Seyfi Gençer • Canı Sıkılan Adam
2 Aralık 2017 Öykü

Seyfi Gençer • Canı Sıkılan Adam


Twitter'da Paylaş
0

Kendimi evden dışarı attığım iyi oldu. Sıkıntıdan patlayacaktım. Bu metro denilen yeraltı canavarı kılıklı araca binmek için arzın yedi kat altına inip en az beş yüz metre yol tepmek biraz sinirimi bozsa da Kadıköy’e ulaştım. Olsun, dedim. Olsun, hiç olmazsa İstanbul trafiğini görmedin. Metro çıkışında elinde gitarıyla bir delikanlı, güftelere alakasız anlamlar yükleyerek sözcükleri ağzında yuvarlaya yuvarlaya şarkı söylüyordu. Ters ters baktım. O beni fark etmedi bile. Gözlerini kırk beş derecelik açıyla yukarı dikmişti. Şarkı söylerken insanların gözüne bakmayan adamdan müzisyen falan olmaz oğlum. Boş kalır o gitar kutusu diyesim geldi. Vazgeçtim. Neme lazım gencecik adam. Kalbi kırılır mı hiç? Kötü bir şey de yapmıyor üstelik. Gergin olan benim. Sakin ol aslanım diye geçirdim içimden, bak yeryüzüne çıktın bile. Kadıköy nasıl kalabalık. Şimdi benim, Kadıköy sokaklarında ilk gençliğini harcamış bir fani olarak, eskiden... diye söze başlamak hakkım değil mi? Değilmiş meğer. Onu da almışlar elimden. Çünkü eskiden der demez bir yerlerden koşa koşa, üstü başı paralanmış nostalji kelimesi geliyor. Delirecek gibi oluyorum. Bu nostaljik lakırdılar yüzünden canımın dikeni eskiden kelimesinden de oldum ya. Otur ağla. Kalabalığı yara yara ilerliyorum. Daracık kaldırımda üç kişi yan yana yürüyenler mi dersin, vitrinleri iki adım geriden seyredenler mi, patoz makinesi gibi burnunun doğrusuna koşturanlar mı, bakıp duranlar mı, durup bakanlar mı... Kaldırımlar yürünür hale gelmedikçe arabalara kimse kabahat bulmasın arkadaş! Arkadaş mı? Birden aklıma Arkadaş Zekai Özger’in sıcacık dizeleri düştü, içim ısındı. “caddeler nasıl da genişliyor / sana bunu söyleyecektim” oysa caddelerin genişlediği falan yoktu. Kalabalıklaşıyordu sadece. Bunu dememiş ki Arkadaş. Bırak böyle tersinmeyi bırak! Dizelerden uzaklaşma. Onlar iyi gelecek sana. “bileyli bir makas vardı yanımda / sana bunu söyleyecektim” dizeler kime iyi geldiyse. Ömrümün dört yılında neredeyse her gün uğradığım, yirmi sekiz senedir hiç gitmediğim kafeyi buldum. Dükkân en az iki katına çıktığı gibi önündeki sokağın daraltılmasıyla genişleyen kaldırımı da masalarla donatmışlar. Kafeler nasıl da genişliyor. Camın dibinde bir sandalyeye çöktüm. Sağ yanımda kırmızı şapkalı bir kadın oturuyor. Kafası akıllı telefonuna gömülü. Geldiğime sevindi mi üzüldü mü bilemediğim garsona bir sade kahve söyledim. Aslında ben az şekerli severim kahveyi. Kurtulmak istediğim kendime ısmarladım sade olanı. Garsona kafenin sahibi Kâmil Abi’yi sordum. Kış akşamları dükkânı erken kapattığında birlikte şarkılar türküler söylediğimiz, umutlu, insan canlısı Kâmil Abi’yi. “En eski müşterilerindenim,” dedim gururla. Bir görsem? “Buralarda, söylerim,” dedi. Bekledim, Kâmil Abi gelmedi. Gelmezse gelmesin. Karayelin dibine! Levent’i arasam gelir aslında. Onun da karısı Aliye ile sorunları var bu ara. Anlatır durur. Şair ruhlu adamdır Levent. İçer içer kötü âşk şiirleri okur. Yetmedi Aliye’ye yazıp gönlünü çaldığı akrostiş şiirini okur: “Ah bir zaman kapısını aralayıp / Lütfedip cennetine uğratan kadın / İlk kıvılcımısın sanki dünyanın / Yangınlar gibi ısıtıyor tenimi / Eğilip yüzümü yuğduğum adın” bana bu şiirini bin kere okumuştur. Her defasında başını omzuma yaslar, “Nasıl?” diye sorar. Hiç çekemem şimdi. Sonra da, “Hadi işkembeciye gidelim” der mi? Der. Evlerden uzak. Çantamdan bir kitap çıkarıp masaya koydum. Yalnız olan insanın meşguliyetli görünmesi gerektir. Yoksa yalnızlığını kendisinin bilmesi yetmiyormuş gibi başkaları da anlayıverir. Sigara, çakmak, şu kül tablasını da masaya ortaladım mı... Suratsız garson kahvemi getirdi. Kafamı kitaba gömdüm. Aynı paragrafı üç kere okudum. Hiçbir şey anlamadım. Bazen ciddi ciddi kafamın çalışmadığını düşünüyorum. Yok, öyle değildir, diyorum sonra. Kendini veremiyorsun. Kendini vermek ne demekse? Ben kendimi kendime verdim de kitap kaldıydı. Kâmil Abi bilmem hangi merakla geldi. Ayağa kalktım. Tokalaştık. Kendimi tanıttım. Beni hatırlayamadı. Gitti. Sokağı