun bir şans olduğunu düşünüyorum yoksa bu kadar ağır bir hikâyeyi anlatmak zorlayabilirdi. Yazar duygulara kapılmayacak, olayları manipüle etmeyecek kadar sağlam durmalı, dışarıdan bakabilmeli. Fazla etkilendiğimi düşündüğüm zaman metni elimden bıraktım.

Çoğu kız çocuğu Gülce diye gözlemliyorum. Ben de biraz Gülce’yim, siz de, herhangi bir kadın arkadaşımız da. Bize uzak değil yani. Bu hikâyenin gerçek versiyonları kadınların dilinden döküldüğü için de Gülce’nin sesi geldi bana. Birinci tekil şahısla yazma nedenim ise Gülce ile hikâyesi arasına girmek istememem oldu. O kendi gördüğünce, hissettiğince anlatsın diye arzu ettim. O da çocukluğu ve gençliği kendi seslerini duyurabilsin diye yetişkinliğini geri çekti. Roman çok uzun bir dönemi anlatıyor, her dönemin sesi farklı, çünkü o çağdaki çocuk öyle görüyor, yaşıyor, değerlendiriyor.

AK: Gülce hikayeye başladığı gibi niye bir yetişkin olarak çocukluğunu anlatmayı tercih etmedi ki diye düşündüm açıkçası. Çünkü böyle bir aile hikayesini yetişkin olarak anlatırken de etkili kılabilirsiniz. Söz konusu olan böyle bir aile ise; alkol alan bir baba varsa, o babayla mücadele eden bir anne ve kız çocuk varsa evde hikayeyi daha etkili kılma meselesinin fersah fersah üstünde başlı başına etkili durumlar, olaylar ortaya çıkıyor zaten. Hava ayaz mı ayaz bölümünü okuyana kadar böyle düşündüm. Yetişkinlerin çocuklarla ilgili aslında hiçbir şeyi anlamadıklarını, çocukları, öncelikle “kendi çocuklarını” iyi tanımadıklarını, bu yüzden olumsuz yapıp ettikleri nerdeyse hiç bir şeyden etkilenmediklerini, çocuklarına karşı kendilerini sorumlu hissetmedikleri bir aile içinde “ebeveyne göre” çocuğun, “çocuklarının” sanki hiçbir duygusu ve düşüncesi olmaksızın konu mankeni gibi takıldıklarını düşünmeleri konusunu konuşmak isterim sizinle. Çocuğa bütün bunlar yapılıyor olmasına rağmen çocuğun kendini suçlu görerek, suçlayarak üstelik aileyi bir arada tutma çabasını, gayretini konuşmak isterim.  

ŞB: Çocukluk travmaları anlatılarında sıklıkla çocuğun kendini olan bitenden sorumlu hissettiğini, o doğru olanı yaparsa ebeveynlerin daha az üzüleceğini, daha mutlu olacaklarını düşündüğünü görürüz. Bu, kurulan ilişki kadar ebeveyn-çocuk arasındaki iletişim diliyle de alakalı. Yaramaz çocuk olup beni üzme; sınıfta kalıp beni yorma; işten geldim, boğma; sen böyle yaptın, ben çok üzüldüm; misafirler gelince uslu dur, beni utandırma; senin için boşanmıyorum; siz iyi olun diye boşanıyorum… Size çocuk-ebeveyn iletişiminden birkaç cümle verdim. Bu diyalogların geçmediği ev azdır. Bunları sürekli söyleyince çocuk doğal olarak kendini sorunların bir nedeni olarak görecektir, kendini olan bitenden sorumlu tutacak ve sürekli “iyi” çocuk olma çabasında olacaktır. Gülce sorunlardan biri bari azalsın diye sürekli tetikte duran bir çocuk. Önce kendini kontrol ediyor, susuyor, susarsa daha az soruna neden olacağını düşünüyor. Sonra annesini kontrol etmeye çalışıyor, o itiraz etmesin, direniş göstermesin istiyor. Sonra kişiler üzerindeki etkisinin az olduğunu gördükçe durumları iyileştirmeye çalışıyor. Bu hikâyede olduğu gibi çocuk bir süre sonra hayatının bu döneminden ailesi lehine feragat etmiş oluyor.

