Yaşanmaktan anılarla dolmuş evin sessizliği. Neşeyi kederi içine hapsetmiş duvarlar. Ne zaman koltukta uzansam duvarları seyrederim her şeye şahit olmuş duvarları. Kitap okurken sırtımı duvara yaslarım hissetmek için olanları. Duvarlar da evdekiler gibi susmaya yeminli, anlatmaz bana olanları olacakları.
Her cuma babaannem duş alır, burnumda sabun kokusuyla gözlerimi açarım yeni güne. Üzerimdeki battaniyeye bakar, uzun uzun ben doğmadan önce kocasının üzerinde olan battaniyeye. Uzun uzun ak saçlarını tarar, ben izlerim onu. Saçlarını tararken ne düşündüğünü hep merak ederim. Geçmişine sıkışmış bir kadın ne düşünebilir. Bizim evde hep geçmişten bahsedilir, gelecek yokmuş gibi. Bizlere nasihatlar verilir, geçmişte yapılan hataları yapmayalım diye. Geçmiştekilere benzetiliriz, “bu da ona benziyor onun gibi olacak”, hep korkulur onun gibi olmayalım diye.
“Bu evden kimler geldi kimler geçti,” der babaannem sık sık, hangi eşyaya elini atsa birini hatırlar, evimizdeki her eşya bir ruhtan geriye kalandır bize. Yıllardır aynı evde olmanın güzel yanı hatıraların hep seninle olmasıdır. Evimizde hiç fotoğraf asılmaz duvarlara, Babaannem “ölmüşe günah olur” der. Ölmüşe günah olmaktan bile korkarız biz.
Sık sık kuran okunurdu evimizde. Evin çocukları olarak toplanıp dinlerdik. Kuzenimle göz göze gelince gülmeye başlardık. Babaannem bize kızardı. “Günah kızım günah” diye. Birbirimize sorardık. Çocuk masumiyetiyle “her şey mi günah”, gülmeye devam ederdik.
Herkes birbirinden bir şeyler saklardı. Evimize gelen kadınlar bile, “kimse duymasın” diye başlardı sözlerine. Bizim evi biliyorlar derdim içimden. Anlatırdı kadınlar büyük sırlarını yardım isterlerdi.
Bir gün yine kapı çaldı. Sevinç teyze hüzünlü sesiyle, “Kapıyı açın,” dedi. En sevmediğim şeydi. Merdivenlerden inip kapıyı açmak, merdiven arasındaki sessizlik beni hep korkuturdu. Herkesin görevi olduğu gibi benimki de buydu. Kapıyı açınca yüzüme bile bakmadan merdivenlerden koşarak eve çıktı sevinç teyze. “Başıma gelene bakın,” diye bağırması merdiven arasında yankılanmaya başladı.
Elindeki pardösüyü göstererek, “Napayım ben şimdi,” diye bağırmaya devam ediyordu. Annem her zaman yaptığı gibi bir bardak suyla yetişiyordu, bağıranların imdadına. Ben olanları tiyatro gibi izliyordum.
Babaannem,“Hatice’nin değil mi? Ne oldu pardösüye” demesiyle sihirli cümleyi bekleyen Sevinç teyze anlatmaya başladı.
“Evi silerken ozon suyu damlattım korkudan alıp size geldim hemen, dün sizdeydi bizim evde olmuş deseniz.” Babaannem ve annem birbirlerine baktılar. Yılarca beraber olmanın iyi yanı bu olmalı gözlerle anlaşa bilmek.
Babaannem, “Sırf dirliğin bozulmasın diye söylerim,” dedi. Yıllar geçmesine rağmen bu olayın üzerinden babaannem ne zaman Hatice teyzeyi görse utanırdı. Ölmeden olanları anlatıp helallik isteyeceğim derdi. Hatice teyze bizim mahalleden taşındı. Bir gün vefat haberini duyduk, babaannem, “Öbür dünyaya kaldı bizim iş,” dedi. Öbür dünyanın varlığından nasıl bu kadar emin olabiliyordu. “O kadar ölüm gördüm ki artık mekânı cennet olsun demekten fazlasını yapamıyorum,” derdi. Her ölenin arkasından eskilerden öğrendiği ağıtı söylemeye başlardı. Babaannem söylerken yavaş yavaş gözlerden yaşlar düşmeye başlardı. Herkesin gözyaşı farklıydı. Herkesin açısı kendine özeldi. Olaylar farklı ola bilir ama açılar birdi.
Evimizin çevresindeki hayatlar değişmeye başladı. Komşular tek tek göçtüler. Anılarla dolu evler yıkıldı. Evlerin yıkılışına bakıp üzülmek eskileri yâd etmek yine bize kalmıştı. Evimizin zili eskisi gibi görevini yerine getirmemeye başlamıştı.
Babaannem balkona çıktığında tanıdık yüzler görmedikçe daha çok yalnızlığına gömülmüştü. Eskilerde bulmuştu sığınağını. Annem sigarasını balkonda daha rahat içmeye başlamıştı. Yollar bilmediğimiz ayak sesleriyle dolmaya başlamıştı. Yıllar aktı herkes yolunu buldu. Mahallede evimiz gibi sessizliğe büründü.