seyredeyim biraz. Oyalanacak bir şey bulmalı. Leğende salınan su gibi bir sağa bir sola çarpıp kendi kendini dalgalandıran insan kalabalığında bile oyalanacak bir şey bulamıyorsan... İşte buldum. Spor ayakkabılarıyla kısa dar paçalı pantolonları arasında dört beş parmak genişliğinde ayak bilekleri gözüken “tek tip” genç kızların kulaklarından kablo sarkıtma oranını hesaplayacağım. Onu da beceremedim, erkeklerle karıştı. Üstelik yol kenarındaki masaların önünde dikilip mendil satan çocuklar, esmer kavruk dilenciler de görüşümü engelliyor. Başım döndü, vazgeçtim. Tam da bu sırada benim yaşlarımda üstü başı düzgün, halinde gündelik işlerini bitirmiş insanların belirgin rahatlığı olan bir adam önümdeki henüz boşalmış masayı kaptı. Aceleyle bir bira söyledi. “Bardak istemez,” dedi. Bu adamda iş var. Bir sigara yaktı. Bir sigara yaktım. Birası geldi. Biradan iştahlı bir yudum çekti. Köpüklenen üst dudağını alt dudağıyla sildi. Hemen suratsız garsonu çağırıp bira söyledim. “Bardak istemez,” dedim. Adam telefonunu eline aldı, birini aradı. Bulunduğu yeri söyledi. Yarım saate kadar gelecek Selim’i beklediğini söyledi. Selim gelene kadar bir bira içeceğini, sonra Selim’le de bir bira içeceğini, sonra da geleceğini söyledi. Karısıyla görüşmüş olmalı. Selim gelene kadar bir bira içti. Gelen Selim’le de bir bira içti. Kalkıp gitti. Ömrümün bir saatini çalıp gitti. Bu kadar tatsız tuzsuz, bu kadar yalan bile söylemeyecek kadar yalancı, ruhsuz bir adam ömrümde görmedim. Sağ yanımdaki masada oturan, tiyatrolardaki gülen yüz maskelerine benzer bir ifadeyle kafasını telefondan kaldırmadan sırıtan kırmızı şapkalı kadın, ikinci patates tavasını, üçüncü çayını söylerken bilmem kaçıncı sigarasını yaktı. Telefondan başını kaldırmadan, kimseyle göz göze gelmeden koca bir ağızla sırıtmak nasıl bir ruh halidir allah âşkına! Suratsız garson siparişi alırken kadına gülümsedi. Kırmızı şapkalı kadın onun gülümsemesine karşılık vermedi. Dudaklarında süren önceki gülümsemesiydi. Bizim suratsız üstüne alındı. Biraz neşelendi. Masadan uzaklaşırken attığı üç paytak adımla kutladı sevincini. Suratsızın derdi benimle. İki kere bira şişemi yan çevirip baktı. Üçüncüsünde yarı dolu şişeyi masaya bırakırken, “İyice de ısınmış,” dedi. Dünyadaki gürültü adamı çıldırtasıya çoğalıyordu. Azgın bir atın sırtında denge arar gibi savrulup duran şehir düştü düşecek. Kilitlenen trafikte bunalmış bir sürücü kafasını camdan çıkarmış önündekine bağırıyor, bir yandan da kornaya asılıyordu. Bir motor ejderha sesleri çıkararak araçların arasından yılan kıvraklığıyla sürünüp geçti. İleride bir yerlerde o da takılmış olacak ki ejderhanın sesi sabitlendi, homurtuya dönüştü. Çantamdan kâğıt kalem çıkardım. Çocukluk çağlarımdan beri geometrik şekiller çizip sonra onların içinde bir uyum kurma, bir desen oluşturma çabası beni oyalar. Oyalamadı bugün. Araç plakalarındaki rakamları birbiriyle çarpıp çıkan sonucun karekökünü almaya çalıştım. Yok, geçmeyecek bu kör olasıca sıkıntı. Atasözlerini eğip bükmek de fena fikir değil. “Üzüm üzüme baka baka, insanlar konuşa konuşa anlaşır” yazdım. Olmadı. “Can sıkıntısı, çoban armağanı”, o da kesmedi. Hatta biraz da utandım. Birden aklıma metro çıkışında şarkı söyleyen toy delikanlı geldi. Nedense... Isınmış biradan bir yudum çekip kafamı yeniden kitaba gömdüm. Bu defa okuduğum bölümü tamamen anladım. Aklımdan zorum olduğunu düşünerek kendime haksızlık etmişim. Gülümsedim, rahatladım. Saate baktım, geç olmuş. Kırmızı şapkalı kadının kafası hâlâ akıllı telefonuna gömülü. Eğildim, “İyi akşamlar,” dedim. “Ben gidiyorum.” Başını kaldırdı, serüveni mutsuz sonla bitmiş bir masal kahramanı kadar şaşkın yüz ifadesiyle:Size de...” dedi. Güzeller güzeli ilkokul öğretmenime, bahçemizden derleyip götürdüğüm gülleri vermek üzere yaklaşırken duyduğuma benzer bir iç kıpırtısı göğsümden girip ayaklarımdan çıktı. Eve dönüş yolunda metronun kapısının camına alnımı dayadım. Okuduğum kitapta beni rahatlatan bölümün son cümlesini boyuna içimden tekrar ediyordum. Şöyleydi: “Topunuzun allah belasını versin.”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR