Suylasen
18 Haziran 2019 Öykü

Suylasen


Twitter'da Paylaş
0

Sahilde yürüyorsun. Önce hızlı hızlı yürüdün sonra canın çekti pabuçlarını çıkartıp yalınayak bastın kumlara. Deniz ayaklarına dolandıkça gülümsedin keyifle. Kumsalda hayaller çıktı çakılların arasından. Rob’du özlediğin, senin için yepyeni bir duygu yıllar sonra. Gece yoğunlaşmamıştı henüz, alacakaranlığın şefkatiyle sarıldın Rob’a. Karşı durup direnmiştiniz bir süre, dostluğun kalıcılığına sığınmıştınız. Kendinizi kandırırken içinizdeki kadın ve erkekti başkaldıran. O zaman sormuştunuz: “Engel nerede?” Cevapsız kalmıştı bu soru. Rob yabancı bir firmadan sizin şirketinize sık sık gelen bir temsilciydi ve bunun hiç bir önemi yoktu. Önemli olan sen kadın ve o erkeğin kapıldığı düşlerdi, sen atıldın kollarına, o sarıp sarmaladı seni tükenmeyen hasretle.

Ayakların üşüdü. Durup dinlendin ve yeniden giydin pabuçlarını. Dalgaların yüzeyi ışıklanmıştı o anda. Rob’u düşünüyordun, sana sevgiyi anımsatanı, imkânsızı yaşatanı. Kolay mı bunca yıl sonra âşık olmak? Elbette düşünmelisin onu, hem de her an. O da seni düşünüyor, biliyorsun. Giderken, “Haftaya yanındayım bir tanem,” demesinden belli bu. Sesinin tınısından, gözünün bakışından anlayabiliyorsun.

Yedi günlük haftalardan nefret ediyorsun. Üç gün olmalı bir hafta, en fazla üç gün. Sahilden ayrılıp çimenlere doğru ilerledin ve yere uzandın, kendiliğinden bitmiş çiçeklerle otların arasına.

Gökyüzünde ateşten bir top görüp irkildin. Patlama sesini andıran bir gümbürtü oldu sanki, emin olamadın. Dimdik olup fırladın yerinden kokuyla sonra bulutlar örttü ateş topunu, kapkara bir duman kapladı bulutların arasını. Çok yüksek, çok uzak, çok garip bir doğa olayı bu, diye geçti aklından.

Yere serdin kendini, etrafındaki renkli çiçeklere bakınca yeniden Rob geldi aklına. Gitmeden bir gece önce otel banyosunun küvetini çiçeklerle doldurmuştu, sonra birlikte yıkanmıştınız. Çiçekler öyle çoktu ki, su görünmüyordu ama biliyordunuz, sizi bütünleştirendi o.

Sabah ülkesine dönerken, “Bir hafta sonra,” dedi.

“Geçmek bilmez bir hafta,” dedin.

“An sonsuzdur,” dedi Siddharta’ya öykünerek. “İçinde akan ırmağın sesine kulak ver.”

Şimdi çimenlerin üzerinde gözlerin kapanırken içinde güldür güldür bir ırmak akıyor.

Epey sonra karanlığa açıldı gözlerin. Ürktün kimsesiz bir çocuk gibi, üşüdün ve eve dönmek istedin.

Kapıyı annen açtı. Yüzü durgun, dudakları bembeyaz ve birbirine dikilmiş gibi, arasından tek sözcük sızmıyor. Büyük odada iki erkek kardeşin karşılıklı koltuklarda oturuyor. Sen ortancasın, biri senden büyük, öbürü küçük. Bira içiyorlar, bardakları yarıya kadar köpürmüş. Karılarını ve çocuklarını getirmemişler. Garip bir durum bu hemen fark ediyorsun. Alışılmadık bir şeyler olduğu besbelli. Sanki çok önemli bir konu konuşulacak gibi. Şirket paraya sıkışmıştır, gene arsalardan biri satılacak. İlk aklına gelen bu.

“Merhaba,” dedin

Kaygıyla sana bakıp gözlerini sakladılar, cevap yok. Annen elinde iki bardak viskiyle odaya girdi. Buzların arasından görünen viski çok sert, bunu içkinin renginden anlayabiliyorsun. Anneni viski içerken hiç görmedin daha önce. O bazen bir iki kadeh şarap içer.

Çiçeklerin, otların arasındaki huzur bu odaya uğramamış. Tedirgin bakışlar istenmeyen bir top gibi birinden ötekine atılıyor. Senin bilmediğin bir bildikleri var onların. Annen içki bardağını seninkine çarptı. Birkaç yudum içtiniz üst üste, karşılıklı, zorunlu gibi.