Sizin soruda belirttiğiniz bir nokta benim için çok önemli, romanda yansıtmaya çalıştım. Çocuklara “öteki, “üçüncü tür”, “nesne” gibi davranılmasını ben de çok garipsiyorum. Hepimiz çocuk olduk, herkesin ortak deneyimlediği bir dönem bu. Hepimiz biliyoruz ki çocuklukta da duygular var, her şey algılanıyor sadece tam yerine konulamıyor. Ama çocuk orada değilmiş gibi davranılıyor, bazen görülmüyor bile. Bir de kendini hemen tedavi etmesi bekleniyor, çocuğa kız ama sana surat asmamasını iste, yanında kavga et ama bunu unutmasını bekle, olacak iş mi, kim becerebilir bunu? Bir düğmemiz mi var, basalım ona, olumsuzluklar silinip hemen olumluya dönelim? Ama böyle yaşıyoruz. Çok ilginç, ne kadar anlatılsa da anlaşılmıyor olması da beni şaşkına çeviriyor.

AK: Romandaki ebeveynlerimizin üç çocuğu var. Üçüncü çocuk Deren çok sonradan geliyor ama o da aile içindeki kavga gürültüden, huzursuzluktan nasibini alıyor ve etkileniyor. Nasibini alıyor da, etkileniyor mu hakikaten? Deren’den önce ailenin ikinci çocuğu Cem var. Gülce’nin ablalık hatta çoğu durumda “annelik” yaptığı Cem. Evin içindeki tüm kavga gürültüye, huzursuzluğa, şiddete Cem de şahitlik ediyor ama Gülce kadar etkileniyor mu bundan? Babanın, anneye attığı bir dayak var. Dayak sonrası Gülce’nin evin içinde “annem yok, annem yok annem yok!” diye telaşla koşturduğu sahne. Fiziksel başta olmak üzere, duygusal, psikolojik tahrip gücü yüksek şiddet içeren bu sahnenin şiddetini tüm hücrelerimizde hissediyoruz Gülce ile beraber. Cem hissediyorum mu? Elbette, tabii ki! Ama Gülce kadar şiddet gücü yüksek hissediyor mu? Bu noktada şunu sormak istiyorum; ailedeki her çocuk aile içindeki huzursuzluktan, kavgalardan ve şiddetten aynı oranda mı etkilenir? 

ŞB: Özellikle üç çocuk koydum hikâyeye. Her çocuğun olaylara gösterdiği tepkiler farklıdır. Çocuk bir birey, bir karakteri var. O karakter neyi, nasıl algılıyorsa ona göre tepki veriyor. Aşırı uyumlanmak, yokmuş gibi davranmak, tamamen merkeze kendini almak, karşı güç göstermek, itiraz etmek hepsi bu şiddet olaylarından sonra gösterilen tepkilerden aslında. Bu az etkilendiği değil, böyle baş edebildiği anlamına geliyor.

Anneye fiziksel şiddet uygulandığı bölümde iki farklı çocuğun iki farklı tepkisini görüyoruz. Bunlar hep normal. Gülce annesini ararken, Cem yatağına sığınıyor. Biri kendini ortaya atarken diğeri kendi varlığını silerek direniyor. Cem yatağını ıslatıyor mesela. Bununla ilgili Donald Winnicott’un bir açıklaması var. Otoriter bir ebeveyn karşısında çocuğun bireyselliğini tehdit eden bu tutumu bir etkinlikle protesto ettiğini, haklarını savunduğunu söylüyor. Şimdi Cem pasifize olmuş ya da duyarsız diyebilir miyiz? Deren de aile üyelerine isimleriyle sesleniyor, onların hiyerarşideki yerlerini reddediyor. Böylece kendi üstündeki otoritelerini sarsmayı da başarıyor. Bu da bir başka savunma modeli. Birinin diğerinden iyi bir yöntem olduğunu söyleyemeyiz. Her üçü de hayatta kalmak için farklı yöntemler geliştirmişler, ileride bu yöntemlerin onların hayatından ne getirip götürdüğünü bilemeyiz. Daha yaşayacakları çok şey var. Çocukluk çok önemli izler bırakan bir dönem ama yol uzun, insanın kendini yenilemesi, yaralarını iyileştirmesi, sevmediği özelliklerini törpüleyip sevdiklerini çoğaltması için çok fırsatı var. Elbette destekle, dayanışmayla.

AK: Babaya çok odaklanıyoruz çünkü Gülce babanın yapıp ettiklerini anlatıyor bize ama anneyi gözden kaçırmak istemem. Ciddi şekilde fiziksel, duygusal ve psikolojik şiddet gören, evden birkaç kere ayrılan, sonra geri dönen, üçüncü çocuğunu böyle bir şiddet ortamına doğuran, en son noktada kocasına “yine de, tüm olup bitenlere rağmen” bakan... Onca şey yaşanmasına rağmen, -çocuklar da çok etkileniyorlar bu durumdan fakat- onca şiddet ilk elden ilk onun başına gelmesine rağmen anne netleşemiyor. Net olamıyor. Aslında dışarıdan bir gözle hikayeyi okuyan ben romanın her yeni satırında çocuklarını alıp, bir daha dönememek üzere evden ayrılmasını istedim. Dışardan seyredildiğinde bu hep istenir zaten ama zordur bunu yapmak, öyle değil mi? Ailede anne, ailede kadın olmak, alkolik veya kumarbaz veya işsiz güçsüz veya işi gücü yerinde olduğu, hiçbir bağımlılığı olmadığı halde çorbaya tuz atılmadığı bahanesiyle her dakika huzursuzluk çıkaran bir adamın karısı, kızı ya da annesi olmak (evde bir babaanne varlığını düşündüm mesela) yani yıkıcı erkek varlığına karşılık “Aile içinde” “Kadın olmak”! Bunu konuşmak isterim sizinle. 

ŞB: Annelik, babalık kavramları yerine ebeveynlik çatısını koyabilsek aile içi ilişkiler daha mı iyi olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Anne ve baba kavramlarının çerçeveleri belli. Şimdilerde iki ayrı tarafa çekiliyormuş gibi gözükse de ben özellikle anneliğin her iki tarafında alıp farklı etiketlerle aynı çerçeveye sıkıştırıldığını düşünüyorum. Bu çerçevenin adı, “Anne böyle olur.” İnsanlar bunların altında eziliyor. Tekrara düşeceğim belki ama anne de bir insan. Çocuk doğurmaya karar vererek sorumluluklar üstlenmeyi kabul etmiş ama nihayetinde o da yetiştirdiği çocukla aynı yollardan geçmiş birisi. Anne de bir evde doğdu,  o evde iyi kötü bir şeyler yaşadı, olumlu-olumsuz izleri var, belki yaraları vardı iyileştiremedi, belki ona toplum tarafından belletilen öğretiler doğru değildi, sonrasında da birçok olayla yeni deneyimler edindi. Onlarca değişkeni olan bir yapı. Birisine herhangi bir konuda öğüt vermek istesek, “Elinden geleni yaptın, kendine çok yüklenme,” diyebiliriz. Annelik söz konusu olunca en doğrusunu yapmasını bekliyoruz. Mümkün mü?. Nermin köşeye sıkışmış bir kadın, çoğu kadın gibi. Kocasının derin sorunları var, iş bulamıyor, destek alacak kadar yakın bir arkadaşı yok, öyle bir evde yaşadığı için kimseyi yaklaştıramıyor yanına çünkü yaraları gözükecek, babası destek vermiyor, annesini görmüyoruz bile. Kız kardeşine ve kocasının ağabeyine gidiyor ama Nermin üç çocukla bir yerlere sığmıyor. Bu hikâyeleri, yaşamları değerlendirirken içinde yaşayan insanların travmatize olduklarını da unutmamak gerekli. Sağlıklı bir bakış açısına sahip olmaları pek mümkün değil. Kaygı ve korku arttıkça sadece bunların kaynağına bakar hale gelebilir insan. Başka bir hayatın nasıl mümkün olabileceğini düşünemeyebilir. Her tür travma ve depresyonda aslı olan destek alabilmektir. Yapılan çalışmalar destek alamayan, yalnızlaşan insanların daha çok ve çabuk depresyona girdiğini göstermiş.  Toplum, hukuk, kurumlar tarafından da desteklenmeyen bir kadın nereye tutunacak? Nermin’den bir kahramanlık bekliyoruz ama bu ne olabilir? Kahramanlık hikâyelerine inanmam, bireyin kendini ve başkalarını da feda ederek gerçekleştirdiği eylemleri içeriyor diye düşünüyorum.

