Üç Beş Taksit
20 Mart 2020 Öykü

Üç Beş Taksit


Twitter'da Paylaş
2

Çam ağaçlarıyla dolu küçük bir bahçenin ortasına yapılmış tek kişilik, küçük odalarından balkona çıkılabilen, çirkin taş bir bina. Devasa bir hastanenin sol yanına eklemlenmiş. İğreti mimarisini  ve işleyişini sevemediğim  bu yere Göğüs Hastalıkları Hastanesi diyorlar. Bu yaşıma kadar düşünmediğim, hissetmediğim bir duyarlılık yokluyor durmadan beni. Kimilerine göre genç, kimilerine göreyse orta sayılabilecek bir yaştayım. İçimdeki hüznün farkına bile yeni yeni tanık olduğum otuz altı yılın, hangi senesini nasıl yaşadığımı bile hatırlamıyorum. Yoksul hayatımı ve  dar ufkumu dudağımdaki sigarayla aşmaya çalışmaktan inceliklerin, güzelliklerin, düş kurmanın  bile farkına varmamışım. Bahçedeki  ağaçların dallarında ötüşen kuşları dinliyorum. Kim bilir neler söylüyorlar kendi dillerince. Hastanenin çıkışından sola doğru inince usulca akıp giden bir  nehir var. Bugüne kadar durup bir an bile önünde durmadığım, gördüğüm fakat akışına hüzünle dalmadığım ya da bir mayıs günü karımı ve çocuklarımı alıp kenarına götürmediğim  nehir...  İki aydır her gün, çam ağaçlarıyla çevrili bu bahçeye çıkıyor ve tahtaları yer yer çürümüş bu banka oturuyorum. Tek kişilik odamda bir yatak, baş ucumda devlet arşivine kayıtlı paslı demir bir dolap ve uzanabileceğim bir uzaklığa koymaya dikkat ettiğim içi ince kumla doldurulmuş  bir tükürük kovam var. Binanın bütün pencereleri  arka tarafa düşen, oturduğum yere benzeyen  gecekondu mahallesine bakıyor.

Birazdan kızım gelecek beni ziyarete. Anası gelemez büyük ihtimalle, dört çocuk onun eline bakıyor ne de olsa. Ya zenginlerin evine gündeliğe gitmiştir ya da yine birilerinin çamaşırını yıkıyordur. Buraya geldiğimden beri yalnızca üç kez geldi ziyaretime. İkisi solgun eteğine yapışmış, biri kucağında ve bu yıl on dördüne giren Zehra’yla hep birlikte gelmişlerdi. Onlara iyi olduğumu kanıtlamak  için ömrüm boyunca yapmadığım şeyi yaptım. Fıkra anlatmaya çalıştım. Ama ben dahil hiç birimiz gülemedik o fıkraya. Ağzımı açıp çürük dişlerimle gülüyor hissi yaratmaya çalıştım ama yine de onları güldüremedim.  Dudaklarımda  tebessümü engelleyen dikenli bir çite takılı kaldı gülüşüm. Zehra koyu kahverengi gözleriyle şimdiden bir yetim gibi bakıyordu. Karım alışkındı. Zaten evlendiğimiz günden beri her yük onun sırtındaydı. Bütün bu yükün üstüne, ben öldükten sonra birde dul olmanın zorluklarına katlanacaktı. Diğer çocuklarım hiçbir şeyin ayırdında değillerdi. Benden korkularından mı, yoksa annelerinin tembihinden mi bilinmez, başları önde sessiz ve ezgin duruyorlardı. 

Zehra, yaşına göre uzun boyu, upuzun kirpikleri ve zayıf bedeniyle kapıdan geçip oturduğum banka doğru yürürken bana değil de yere bakıyordu.  Boyu posu aynı annesiydi. Bir tek koyu kahverengi gözlerini benden almıştı. Geldi yüzüme bakmadan elimi öpüp alnına koydu. Ben de onu iki belik yapılmış simsiyah saçlarından öptüm. Elinde siyah bir poşet, poşetin içinde de büyük ihtimalle mahallede ki bakkal dükkanından borca alınmış litrelik bir meyve suyu vardı. Yan yana banka oturduğumuzda gözlerini tozlu, yırtık ayakkabısına sabitledi ve gidene kadar da bir tek kez kafasını kaldırıp bakmadı bana. Onca yaptığımdan ettiğimden  sonra bir de üstüne onları yetim,  annelerini de  dul bırakacak olmam  kızımın yüzüne garip bir mahzunluk eklemişti.  Sorduğum sorulara kısa cevaplar veriyor, durumumla ilgili hiçbir şey sormuyordu. Hem bugüne kadar simsiyah saçlarına ucuzundan da olsa bir toka almamış, bir gün olsun elinden tutup parka götürmemiş, ona masallar anlatmamış bir babayla ne konuşacaktı ki yavrucak?  Yirmi dakika kadar oturdu ve yine geldiğinde yaptığı gibi saygılı bir şekilde elimi öpüp alnına koydu, çökük omuzları, eğik başıyla bahçe kapısından çekti gitti.

Bazen burada ne işim olduğunu soruyorum kendi  kendime. Doktor işimin bitik, günlerimin sayılı olduğunu söylememiş miydi? Kanserin dördüncü evrede olduğunu, ciğerimin önemli bir kısmıyla kemiklerimi de çürüttüğünü,  ameliyat olsam bile en fazla iki yıl ömrümün kaldığını, ameliyat sonrası iki yılın da en iyi ihtimal olduğunu, hiç dolandırmadan dümdüz, yıkılacağını bildiği  temelsiz bir duvara karşı söylemişti. Ama aksine ben duyduklarım karşısında yıkılmamış, doktora tek bir soru dahi sormamıştım. Sanki doğduğum günden beri yaşanacak olan sona hazırlamıştım kendimi. Yalnız ne yalan söyleyeyim doktorun söylediğini karıma anlatırken yorgun ciğerlerimden gelen  hastalıklı bir nefesle, ona değil de kendime tekrar etmiştim doktorun  söylediklerini. Çocuklar uyuyordu, karım gözlerimin ta içine bakıp hançeresinde çığlığa dönüşecek cümleleri  yutkundu.  İlk kez merhametle baktım karımın gün görmemiş zayıf yüzüne. O gece  gözümden akma ihtimali olan gözyaşlarımı umarsızlığımla bastırıp  yeni ve son bir sigara yaktım.

Kendimi bildim bileli sigara içerdim. Benimkine içmek de denmezdi aslında, bütünlenmek denirdi. Sabah gözümü açar açmaz ilk yaptığım iş pencere kenarındaki kerevete oturup günü bitirecek olan kibritle sigaramı yakmak olurdu. O ilk yakıştan sonra kibrite bir daha ihtiyaç duymaz, benden bir parça gibi dudağımın kenarında duran sigaramı bitmekte olanla yakardım. İlk başladığım günden sigarayı bıraktığım son güne kadar kısa Maltepe içtim. İçimi hayli zor olan Maltepe sigarası en adi tütünden yapılıyor olmalıydı. Ama benim için değişmiyordu; çalışırken, içerken, kumar oynarken, kerevetten dışarıyı izlerken, uyanık kaldığım tüm saatler boyunca dudağımın kenarında sanki doğuştan eklemlenmiş bir uzuv gibi taşırdım sigaramı. Sigara nasıl ki dudağımın ucunda benden bir parça gibi duruyorsa kuru öksürüklerim de benim bir nişanem olarak bana eşlik ediyordu. Çocuklarım sokaktaysa gelişimi ta uzaktan öksürüğümden anlar ve eve kaçışırlardı. Karımsa yolumu gözlediği gecelerde gözündeki arsız uykuya aldırmaz, öksürüğümü duyar duymaz da uyumaya hazırlanırdı.

Kızım Zehra’nın beni çamların ortasındaki bu yer yer çürümüş bankın üstünde bırakıp gittiği andan beri içimde nehir kenarına inip bir sigara yakma isteği var. Ne tuhaf değil mi? Bütün bir ciğerimi çürüttükten, en fazla iki yıl ömrüm kaldığını bildiğimden bu yana sigarayı bırakmış olmam. Kendime durmadan bu soruyu sorup duruyorum, ne değişecek  ki? Bir gün eksik bir gün fazla yaşamış olmam kime ne fayda sağlayacak? Ki okulu orta ikiden terk ettiğimden bu yana hiç düzenli bir işim olmamış, olduğu zamanlarda da kazandığım parayı içkiye, kumara yatırmıştım. Yok, hayır, karıyla kızla hiç işim olmamıştı –en azından bize dört çocuk doğurup büyüten karım için ne işe yarayacağı bilinmez küçük bir teselli– Gençliğimi kahvehane köşelerinde heba ederken annemin değişirim umuduyla beni evlendirmesi de hiçbir şeyi değiştirmedi. Yine ağzımda sigaramla işsiz güçsüz, yine kumarda, orda burda sürtüp durdum. Hep bir şeylere küskün, küskün olmakla birlikte umursamaz göründüm. Ben dahil kimse hayatı boş vermişliğime bir anlam veremedi. Ve karıma bir kez bile çiçek almadım, dahası bir günden bir güne koluma takıp onu sinemaya götürmedim. Bunları, en azından düşünmek için bile fazlasıyla geç kaldığımı biliyorum.

