Neden bu kadar düşünceliydi bir anlam veremiyordu. Yalnız kaldığında saatlerce aynı sözcüklerin arasında dönüp dolaşmaktan yorulmuştu. Oysa aylar önce aldığı iş teklifini kabul ettiğinde başka bir ülkeye gitmenin onun rahatlatacağını düşünmüştü. Bütün arkadaşları gibi o da artık buralarda yaşanamayacağını düşünüyordu. Yaşadığı günlerin adını büyük bir kargaşa koymuştu. İnsan ne kendine yetebiliyordu ne de bir başkasına. Herkes tavanı göğe bakan bir hücrede zaman öldürüyordu.
Gitmeliydi, başka çaresi yoktu. Yeni bir yolculuk ona iyi gelir mi,
bilmiyordu ama bu kargaşanın insanı kendinden nasıl uzaklaştırdığını görüyordu. Çaresizlik hissine kapılmıştı. Şimdi bu çaresizlik hissi, uzun bir zaman hayata dair bir şeyler yapabilmek için sarf ettiği bütün sözcüklerin üzerine gri bir bulut gibi çökmüştü.
Düşünceli halini sokaktan gelen sesler bozdu. Perdeyi çekip pencereyi açtı. Aysel Abla’nın evinin önünde küçük bir kalabalık vardı. Hemen aşağı indi. Aysel Abla’nın son günlerde durumu iyi değildi. Aşağı inip evin kapısına doğru ilerken Aysel Abla, kapıdan çıktı.
Salih! Orhan gelmiş, ben gidiyorum. Kendine çok iyi bak hoşça kal.
Aysel Abla’yı ellerinin yanına buruk bir gülümse koyarak uğurladı. Aysel Abla’nın bindiği araç hareket ettiğinde kardeşi Salih’in yanına geldi.
“Ablamın durumu günden güne kötüye gidiyor. Ailemiz artık buralarda yalnız kalmamızı istemedi. Elazığ’a geri dönüyoruz,” dedi.
Yolunuz açık olsun, dedi Salih. Aysel Abla, hikayesinin başladığı yere geri dönüyordu. Belki artık her şeyi tam olarak hatırlamıyordu ama Orhan’ı unutmamıştı. Bu da ona yeterdi.
Kafasını kaldırıp perdeleri çekilen eve son kez baktı.
Kardeşi Cihanla beraber gelmişlerdi. Geldiği ilk zamanlar uzun süre hiç konuşmadı daha sonra komşularla tanıştı. Tanışmaları hep tekrarlanırdı, herkesin ismini yeniden sorardı. Çoğu zaman kardeşi olmadan bir yere gitmezdi. Komşular, yabancılık çektiğini şehre hala alışamadığını düşünürdü.
Herkes bir şeyler düşünüyordu. Aysel Abla suskundu.
Kardeşi Cihan eniştesinden aldığı araba bozulunca Salih’ten yardım istemişti. Salih onu Ali kirve ’ye götürmüştü. Bütün mahalleli Ali kirveyi tanırdı. Kirve, onun hitap şekliydi. Bizim oralarda kirvelik önemli derdi. Artık o mahallenin Ali kirvesiydi. Kimin arabası bozulsa soluğu onun tamirhanesinde alırdı. Salih’te öyle yaptı. Cihan’la böyle yakınlaşmışlardı. Bazen halasının kızı Nermin, Aysel Abla’nın yanına gelince Salih ve Mahsun’a eşlik ederdi. Hep beraber Ali Kirve’ye giderlerdi. Cihan sürekli saatine bakardı. Salih fark etse de bir şey söylemezdi. Yeni tanışmışlardı kırılacağı bir şey söylemek istemiyordu.
Cihan ve Aysel abla her gün bir yere giderlerdi. İki üç saat gelmezlerdi. Mahalleli bu merak etmeden durmazdı. Hem yeni gelmişlerdi hem de her gün bir yerlere gidiyorlardı.
Bir insanı tanımak kimseye gösteremediği yanına bakabilmekten geçiyordu. Salih, bir gece sahilde Cihanı yalnız gördüğünde bunu anlamıştı. Serin bir rüzgâr esiyordu. Cihan’ın banktan kalkıp eve gitme isteği yoktu.
Salih’i görünce sevinmişti. Bu yalnızlığı ortadan ikiye bölerek paylaşmalıydı. İlk defa kolunda saati yoktu.
Zamanla geçer dedik geçmedi, Salih. Bu yaranın da bir sabrı var dedik ama yokmuş. Geçmiş bazen yanı başında oturur gitmek nedir bilmez. Orhan Abi, ablamın eşi. Elazığ’da kitapçı dükkânı vardı. Oldum olası düşkündü kitaplara. Öyküler, romanlar, ne ararsan vardı. Bu kadar fazla değil mi, takılırdım ona ama bir gün gerçekten birilerine fazla geldi o kadar kitap. Sakalımı hiç uzatmadım ben. Hep tiksindim çünkü eniştemin dükkânına gelen o sakallılar yüzünden. Sakal ne alaka diyeceksin belki ama ne bileyim o yüzlerde her şey sakallarının arkasında saklıydı. Sürekli enişteme baskı kurarlardı bazen de tehdide kadar giderdi iş. Eniştem hiç alttan almadı onları. Onlar bir dediyse eniştem iki söyledi. Ablamda huzursuz olurdu. Eniştem eve gelene kadar içi içini yerdi. Günler hep böyle geçerdi. Bu yüzler sokaklarda çoğaldı. Bu korku, bazı evlere ışıklarını erkenden kapatırdı.