Nermin de birçok kadın gibi bir yanıyla uyumlanarak yaşamaya çalışıyor. Para biriktirmeye çalışıyor, açılan gedikleri o kapatıyor, babadan doğan boşlukları doldurmaya çalışırken otoriterleşiyor bir yandan da. Çünkü korkuyor, ona da birileri dışarısıyla ilgili korkunç masallar anlatmış. Kırk satır mı kırk katır mı? Netleşememe nedeni bunlar. Yoksa hepimiz netleşmeyi biliriz.

AK: Aile içindeki “Baba” varlığı. Sadece bağımlı bir baba mı çocuklarına, ailesine zarar verebilir? Bu soruyu buraya bırakarak;  Gülce’nin babasının şiddetine maruz kaldığı bir sahne var. Annesi Bursa’ya gitmiş Derin’i de yanına alıp. Yani Gülce bayağı bir yetişkin, genç kız artık. I wanna fall from the stars. Annesinin yerine geçip, annesinin rolünü üstleniyor o gece Gülce. Bunu o kadar otomatik bir şekilde, o kadar “yapması gereken” bir durummuş gibi yapıyor ki; “Anyone who ever held you would tell you the way I’m feeling” gerçekten ne hissettiğini bilemez halde kapı dışarı edildiği yerde kalakalıyor.  Tüm bunları yaşayan (soğukta dışarda kendisini unutan babasını bekleyen, dışarı fırlatılan tencereyi gidip alan, babasının şiddetine maruz kalan (fiziksel, duyusal, psikolojik) yetişkin Gülce hala;  “Bu sefer de babamı unutup, kendimden söz etmeye başladığımın farkındayım Ama hikaye böyle  gidecek. Çünkü bu benim hikayem. Ama babam çok yer kaplayacak” demeye devam ediyor. Varlığı ile ayrı, yokluğu ile ayrı, bağımlılıkları ile ayrı, efendi görünümü ile ayrı, agresifliği ile ayrı, pasifliği ile ayrı romanın kahramanı Baba’yı konuşmak istiyorum sizinle. Bizler onları (babaları) neden, -ne yaparlarsa yapsınlar- kahraman olarak algılamak istiyoruz? Babaları neden öldüremiyoruz Şeniz Hanım?

ŞB: Çocukluktan çıkış yollarından biri de ebeveynleri aşmak, bu kavramları hayatımızda minimize etmek. Ebeveynlerimizin davranışlarından bizim sorumlu olmadığımızı, onların birer replikası olmayacağımızı kabullenmek ve uzunca bir süre kullandığımız gözlüklerini onlara iade etmek. Onların çocukları olarak kalmaya devam ettiğimiz sürece hayatımız üzerinde bir irade göstermelerini engelleyemeyiz. Belki de Deren gibi davranmalıyız, bir yerden sonra isimleriyle hitap etmeliyiz. Bunun oldukça faydalı bir sınırlama olabileceğini düşünüyorum. İçimizde sürekli bizi gözetleyeni kontrol eden babayı ya da anneyi (soyut) öldürmenin yolu bağın içeriğini yenilemek. Biz kendi hayatımızın sorumluluğunu alınca da herhangi bir kahraman ebeveyne ihtiyacımız kalmayacak. Böylece sadece o kişi değil aile bireyleri de özgürleşecek. On yaşında birisinin babası olmakla otuz yaşında birisinin babası olmak arasında önemli bir fark olmalı çünkü. Keza o yaşlardaki evlattan beklentilerin ve o evladın bu ilişkiye bakışının da.

Babanın sorunu alkol değil, baba “erkeklik” sorunuyla uğraşıyor. Tahsin zayıf birisi, ondan talep edilen gücü sergileyebilecek bir yapısı yok. o da erkek dünyasında bir sınava tabii tutuluyor. Doktor ama yetmiyor terfi etmesi ya da kendi muayenehanesini açmalı, evi, yazlığı olmalı, çocuklarını iyi yerlerde okutmalı, ailesine söz geçirmeli, -meli, -malı… Hep bir diğerleri var, kendi kurduğu çekirdek aile dışında birileri. Birçok erkek gibi onlarla iletişimi eve de yansıyor. Nermin ne kadar yalnızsa Tahsin bir o kadar kalabalık. Bu kalabalık onun (görece) zayıflıklarını ona yansıtıyor, eziyor. O da karısına ve çocuklarına yansıtıyor. Alkol bir araç, onun yerine sizin belirttiğiniz araçlardan biri de konulabilirdi. Dini inanç, siyasi görüş, iflas, baskıcı bir patron, kendi ailesinin baskısı, oturduğu kentin sosyokültürel yapısı vb… Yemeğin yanına muhakkak pilav isteyen bir erkek tanıyordum, pilav lapa olursa bile sorun çıkarıyordu. Bazen araç sadece bir pirinç tanesi olabilir. Tahsin bir yetişkin onu aklama çabam asla yok ama “baba”nın arkasında dönen olayları ve düşünceleri anlamazsak bu acılar kuşaklar boyu yaşanmaya devam edecek.

AK: Roman boyunca bölüm başlıkları olarak çocuk şarkıları, yetişkin şarkıları,  -romanın en önemli kırılma anının içinden gelip geçen Simply Red şarkısı- hikayeye baştan sona eşlik ediyorlar. Sokağa çıktığımızda hemen hemen her gençte, artık orta yaşını sürenlerde, -hatta orta yaşın üstündekilerde de- gördüğümüz kulaklarda kulaklıklarıyla yürüyen nesillerin tek tek hikayelerinde çok fazla yaşanmış olay, durum, duygu gizli. Bu şarkıları, kulağında kulaklıkları eksik olmaksızın yaşayan nesillerin hikayeleri böyle aileler, ailelerin içinde yaşananlar, travmalar oldukça devam edecek gibi gözüküyor. İyi ki şarkılar var, hislerimize tercüman diyerek, romanın içinden gelip geçen şarkıları konuşmak, babanın sesini, şiddetin sesini, annemizin sesini, kardeşlerimizin sesini, suçluluk duygularımızın sesini, düşüncelerimizin sesini, tüm nesnelerin sesini bastıran  şarkıları konuşmak isterim.  