Şimdi gece, uykum yok. Bir yandan elimdeki kitabı okuyor bir yandan da yatağın kenarında içi kumla dolu kovaya ciğerimi tükürüyorum. Evet kitap okuyorum, ilk gençlik yıllarımdan bu yana okurdum zaten. Kumar oynayacak param olmadığı zamanlarda evde bir köşeye çekilir; içeriğine, ne anlattığına bakmaksızın elime ne geçerse okurdum. Pembe dizi, beyaz dizi, polisiye, aşk konusu ne olursa olsun mutlaka bir kitap bulunurdu yastığımın altında. Belki de okulu terk ettikten sonra çalıştığım matbaada edinmiştim bu alışkanlığı, bilmiyorum. Çocuklarımdan biri bu okuma alışkanlığını devam ettirse ne güzel olur diye düşünüyorum. Kim bilir ne olacak halleri? Hoş benim bir gün  göçüp gitmem yetim kalacak olmalarının dışında nasıl bir etki yaratır onu da bilmiyorum. Gözlerimi kapatıp dördünü de tek tek gözümün önüne getiriyorum, yorgun ciğerimin sızısı onların ezgin ve sessiz görüntülerine karışıyor. Yok ağlamıyorum. Sanırım yoruldum,  en iyisi yatıp uyumak.

Üç gün sonra ameliyat olacağım, bunun ben dahil kimseye bir yararı olmayacağını adım gibi biliyorum. Kanserin ciğerimi ve etrafındaki kemiklerimi çürüttüğü kısmını alacaklarmış, alsınlar. Bir şey değişmeyecek biliyorum. Yalnızca gerçekleşecek olanı bir süre erteleyecekler. Doktorun ameliyat önerisine dört elle sarılan annem ve yakınlarım benim için bir şeyler yaptıklarını düşünüp yüreklerini soğutacaklar, hepsi bu. Hiçbir şey söylemedim onlara, ne evet ne hayır. Zayıf bedenim, çökmüş göğsüm ve kaderine razı gelenlerin alışkanlığıyla ne dedilerse yaptım. Belki de hayatım boyunca onların ilk defa yap dediklerini yapmak için onlara boyun eğdim.

Uykumu bölen öksürük nöbetlerini saymazsak iyi uyudum sayılır. Yediğim üç beş lokmadan sonra, bu saatten sonra bana bir yararı olmayacak ilaçlarımı içtim ve kitabımı alıp bahçeye çıktım. Hava güneşli, gökyüzü masmaviydi. Uzun uzun seyrettim çamların arasından görünen maviliği, hayatım boyunca ilk defa bu kadar uzun bakıyordum gökyüzüne. Kendime yine hayret ettim, ne çok şeyi ıskalamışım ömrüm boyunca. Hadi karımı, çocuklarımı, ailemi de geçtim; kendim için hiçbir şey yapmamış olmak, kansere yakalanmaktan, ciğerimi çürütmüş olmaktan daha çok sarstı beni.  Velev ki iki yıl yaşadım, iki yıl boyunca durmadan kanser ve sonuçlarıyla yaşamaktansa, en azından düş kurabileceğimi, çocuklarıma masal okuyabileceğimi düşündüm. Bunları düşünmek bile benim gibi ömrü boyunca kendisine ve ailesine sorumsuz davranmış, işsiz, güçsüz ve kumarbaz bir adam için mühim bir şeydi.  Kararlıydım, eğer ameliyat masasında kalmazsam bu düşündüklerimi yapacaktım. 

Üç gün dediğin nedir ki? Geçti gitti. Birazdan ameliyathaneye alacaklar beni. Birtakım kesici aletlerle zayıf bedenimi kesip biçecek, çürüyen ciğerimi ve kemiklerimin bir kısmını bedenimden ayrı düşürecekler. İçimde korku, telaş ve endişe yok. Yalnızca geçen gün bahçede düşündüklerim geliyor aklıma. Mesela çocuklara masal okuma fikri çok hoşuma gitmişti. Karımın yorgun argın temizlikten geldiği akşamlarda, çocukları etrafıma toplayıp onlara sevebilecekleri masallar anlatabilecek olma ihtimalinin  ameliyat masasında sona erebilecek  olması huzursuz etti beni. Erken ya da geç, ölmeye ölecektim. Geç de olsa fark ettiğim duyarlılığımla kendime düş, çocuklarıma masal, karıma ise bir ömür borçluydum.

Narkozu verip adımı, yaşımı sordular. Onları güçlükle cevapladım. Göz kapaklarım kapanmadan evvel aklımdan  geçen son şey ameliyat masasından sağ çıkabilirsem kendime, karıma ve çocuklarıma olan borcumun  en azından üç beş taksitini ödeyebilmek...


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Cabir Özyıldız
Olumlu eleştiriniz çok teşekkür ederim..
10:09 AM
Özgür Derya
Çok güzel bir anlatım, betimleme yeteneğiniz var. Bu anlatım gücünüz, insanı hikayenin içine çekiyor. Klasiklere özgü bir anlatım bu. Tertemiz diliniz de öyle. Tebrik ediyorum.
12:06 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR