İsmail Gezgin Uygarlaşan İştah’ta milyonlarca yıl öncesinden bugüne değin yemeğin soyağacını çıkarırken sarih dili ve ufuk açıcı gözlemleriyle değişen yeme biçimlerimize dikkat çekiyor.
Çok çeşitli kayıpların, bireysel, kolektif ve ekolojik travmaların, yas tecrübelerinin içinden geçtiğimiz zamanlardayız. Bilhassa son iki yılı kapsayan Covid-19 pandemi sürecinde insanın yeme alışkanlığı ve bağışıklığı arasındaki ilişkiye dair araştırmaların sayısının da giderek arttığını gözlemliyoruz. Buna şaşırmamak gerek. Zira Covid-19 küresel pandemisi insan yaşamının modern hayat ve teknolojilerle birlikte nasıl kendi doğasından, belki de kendi büyüsünden koparılmış olduğunu her geçen gün daha fazla görünür kılmaya devam ediyor. Eşzamanlı olarak da dünyada türlerin yoldaşlığını yok sayan, her şeyin ve insan olmayan her canlının insan türüne hizmet etmesi gerekliğini savunan çarpık bir yeme düzenini sorgulamamıza neden oluyor. Bu bağlamda araştırmacılar bugün yediklerimizle atalarımızın yedikleri arasındaki farklılıkları, benzerlikleri, temasları daha çok görünür kılmaya çalışıyor. Bilhassa 2050’li yıllara gelindiğinde nasıl beslenilmesi gerektiğinin önemini ve aciliyetini vurguluyorlar. Dolayısıyla yemeyi tercih ettiklerimizin hem insanları hem de insan olmayan her tür canlıyı ve esasen gezegenimizin ta kendisini nasıl değiştirdiğini görmemize imkân sağlıyorlar. Bu bağlamda esas olarak insan atalarımızın nasıl beslendiğinden yola çıkarak, gelecek onyılları kapsayan üre oyunca et ve süt tüketimine fazlasıyla dayanan bir yeme lışkanlığının tehlike çanlarına artık kulak kapayamayacağımızı vurguluyorlar.
Tarımın on iki bin yıl kadar önce gelişmesiyle irlikte öçebe avcı toplayıcılar ana tarım arazilerini biraz da mecburi kaybederek daha çok ormanlık alanlara yönelmek zorunda kalırken özellikle Amazon’da insan ihtiyacını karşılayacak sınırlı alanları, Afrika’nın çorak ve kurak otlaklarını, Güney Asya’nın uzayan topraklarını göçerken ev bellemişlerdir. Günümüzde biliminsanları ve araştırmacılar avcı toplayıcı insanların izinden gitmenin onların konar gider evlerini ve yeme alışkanlıklarını daha görünür kılacağını ve yirmi birinci yüzyıl insanında bir dönüşüm yaratabileceğini belirtirler. Bolivya’nın kuzeydoğusundaki tropik ormanlarda ve geniş ovalarda yaşayan yerli topluluk Tsimaneler, Alaska, Kanada, Grönland Arktik bölgede yaşayan İnuit halkları, Orta ve Kuzey Tanzanya etrafında yaşayan Hadzalar hakkında yapılan son dönemdeki çalışmalar, bu topluluklarda yüksek kolesterol, kalp damar rahatsızlıkları ve tıkanıklıklarıyla hemen hemen hiç karşılaşılmadığını ortaya koyuyor. Zira et ama daha çok da sebze ve meyveden oluşan, yeşil yapraklılar ile doğal yetiştikleri için ebegümeci, kuzukulağı, ısırganotu, semizotu, labada gibi yabani otların tercih edildiği bir yeme alışkanlığını, başka deyişle taş devri yeme alışkanlığını sürdüren topluluklardır bunlar. Yirmi birinci yüzyıl insanıysa taş devrine sıkışan bedenleriyle modern, hızlı ve çoğu zaman da tek lokmada bir kimyasal bileşen tadındaki yiyeceği yuttuğu için belki de nicedir rahatsızdır. Bununla birlikte modern insanın avcı toplayıcılardan, bilhassa etçil türden evirilerek bugünlere geldiğini, teknolojik ve teknolojik olmayan, organik ve organik olmayan bileşenleriyle insan sonrası özneye dönüştüğünü de hararetle konuştuğumuz zamanlardayız artık.
Yukarıda kabaca çizilen bu resim elbette ilgi çekici. Ancak hepimizin yüzde yüz et ağırlıklı bir yeme düzeninden ve alışkanlığından bugünlere evrildiğimiz ne derece doğrudur? Atalarımızın ve yerel halkların yeme alışkanlıklarını inceleyen paleontologlarsa bu resmin oldukça karmaşık olduğunu ve asla tek yönlü ilerlemediğini bize hatırlatıyorlar. Arkeolog, yazar ve akademisyen İsmail Gezgin 2021’de Redingot Kitap tarafından yayımlanan Uygarlaşan İştah: Atalarımız Nasıl Besleniyordu? Karnını Doyuran Canlıdan Gözü Doymayan İnsana adlı yeni kitabında tam da bu karmaşık resmi önümüze koyuyor. Yemeğin uygarlaşma sürecindeki değişimi ve dönüşümünün tarihsel yolculuğunu, başka deyişle yemeğin soyağacını sarih diliyle, ufuk açıcı görüşleriyle ve incelediği kaynaklarla okurla buluşturuyor. Yemeğin tarih boyunca süregiden ve çoğu zaman tektipleşen yukarıdaki söylemini arkeolojiden, mitolojiden, olklordan, asallardan eçirip süzüyor; süzdüklerini bilimsel araştırmalarda damıtıyor ve insan atalarının beslenmesine ilişkin günümüze değin uzanan hikâyeleri, kırılma oktalarını, önüşümleri önümüze koyuyor. Yekpareleşen bir seyrin yerine ilk atalarımızın vejetaryen hatta vegan olduğunu, insanın daha sonra hayvan yiyen bir canlıya dönüştüğünü anlatıyor Gezgin. Böylesi izlerin bize ulaşmasında en büyük rollerden birini arkeoloji oynuyor. Örneğin Çatalhöyük’teki bir kazıda çömlek parçalarının içindeki besinler analiz edilerek esasen en eski taş aletlerin üzerindeki besin parçaları ortaya çıkıyor. Bu da bize aletler, aletlerin neler kesip parçaladığı, besin zincirleri hakkında oldukça önemli ipuçları veriyor. Yine Çatalhöyük’te tahıl depolarında turp tohumundan buğday çeşitlerine kadar pek çok ize ve türe rastlanıyor.
Gezgin yiyecek bulmak için özel bir zamana dahi gereksinim duymayan, günlük hareketliliği içerisinde karşısına çıkan yiyeceklerle karnını doyuran avcı toplayıcı insanın uzun yolculuğunu anlatırken, modern insanın yaşamının nasıl yemek üzerine, yemeğin siyaseti üzerine kurulu olduğunu, yemeğin iktidarla, iktidarın da yemekle yakın ilişkisini gözler önüne seriyor. Yemeğin iktidarın en kuvvetli göstergelerinden biri olduğunu ve iktidarın sürdürülmesiyle yakın bir ilişkisi olduğunu anlatırken, muktedirlerin ellerindeki değişmez gücün görkemli şölen ve ziyafetlerle nasıl her daim pekiştirildiğini Antik Yunan ve Roma’dan Mısır’a, Uzak Asya, Çin, Sarı Nehir’den Latin Amerika’ya, oradan da Osmanlı’ya değin uzanarak inceliyor. İktidar ve yemek ilişkisinin tarihin en eski dönemlerinden itibaren propaganda amacıyla kayda değer kabul edildiğinin de altını önemle çiziyor. Zira çevreyi tüketerek yerleşik hayata geçen insan kendisini yaşamın öznesi olarak görürken dikkatini ve erki sadece ilgilendiği konu olan üretim, tüketim ve kontrol altına almaya yöneltiyor. Hem evcilleşip kentcilleşiyor hem de tam da buradan hareketle doymayan bir iştaha dönüşüyor.
Evcilleşip kentcilleşmiş insanın midesi bedeninden taşar, diyor Gezgin kitabında. Evcilleşme, kentleşme ile ilk evimiz saydığımız bedenimizden taşmanın ne demek olduğuna dair ontolojik ve incelikli bir sorgulamaya davet ediyor okuru. İnsanın midesinin bedeninden taşmasına yol açan dönemeçlerin en başında alet yapımının bulunduğunu belirtiyor Gezgin. Yaklaşık yirmi bin yıl önce dünya nüfusunun sadece kırk beş bin olduğunu, dört, dört buçuk milyon yıl önce başlayan yaşam yolculuğunda insanın üç milyon yıla gelene kadar hiç alet yapmadığını öğreniyoruz. Bu dönemde arkeolojik verilerin de ışığında insanın beslenme sistemi içinde en önemli payın yüzde kırk bir oranıyla karbonhidratlara ait olduğunu, ardından yüzde otuz yediyle proteinin ve yüzde yirmi ikiyle yağın geldiğini okuyoruz. Ateşin kullanılması ve yerleşik düzene geçişle de uygarlığın başlangıcına ve yaşam biçimini değiştiren bir sürecin hikâyesine giriş yapıyor Gezgin. Bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni içine alan, Bereketli Hilal diye adlandırdığımız Yukarı Mezopotamya diyebileceğimiz alanda, başka deyişle İran, Irak, Türkiye, Suriye sınırlarını içine alan bölgede uygarlığın başlamasının, beslenme değişikliğinin bedene, topluma ve sağlığa yansımalarını bir bir açımlıyor. Burada Gezgin’in hem kendi araştırmalarından hem de çeşitli kaynaklardan derleyip analiz ederek okura sunduğu en önemli verilerden biri de atalarımızın nasıl beslendiği konusu. Gezgin bunu prehistorik beslenme olarak adlandırıyor ve milyonlarca yıllık insan-besin ilişkisi üzerine yoğunlaştırdığı kitabında atalarımızın ne yediğinden başlayarak buğday uygarlığına, ilk evcil tohumlardan hayvan yemeye, antikçağın ataerkil, cinsiyetçi şölenlerinden doyumsuz lezzet tüccarlarına ve elbette yemeğin erkle doğrudan bağına, Homo Sapiens’in evcilleştirme arzusuna ve açgözlülüğüne odaklanıyor:
Doğada binlerce çeşit bitkiyle beslenen hayvanlar, evcilleştirildikten sonra insanın kendisine vereceği sınırlı besinle idare etmek zorunda kalmıştı. Evcilleşen her hayvan, etiyle sütüyle hızla değişmeye başlamış insan da bu durumdan nasibini almıştı. Evcilleşme yoluyla hayvanların taşıdığı besin değerini düşüren insan aslında kendisini değersizleştirdiğini düşünmemişti. Bu etkileşim “birlikte evrim süreci”ndeki tüm canlıların içinde belki de en çok insanı etkilemişti... Karnını doyurmak için daha fazla çalışmak zorunda kalan yerleşikler sağlıklarını da yitirmiş, sık sık hastalanır hale gelmişlerdi. Öte yandan kölelik, devlet, sınıflı toplum ve kimi ayrıcalıklı sınıflar, cinsiyet rolleri, ahlak, ataerki, türcülük... Bugün herkesi tehdit eden ve kontrol etmeye çalışan, sömüren ne varsa hepsini Neolitik Dönem’e “borçlu” olduğumuzu söyleyebilirim. (Uygarlaşan İştah, ss. 90-91)
Gezgin’in kesişimsel bilginin önemini vurgulayan yukarıdaki görüşü yemeğin sınıfsal, cinsiyetçi, eril, türcü olcuğunu atman atman açarken Neolitik dönemde insan yaşamına yeni problemler taşındığını da okura aktarıyor. Buzulların erimesiyle yerleşik hayata geçtikleri ve esasen bir yer kimliği edindikleri, toprakla uygarlaşarak düşünmeye başladıkları zaman insanlar elbette hiç durmaksızın yer ve tüketir. Uygarlaşan İştah krizlere yol açan dönüşümlerin ardındaki sermaye ve insan dediğimiz failleri, ilerleme hırsını ve modern araçsal aklı arkeoloji ışığında yeniden okumaya imkân veriyor. Bilhassa araçsal akla insan ve besin arasındaki interaktif ilişki ve yemeğin yolculuğuyla bakmamızı öneriyor. Bu bağlamda milyon yıllar süren yemeğe dair verili bilgileri ve kabulleri sorgulamaya başlıyor okur. Gezgin’in daha önceki çalışmalarından da aşina olduğumuz gibi kuramsal ve yaratıcı yazının dinamik ve aktif dolaşıklığında açılan bir alana çekiliyoruz Uygarlaşan İştah’la. Yemeğin siyasal tahayyülleri ve bilgi pratiklerinin dönüştürücü içerimlerini aktardığı için bu kitap kıymetli bir kaynak olarak bizle buluşuyor.