ŞB: Romandaki bağlamından biraz kopuk bir cevap vermek istiyorum. Müzik, hayata tutunma araçlarından biri. Doğduğumuz andan itibaren kulağımıza fısıldanan ninniler bunun en güzel örneği. Bir bebeğe her şeyin yolunda olduğunu, ebeveynlerinin yanında olacağını, dünyanın güzel bir yer olduğunu, güvende olduğunu ve sevildiğini söylüyor aslında o ninniler. Sözleri önemli değil, ritmi, tonu ve söyleyen kişi. Birlik, dayanışma, sevgi kadar itirazlarımızı, taleplerimizi de müzikle ifade ediyoruz. Hayatı savunmak, çoğaltmak, aynı ruhtan üflendiğimizi hatırlamak için gerekli müzik. Dünyanın tüm sesleri müziğin içindedir, bir bütünün içinde ve bu dünyanın bir parçası olduğumu hatırlatıyor bana. Hatta bir meydanda toplanıp hep beraber şarkılar söylesek iyileşeceğiz gibi geliyor.

AK: Halihazırda hala içinden geçtiğimiz bir pandemi süreci yaşıyoruz. Bir şeyler değişecek mi sizce? Ve bu değişim edebi metinlere nasıl yansıyacak, bizler nasıl hikayeler okumaya başlayacağız? Bu pandemi süresince masanızın üzerinde, baş ucunuzda hangi kitaplar vardı mesela, neler okudunuz?

ŞB: Pandemi hayatımdan çok çaldı ama neyse ki kitap okuyacak zaman olarak değerlendirebildim. Her şey bir arada güzel, sokaklarda koşturup metroda iki durak arası okumak, sinemada film izlemek daha keyifli. Bir yerden sonra neyi sürekli yapsak tatsızlaşıyor. Ne demişler, bal yiyen baldan usanır. Yine de her zamankinden çok okudum. Miras, Hayalet Oğuz, Leyla Erbil külliyatı bu dönemin kazançlarından. Bolca da kurgu dışı okuma fırsatım oldu. Podcastlere dadandım, hâlâ da çok seviyorum.

Bir şeyler değişecek mi bilmiyorum. Büyük sözler ediliyor ama ben insanın kendi varlığını arzu ettiği şekilde devam ettirme konusunda çok becerikli olduğunu düşünüyorum. Kuzey Amerika’da yaşana Clovis insanı kıtayı boydan boya kat etmiş mesela. Binlerce yıl boyunca, kuşaklar devasa ormanları, canlıları aşarak ilerlemişler. Bu azim her cendereyi aşar. O yüzden hayatın sığdırılmaya çalışıldığı evlerin bir süre sonra süratle boşaltılacağını düşünüyorum. Buradan ne öğrendiğimizi ise şu anda anlayamayız, birkaç yıl içinde covid hayatımızın gündeminden düşünce sistemde ve özel hayatımızda neler değişmiş göreceğiz. İçinde yaşayan kuşaktan çok bir sonraki kuşak faydalanıyor sanki deneyimlerden. Edebiyata yansıması nasıl olur pek fikrim yok, on yıl kadar salgın romanı okumak istemeyiz herhalde. Türkçe edebiyatta bizim gündemimize özel, çok önemli sorunların yansımalarını göreceğimizi düşünüyorum.  Dan Brown’dan bir salgın romanı bekliyorum ama.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sabahattin Ali’nin Vazgeçemediğimiz Ro..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Michael Walzer

7 Mayıs 2025

Direniş Politikaları

Etrafınızdaki herkes birdenbire direnişten bahsetmeye başlayabilir. Bu elbette kutlanması gereken bir durum ancak bir şeylerin eksik olduğunu da kabul etmemiz gerek.   1Direniş. İşittiğinde insana heyecan veren bu sözcüğün derininde nasıl bir anlam yatıyor? Elbette aklımıza ilk g..

Devamı..

Karanlığı Yasaklayan Kral-Gücün Ve Kor..

Öznur Duyum

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024