Kâğıt toplayıcısı, kahve işletenler, kadın terziliği yapanlar, kafe çalışanları, işsizler, iş arayanlar aynı yerdeler.
“Coğrafya kaderdir,” demiş İbn’i Haldun. Üstelik ülkenin bir semtinde, bir mahallesinde ya da gece kondu evlerinde sürüp giden hayat, aynı coğrafyanın başka mahallelerinde, semtlerinde ya da mekânlarında yaşananlara paralel gelişir; hal böyle olunca aynı olanaksızlıkların değirmeninde ezilir insanlar. O zaman acıları, mutlukları, trajedileri, hüzünleri dayanışma içinde yaşamak kalır geriye. Çünkü ezilenlerin kaderleri birbirine benzerdir.
Bu minvalde Demet Özdemir’in İçimden İnsanlar Düşüyor adlı öykü kitabı kaderin insana çizdiği mekânlarda geçer. Kenar mahallelerde, varoşlarda yâda gecekondularda yaşayan insanların açmazları, sorunları, acıları satır aralarında okudukça konforlu yaşam alanımız sarsılır. Yazarın yalın anlatımı, kendinden akıyor gibi kurguladığı dili, sosyo-ekonomik düzenin alt katmanlarında yaşayan bireylerin kırgınlıklarını gözler önüne serer.
Üstelik öykülerin birçoğuna sınıf mücadelesi yönünden yaklaşmak edilgen bir okumaya doğru yol almamızı sağlıyor; yıkım kararlarına direnenler, otorite ile çatışan gençler, ekmek peşinde koşan insanlar, çocuk işçiler gibi düzenin yok saydığı gerçekler belleğimizin çaresiz kalan taraflarını yeniden yaralıyor. Bunun yanında yazarın satır aralarında imlediği kadın cinayetleri, top yekûn sistemin saldırılarına maruz kalan ezilenlerin resmini tamamlıyor.
Böylece ezilen ve sömürülen insanların dramı ekonomik, kültürel, siyasi ve sosyal ilişkilerin alt okumasına dönüşür; sınıf çatışması, yoksulluk, hapishane yaşamı, bürokrat ve idarecilerin olumsuz tutumları öykülerin temalarını oluşturur.
Yazar bunları yaparken hem kişilerin hem de toplumların düşünce ve davranış biçimlerini yansıtmada titiz davranıyor; öykü kişilerinin dünyalarını yansıtabilmek için gereken yerlerde günlük konuşma dilinin sentaksını başaralı bir şekilde kullanıyor.
Kitaptaki on dört öykünün temalarına baktığımızda, sıradan yaşamların dramatik kavşakları ya da bilinmezliğin trajik olayları karşımıza çıkar. İlk öykü “Kilim Dükkanı”nda, kamusal alanda kadına yaşam hakkı tanımayan bir kocanın içiten içe sorgulamalarıyla geçer. “Tete, Anane ve Kız,” öyküsünde yaşlılığın inzivasına çekilen Tete’nin yaşama veda edişindeki dokunaklı anlar anlatılır. “Kimim Ben,” öyküsünde devlet, aşiret ve belirsiz bir coğrafyada çatışmalarda yaşamını yitiren insanlardan söz edilir. Öykünün kahramanı çatışmalardan sıyrılarak izini kaybettiren biridir. “Çay Almaya Çıkmıştım,” öyküsünde sokağa çıkma yasağına rağmen dışarı çıkan bir kahramanın ruh hali anlatılır. Öykü kahramanı polisle karşılaştığında yaşadığı kötü zamanları anımsar. “Gözümün önünden hani insanların ölmeden önce son dakikalarında gördükleri o meşhur film şeridi geçti. Yine kodes günlerim, kurtulamadığım. Dar koridorlar, ıslak duvarlardan yankılanan sesler, soğuk duş, yeşil hortum, hortumdan fışkıran sular, soğuk duş, küfürler, çığlıklar, kavgalar, yeşil hortum, soğuk, rutubet…” polisin sorgusu sona erdiğinde serbest kalır, eve döner. Yaşamın sunduğu konfor içinde yaşamayı yeğ tutar. Öykünün satır aralarında kadın cinayeti vardır.
“Düş ve Gerçeklik,” öyküsünde ışıltılı bir yaşam ile amansız hastalığı arasında gezinen elbise tasarımcısı emekçi Zerafet’in hayatından bir kesit anlatılır. Zerafet iş hayatında takdir edilen, sosyetenin akın ettiği elbise dikicisidir. Aynı zamanda ölümcül bir hastalıkla boğuşmaktadır. Ne var ki Zerafet, hastalığa yenik düşerek vefat eder.
“Sol Yanım” öyküsü, düzenin hak savunucularına yaşattığı baskıları ele alır. Öykü kişilerinden Rıfkı’nın serzenişi durumu gözler önüne sermektedir. “Bizimkileri yine içeri alıyorlar,” diyor Rıfkı. Bizimkiler derken… Gazeteciler,” diyor Engin. Hiç şaşırmadım. Hep almazlar mı zaten, diyorum...” öykü kahramanları baskılara rağmen umutsuz değillerdir; aksine öfkeleri kadar güzel yarınlara olan inançları da büyüktür.
“Sokakta Üç Adam” öyküsünde, soğuk bir kış günü, belediyenin açtığı spor salonuna evsizleri taşıyan görevlinin tanık olduğu olay anlatılır. Şoför, metruk bir yerde battaniyenin altında yatan birinin tuhaf duruşunu fark eder. Olayı anlaması uzun sürmez. Çocuk yaşta birini, kendisi için endişe duymaktan vaz geçip üç kediyi soğuktan koruma çabası içinde görür.
“Sekiz Metre Dört Duvar Bir De Avlu” öyküsünde, kocası uğruna cinayet işleyen kadının dramı ön plana çıkar. Kocası görüşmeye gelmediği gibi çocuğun da yüzünü göstermez. Kadın, ruhsal çöküntü içine girer. Tüm zamanını, koğuşun dört duvarı arasında şizofren tavırlar sergileyerek geçirir.
“Bu Tohumu İlk Kim Ekti” öyküsünde, polis ve eylemcilerin karşı karşıya geldiği toplumsal bir olay anlatılır. Olaya göstericilerin gözünden bakılır. Bu öyküde Araf adındaki Suriyeli çocuğun, eylemcilerle birlikte hareket etmesi öykünün dikkat çekici başka bir tarafıdır.
“Kâğıttan Kale” öyküsünde, kâğıt toplayıcı küçük Akif’in, cılız bileklerine rağmen hayata atılma mücadelesi anlatılır. Akif çöplerden topladığı kâğıtları satarak annesine yardımcı olmak ister. Öyküde çocuk bedenlere yüklenen sorumlulukların ağırlığı gözler önüne serilir.
“Horoz Oldu” öyküsünde, kolluk kuvvetlerinin politik nedenlerle aradığı genç Mehmet’in hikâyesi anlatılır. Oğlunu ele vermek istemeyen anne, polislerle laf ebeliğine girişse de kararlarına engel olamaz. Evi ararlar. Mehmet’i bulamazlar. Öykünün sonunda ortaya çıkan baba, Mehmet’in pencereden kaçmasına yardımcı olmuştur.
“Yusuf ve Aslanoğlan” öyküsünde, gecekondularda yaşayan insanların, arazi mafyası ve işbirlikçisi düzen adamlarına karşı giriştikleri mücadele anlatılır. Toplumsal örgütlülüğün gereği olarak direnişçilerin lideri seçilen Yusuf, olağan üstü bir mücadele örneği sergiler.
“O Benim Diğer Yanım,” öyküsünde öykü kahramanı çocuk, yaşadıkları semte yeni taşınan ve tüm ilgiyi üzerinde toplayan akranı Sarı Fırtına’yı kıskanır. Günün birinde Sarı Fırtına’nın gururunu incitecek bir plan yapar. Ne var ki plan tasarladığı sınırların ötesine taşar. Ağaçtan düşen Sarı Fırtına ölür. Öykü kahramanı yaşanan olayın üzüntüsünü bir türlü atlatamaz.
Demet Özdemir’in İçimden İnsanlar Düşüyor adlı öykü kitabı, okura çoklu gözlem imkânı veriyor. Öykü mekânları sıradan bireyin yaşam biçimini farklı bir bakış açısıyla ele alırken, öykülerin katmanlı yapılarında ezen ezilen ya da sınıf mücadelesinin belirgin yanları okunabiliyor. Yazarın konuları ele alırken, yalın bir üslup kullanması pencereden dışarı bakar gibi çevremizde gelişen olayları anlatıyor izlenimi sunuyor. Söz gelimi bir öykünün bitimini beklemeden gerçek yaşama döndüğümüzde öykünün devamını sokağımızda, mahallemizde, semtimizde yaşayacağız duygusuna kapılıyoruz.
Özdemir’in öykü kişileri umudunu yitiren insanlardır; mülkleri ellerinden alınanlar, sevdikleri uğruna mahpusa düşenler, kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet, evsizler, otoritenin baskıladığı öğrenciler, emekçilerdir. Hal böyle olunca da varoluşa ilişkin sorunları, bunalımları, açmazları ortaya koyarlar.
Öykülerin uzamına bakıldığında sınıfsal bir bütünlük göze çarpar. Kâğıt toplayıcısı, kahve işletenler, kadın terziliği yapanlar, kafe çalışanları, işsizler, iş arayanlar aynı yerdeler.
“Sekiz Metre Dört Duvar Bir de Avlu” öyküsünün başlangıç paragrafının didaktikliği, yine bazı öykülerde yer yer başvurulan dil oyunları ya da okuyucuyla konuşmalar post modern bir yapı içinde değerlendirilse de birkaç küçük karartı gibi anlatımı zedeliyor.
Son söz olarak öykülerin tamamında kuvvetli bir gözlem görülür. İçimden İnsanlar Düşüyor’daki öyküler düşündürmenin yanı sıra oluşturdukları güçlü duygularla insanları okumaya davet ediyor.
Demet Özdemir, İçimden İnsanlar Düşüyor, İstanbul: NotaBene Yayınları, 2021


.jpg)