Çok sert bir rüzgâr esiyordu o gece. Ablam, çok sert esen rüzgârın uğursuzluk getirdiğine inanırdı. Ağaçları inciten rüzgârın hayrı olmaz derdi. O gece eniştem eve gelmedi. Biz gecikmiştir gelir diye bekledik ama gelmedi. Ablam, hadi dükkâna git bak enişten nerde kaldı, dedi. Gittim dükkânda yoktu, kapısı kilitlenmişti. Bütün gece onu aradık. Sormadığımız eş, dost ve akraba kalmamıştı. Günler birbirini izledi. Eniştem yoktu ortalıkta. Ablam gecelerce uykusuz kaldı. Gündüzleri karakoldaydık, ablam ise geceleri ise gelir diye uyumazdı.
Eniştemi beklediğimiz günler yıllara döndü. Hepimizde bir yorgunluk vardı. Ablam yine de bekliyordu. Kimseye belli etmese de kulağı hep kapıdaydı. Hiç yorulmadı ablam. Her gün aradı eniştemi.
Yıllar sonra bir gün televizyondaki haber bizi yeniden uyandırdı. Kaçırılıp haber alınamayan insanların cesetleri ortaya çıkmıştı. Çocukluğumdan beri alışmıştım kitabın, kasetlerin gömülmesine de, bunu ilk defa yaşamıştım. Biz de tekrardan yollara düştük. Günler sonra açılan bir cesedin enişteme ait olduğunu öğrendik. Kolundaki çalışmayan saati ablama verdiler. Ablam bozulan o saat gibi zamanı durdurdu. Sessizce evine döndü. Eniştemin ölümüyle kabullenir dedik her şeyi zannettik. Ablam zamanla değişti ama unutarak değişti. Başta küçük unutkanlıklar sandık yine geçer dedik. Ocağını altını söndürmeyi unuttuğunda, aynı sözleri tekrar ettiğinde bunları küçük şeyler olarak gördük. Günlerce evden çıkmadı evinden televizyonu bile açmıyordu. Biz yanılmıştık. Geçer dediğimiz her şey ablamın aklından siliniyordu. Doktora götürdük ama tedaviye sonuç vermedi. Ablamın unutkanlığı gün geçtikçe arttı sonra bir umut çıkıp buralara geldik. İnsan, hep umut etmek için yeni yerler arıyor kendine.
Salih’in o gün öğrendiği hikâye şimdi başladığı yere doğru yola çıkmıştı. Öğrendiği isimleri unutan, nereye gideceğini unuttuğu için yolda uzun uzun düşünen, komşuları meraklandıran Aysel abla artık yoktu.
Perdesini onunla vedalaşır gibi çekti.
Odasındaki oyuncak araba koleksiyonundan iki tane alıp dışarı çıktı. Ali Kirve’ye sözü vardı. Eski oyuncak araba koleksiyonundan ona iki tane verecekti. Mahsun da ordadır şimdi, dedi içinden. Tamirhaneye doğru yürüdü. Cuma akşamları erken paydos ederdi, Ali kirve. Bilgisayarındaki filmlerden birini açar izlerdi. Yanından da sigarasını eksik etmezdi. Ali kirveye doğru giderken geçtiği her sokağın şehrin farklı yüzü olduğunu görüyordu. Şehrin arka yüzünde kalan sokaklar, boşaltılan her toprak parçasının şehirdeki eş anlamlı sözcüğüydü.
Tamirhaneye vardığında kapı açıktı. Mahsun’la filme dalmışlardı. Sigaralarının dumanı rüzgârın peşine takılıp odayı çoktan terk etmişti. Salih’e kısa bir selam verip sandalyeni çek dediler. Salih filmi hatırlamıştı, adı “Gelecek Uzun Sürer”.
İkisi de filmin tren sahnesine dalıp gitmişlerdi. Ayrılık ve umut yan yana oturmuştu o sahnede.
“Sanırım bir daha karşılaşmayacağız, ama insan yine de umut etmek istiyor. Çünkü umut etmeden yaşamak ne kadar zor değil mi? Bir gün hiç beklemediğin bir an hiç beklemediğin bir yerde karşına çıkabilmeyi nasıl istediğimi anlatamam. Şimdi güneşli ve güzel günlere olan inancımızla sözleşelim. O günler geldiğinde seninle hep gitmek istediğimiz çocukluğumun geçtiği siyasümbül gölü'nün kıyısında birlikte geleceğe yürüyeceğiz. Hakkında pek bir şey bilmediğimiz bir gelecekte değil, çoktan başlamış bir gelecekte, bizim adımızı taşıyan bir gelecekte.
Tüm sevgimle”
Film bittiğinde odayı terk eden sigaraların dumanı yakılan sigaralarla geri gelmişti. İnsan, umut etmekten vazgeçmiyor, dedi Ali kirve. Yeni bir yere giderken de yaşlanacağı şehirde de hep umut ediyor, hiç vazgeçmiyor.
İçilen çaylardan sonra Salih, Mahsun ve Ali Kirve ile vedalaşıp eve doğru yola koyuldu. Ali Kirve’nin söyledikleri geldi aklına. Evet, dedi içinden. İnsan umut etmekten vazgeçmiyor ve umuduna her gün sözcüklerle su veriyor. Yeni hikayeler için, geride kalan hikâyeler için.
Eve vardığında odasına çıktı. Bavulunu kontrol edip kapattı. Perdeyi aralayıp Aysel Abla’nın oturduğu eve baktı.
İnsanı yaralayan hikayelerin acısının dindiği günleri umut ederek perdeyi kapattı.
Hoşça kal Aysel Abla, kendine çok iyi bak.