Sonunda dayanamadın korkuyla haykırdın: “Ne oldu, ne var, ne oluyor size böyle?”

Büyük erkek kardeşin ayağa kalktı, odada ileri geri birkaç adım attıktan sonra tam senin önünde durdu, öbür ikisi suskundu.

“Bugün büyük bir facia yaşandı.”

“Facia mı?”

Annen yeniden tokuşturdu bardaklarınızı. Bir yudum daha içtiniz karşılıklı.

“Evet, korkunç bir olay, Almanya’dan gelen uçak Marmara Denizi’nin üzerindeyken biden yanmaya başlamış. Neden alev aldığı henüz binmiyor.”

“Aman Allahım! Ben sanki onu gördüm.”

“Nerede, nasıl?” Bu akşam annenin ağzından çıkan ilk sözcükler seni şaşırtıyor.

“Sahilde uzanmıştım, birden gökyüzünde bir ateş topu belirdi.”

“Evet kesinlikle görmüşsün, işte o uçak…”

“Ama ben onun uçak olduğunu anlamadım ve düştüğünü görmedim. Sadece bir ateş topu ve sonra kapkara dumanlar.”

Annen gene bardağını seninkine çarptı. Omuz silktin, Ne bu ısrar, der gibi baktın annene. Öbür kardeşin de ayağa kalktı, birasını bir dikişte içip bitirdi ve gelip yanına oturdu. Şimdi sen ikisinin arasındasın.

“Uçağın düştüğünü göremezdin çünkü bir patlama olmuş ve uçak binlerce parçaya bölünmüş,” diyerek sana sarıldı.

Bakışların hayretle dolaşıyordu birinden ötekine. Üçü de sana bakıyordu acıyarak. Acıdıkları çok belirgindi. Ani bir acı hissettin sen de, böğrüne batan bıçağı tutup çıkarasın geldi.

Abin, “Uçağın neden alev aldığı bilinmiyor, kara kutu denizin derinliklerinde aranacak,” derken annen hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

O zaman korku sardı bütün bedenini, bardağından medet umdun ve hepsini bir dikişte içip bitirdin. Gırtlağın yanarken kesik kesik çıktı sesin.

“Yoksa o uçakta bir tanıdık mı vardı?”

Annen hiç cevap vermedi. Başı önünde kucağına pıtır pıtır düşen gözyaşlarına bakıyordu o anda.

“Evet,” dedi abin, “Rob o uçaktaymış.”

“Olamaz!” diye boğuk bir feryat çıktı boğazından sonra kelimeleri zar zor bulup söylermiş gibi tek tek ekledin. “Ama onun gelmesine daha günler var.”

Beynin devre dışı kalmış gibiydi. Düşünme, anlama, karar verme yetilerin elinden alınmıştı. Onlara inanmıyor, kim olduklarını bilmiyor, dediklerini dinlemiyordun artık. Yumuşak bir maddenin içine doğru yuvarlanıyor, karşı koyamıyor, karşı koymayı aklından bile geçiremiyordun.

Onlardan biri. “Ah canım, ne yazık ki doğru,” dedi. Sesi bir mağaranın içinden gelir gibi boğuk ve yankılıydı. “Almanya’dan aradılar, hemen havalimanına gittik, yolcu listesinde gördük adını.”

Telefonunu cebinden çıkarıp ara tuşuna bastın. Telefon kayıp düştü parmaklarının arasından. En son duyduğun ses anneninkine benziyordu “İçkisine ilaç katmıştım.”

Seni yatak odana taşıdılar. Uzun bir süre kalacağın yer burası. Yarı uyur, yarı uyanık ama ateş topu hep gözünün önünde.

***

Yatak odanın penceresine kar yağdı. Yatak odanın penceresine yağmur yağdı. Yatak odanın penceresine rüzgâr uğradı sık sık. Bulutlar, bazen kuşlar gelip geçti oradan.

Bir sabah, bir ağaç gördün yatak odanın penceresinden. Bembeyaz çiçekler açmış bir ağaç. Ağacı görünce anladın Rob seni çağırıyor. Sessizce çıktın odandan, sahile inip suya bıraktın kendini. Buzla ateşin arasından geçip gözlerini kapattın. Kıpırdamadan bekledin sevgilinin gelip yanına uzanmasını. Rob’la senin yatağınız burası. Onun bin parçaya bölünmüş bedeni bu yatağa vuran dalgalarda seninle bütünleşti. Biliyorsun dünyadaki her su damlasının oluşturduğu denizler, göller, ırmaklar, dereler, yer altı suları, yağmur suları ve gözyaşı hepsi o devasa kitlenin bir parçası. İşte ancak o zaman, sen o bütüne ulaşınca, yazgınla savaşın bitecek.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR