Miloş’un Merakı ya da Saflığın Kirlenmesi
17 Ekim 2019 Edebiyat

Miloş’un Merakı ya da Saflığın Kirlenmesi


Twitter'da Paylaş
0

Hrabal işgalci, soykırımcı insanların üstüne merceğini tutarak kötülüğün özüne inmeye kalkışmaz, mizah yüklü merceğini saf ve bakir insanların üstünde tutarak saflığın ve bakirliğin atalar ve dahil olduğu topluluk tarafından nasıl adım adım kirletildiğini göstermeye çalışır.

Çek yazar Bohumil Hrabal’ın Sıkı Kontrol Edilen Trenler yapıtında saf ve bakir genç Miloş’un adım adım nasıl özünden kurtulduğunu ve dahası insanın en temiz yanının nasıl kirlendiğine ya da kirletildiğine birebir tanık oluruz.               

Saf ve bakir Miloş’un bilinen kayda değer tek derdi prematür ejekülasyondur, bunun için bileklerini kesmeyi bile göze almıştır, neyse ki bu girişimi ölümle sonuçlanmaz. Annesi sabahları onu küçük bir çocuğu giydirir gibi hazırlayıp tren istasyona gönderir. Miloş artık buranın bir çalışanı, istasyon müdürünün deyimiyle “İstasyon şefi Habuçka’yı değil de beni örnek alırsan kısa sürede terfi edersin,” gibi hızlı bir yükselişe bile geçebilir. Öyle ki Miloş’un yaşadığı bu kasaba, istasyon şefi Habuçka’nın telgrafçı kızın poposuna vurduğu mühürler gündem olacak kadar durağan. Zaten kasabada ve bu istasyonda üstünde düşünmeyi ve konuşmayı gerektiren tek değerli şey Habuçka’nın çapkınlıkları. 

Peki Miloş bu denli masum biriyken nasıl oldu da böylesine hızlı değişti, ancak silaha alışkın ve acımasız birinin yapabileceği bir kararlıkla karşısındaki insanın yüzüne mermiyi sıkabildi, hem de bu genç asker az önce yaraladığı biriyken ve “Anacım” diye inlerken? Ve devamında “Evinizde oturup kalsaydınız ya götünüzün üstünde…” diyebildi. Evet, savaş vardı ve toprakları işgal altındaydı, ancak bu savaş yine de ne Miloş’u ne de kasabasındaki başka insanları o kadar da ilgilendirmiyordu ya da savaşın yıkımı burada o kadar da güçlü bir şekilde hissedilmiyordu, yapıtta görünen buydu. 

Miloş’u düşman hiç ilgilendirmiyordu desek yeridir, onun için düşman bile sayılmazlardı. Hatta düşman subayları onun böğrüne namlularını dayayıp dürttüklerinde bile o kadar ahım şahım bir rahatsızlık duymadı, hatta azıcık gıdıklandı bile diyebilirim, saygı duydu, bu iki düşman subayın güzel yüzlerine biraz daha bakmayı bile diledi (yakışıklı çocuklardı, Miloş ise yeteri kadar çirkindi). Devamında “Güzelliğe hayranım” bile diyebildi. 

Peki Miloş, bu saf ve bakir insan, nasıl oldu da böylesine acımasızca davranabildi? Karşısındakiler suçlu bir devletin askeriydi (Hitlerin Almanyası’ydı o günler) doğru, ancak bizler okur olarak bu askerin tek bir suçunu dahi görmedik, Hitlerin ordusunda olması dışında (savaşa gönüllü katılmış bir asker değilse de onun masum olduğunu iddia etmiyorum), ama karşısında bir canavar değil de bir insan duruyordu: “Anacıım, anacıım, anacıım.” Miloş: “Bu erin anasını değil aslında çocuklarının anasını çağırdığını biliyordum.” Yine Miloş’un kelimeleriyle: “Ben gece görevine kaldığım zamanlar annem hiç uyumazdı, belki şu er cepheye yollanalı onun karısı da aynı durumdaydı, belki o kadın da herhangi bir yerde bir perdenin arkasında duruyor, belki kendisine dönecek birinin sokağın köşesinde belirmesini bekliyordu; belki de o geri dönecek adam şimdi burada tepinen, karısını çağıran, olduğu yerde adım atıp duran ama ancak ölüme doğru çabalayan bu erdi.”

Miloş saldırıyı yapmadan hemen önce dedesini düşünür. Dedesi bir ipnotizmacıydı, yıllar önce düşman tanklarını ipnotizmayla durdurabileceğini sanarak tek başına karşılarına çıkar, ancak tank biraz sonra üstünden geçer, başını gövdesinden koparırdı. Bazılarına göre bir kaçıktı dedesi, ancak Milos için şimdi bir kahraman gibi görünüyordu. Kendi de onun yolundan gittiğini düşünerek mutlu olur.   

“Hayır, böylesine rahat olmamıştım hiç… Öyle ya, erkeğim artık erkek, tıpkı sizin gibi şef, erkeğim artık, ne güzel şey, üzerime yapışmış hepsinden kurtuldum…”

Hrabal birçok yazarın ve sanatçının yaptığı gibi işgalci, soykırımcı insanların üstüne merceğini tutarak kötülüğün özüne inmeye kalkışmaz, en azından bu yapıtta, mizah yüklü merceğini saf ve bakir insanların üstünde tutarak saflığın ve bakirliğin atalar ve dahil olduğu topluluk tarafından nasıl adım adım kirletildiğini göstermeye çalışır. Ayrıca savaş ortamında karşılıklı dövüşen her bir kişinin aslında savaşı kuranların ve sürdürenlerin aksine bir zamanlar saf ve bakir olabileceğini ve birbirlerinin benzeri olduğunu söyler. 

Kaynak: Bohumil Hrabal, Sıkı Kontrol Edilen Trenler, Zeyyat Selimoğlu, Everest Yayınları      


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR