Her okur hayat ile edebiyatın arasındaki bağları merak eder. Okuduklarımızın ne kadarı gerçek hayattan alınmıştır? Ne kadarı yazarın hayal gücüdür? Elbette her yazar yaşadıklarından ilham alarak hikâyelerini hayal gücünü de katarak kaleme alır.
Netflix’te Vita &Virginia (2018) filmini seyrettikten sonra tekrar Virginia Woolf’un bu ünlü aşkına ve Orlando’ya dönme ihtiyacını duydum. Tabii ki Sally Potter’ın çektiği muhteşem Orlando filmini de unutmamak gerekir. Tilda Swinton’ın can verdiği Orlando, kahramanı gibi ölümsüzdür. Virginia Woolf’un bu fantastik öğelerle zenginleşen romanı aslında gerçeklere dayanıyordu. Hatta yazar kitapta bu biyografinin belgelere dayandığını sık sık tekrarlar. 400 yaşındaki genç Orlando, Knole şatosunun kişileştirilmiş ve “kadın” olduğu için ona sahip olamayan Vita Sackville-West’in canlandırılmış haliydi. Aynı gerçek sahibesi gibi hem erkek hem de kadın özelliklerini taşıyordu. Vita Sackville- West de döneminde tanınan ve Virgina Woolf’tan daha çok satan bir yazardı. Vita, Virginia Woolf’un eserlerinin ve kişiliğinin hayranıydı. Hogarth yayınevine yardımcı olmak için yayınlamaları için kitaplarını onlara vermişti. Onun çok satan kitapları sayesinde rahatlayan Virginia Woolf, Dalgalar adlı deneysel romanını yazabilmişti.
Orlando, eğlenceli olduğu kadar bunun ötesinde derin anlamlar taşıyan olağanüstü ilginç bir romandır. Fantezi türünün iyi bir örneği ve düş gücünün yetkin bir ürünü olmasının yanı sıra yazarının düşüncelerini ve duygularını en çok açığa vurduğu yapıtıdır. Virginia Woolf’un tüm yaratıcılığı, düş gücü, kadın ve erkek cinsleri konusundaki düşünceleri, feminizmi, edebiyata, şiire ve doğaya tutkunluğu, yaşam hakkındaki kuşkuları, endişeleri, korkuları, tedirginliği, zamanın sınırlarını aşma isteği, kılıçtan keskin alaycılığı, ince hicvi dört yüz yıllık bir İngiliz edebiyat tarihinin önünde âdeta şiirsel bir destan gibi akar. Orlando da yazarın diğer başyapıtları Mrs. Dalloway ve Deniz Feneri gibi başlı başına bir şiirdir. Orlando’da diğer yapıtlarından farklı olan, Mrs. Dalloway ve Deniz Feneri gibi romanlarında hemen hiçbir olay örgüsü ve belli başlı bir olay yokken Orlando’da dört yüz yıl boyunca yaşayan kahramanın başından sayısız olay, çeşit çeşit serüven geçmesidir.
ZAMAN VAR MI?
Virginia Woolf, zamanla istediği gibi oynama, zamanın zorunlu sınırlarını aşma bağlamında Orlando’da alabildiğine sınırsız alabildiğine özgür davranmıştır. Orlando dört yüz yıllık bir zaman diliminde istediği gibi at koşturmuş, 16’ncı yüzyıldan 20’nci yüzyıla kadar yaşamış, yazmış, âşık olmuş, serüvenler yaşamış ve en çok otuz altı yaşına gelmiştir. Virginia Woolf, daima zamanın insan yaşantısı üzerindeki etkileriyle ilgilenmiştir. Özellikle Mrs. Dalloway romanında saatlerin büyük önemi vardır. Hatta romanın adını Saatler koymayı düşünmüştü. (Michael Cunningham’ın Mrs. Dalloway üstüne yazdığı Saatler adlı romanı Woolf’a adanmış bir armağandır.) Mrs. Dalloway’de saatlerin ve zamanın ağırlığını hissederiz tüm roman boyunca. Saatler hep bir şeyleri anımsatırlar, en çok da zamanın bizim dışımızda ama bizi yöneterek geçip gittiğini. En iyi anlarda bile ardından gelecek kötü ve meşum olayların habercisi gibidirler Mrs. Dalloway’de. Saatler ölümü çağrıştırır Virginia Woolf’a. Woolf, Orlando’da saatlerin ve zamanın baskısından kurtularak dört yüz yıl yaşayan ölümsüz bir kahraman yaratmak istemiştir. Bu ölümsüz kahramanın özellikleri belki de Woolf’un ideal insanının da profilini çizer: Hem kadın hem de erkek cinsinin en iyi niteliklerini kendinde birleştirmiş, doğaya ve sanata aşık, okumaya ve yazmaya gönül vermiş androjen bir kişiliktir bu.
Orlando, 16’ncı yüzyılda soylu bir ailenin oğlu olarak doğmuş, on altı yaşında Kraliçe Elizabeth’e takdim edildiğinde kraliçe bu çocuktan çok hoşlanmış ve onu korumasına almıştır. Orlando saraya ilk gittiğinde bir masada oturup yazan yaşlı bir şairi görür –Shakespeare mi?- ve tüm yaşamı boyunca bu imgenin etkisinden kurtulamaz. Orlando sarayda gününü gün eder, kadınların gözdesi olur, sarayın dışında da sefih maceralar yaşar, günün birinde bir Rus prensesine âşık olur ve ihanete uğrar. Bu ihanetten sonra şatosuna kapanan Orlando yazmaya karar verir, günün ünlü şairlerinden birini şatosuna davet eder ve daha sonraki dönemlerde de karşılaşacağımız bu edebiyatçı kimliğinde Woolf, kıskanç ve değer bilmez bir yazın adamının tipik bir karikatürünü çizer. Bu şair bir yandan Orlando’dan aylık alırken diğer yandan onun edebiyat ve sanat merakıyla alay eden incitici bir taşlama yazar. Bu Orlando’yu derinden yaralar. O güne kadar yazdığı tüm yapıtları yakar, bir tek çocukluğundan beri sürekli değiştirerek yazdığı ‘Meşe Ağacı’nı göğsünün üstünde taşır. Aşk ve edebiyat kırgını olan Orlando, Kral II. Charles’tan kendisini uzak diyarlara göndermesini ister ve İstanbul’a büyükelçi olarak atanır. Woolf’un Orlando’yu Konstantinopole’e göndermesinin nedeni Vita Sackville-West’in büyükelçi olan eşiyle birlikte bir süre İstanbul’da kalmasıdır. Orlando yaşadığı yüzyıllar süren uzun tarihin içinde Vita Sackville’in yaşamının safhalarını takip eder.
Orlando’nun mucizevi değişimi de yedi gün yedi gece süren uzun bir uykudan sonra İstanbul’da gerçekleşir ve Orlando birdenbire bir kadın olarak uyanır. Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda (1929) adlı denemesinde açıklıkla ifade edeceği cinsiyet ayrımcılığına karşı düşüncelerini bu romanında kurgusal bir karakterde gerçekleştirmeye girişmiştir. “Her insanda bir cinsiyetten diğerine bir salınım vardır ve genelde asıl cinsiyet yüzeydekinin tam tersiyken erkek ya da dişi kimliğini belirleyen yalnızca giysilerdir” der Orlando’da. Orlando kadın olduktan sonra bu durum ona şaşırtıcı gelmez. O hem kadın hem de erkek özelliklerini taşımasıyla çevresindekileri şaşırtır. Bir erkek gibi gözüpek ve hareketli olsa da tehlike altında birini görünce en kadınca yürek çarpıntılarına tutulur. Bir erkek kadar hoşgörülü ve açıksözlü, bir kadın kadar tuhaf ve gizemlidir. Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da yaratıcı bir aklın hem eril hem de dişil özellikler taşıması gerektiğini söyler:
“Kişi erkekse aklının kadın olan bölümü de etken olmalıdır ve bir kadın da aynı ölçüde içindeki erkekle ilişkide bulunmalıdır. Belki de Coleridge üstün bir aklın çift cinsiyetli olduğunu söylerken bunu kastetmişti. Ancak bu iç içe geçme gerçekleşirse akıl tam anlamıyla verimli olabilir ve tüm gücünü kullanabilir.”
İstanbul’daki sefir hayatından ve devamlı evrak mühürlemekten sıkılan Orlando’nun bir sonraki durağı Bursa’daki bir Çingene obası olacaktır. Çingeneler de onu kendilerinden biri olarak görür. Belki küçükken dükler tarafından kaçırılmış bir Çingene kızıdır. Çünkü Orlando’nun da tıpkı Vita gibi koyu renk saçları ve esmer teni vardı. Vita’nın annesi, Baron Sackville’in “Pepita” adıyla tanınan bir çingene dansçıdan doğan gayrimeşru kızıydı. Doğayı ve çingenelerle özgür yaşamayı seven Orlando’dan genç çingeneler kuşkulanmaya başlamışlardı ki, vatanını özleyen Orlando bir gemiye binip İngiltere’ye döner.
Virginia Woolf hem kadın hem erkek olan bu düşsel kişiliği sevecenlikle anlattığı bu romanını sevgilisi Vita Sackville-West’e adamıştır. Bu nedenle Sackville-West’in oğlu Nigel Nicolson, kitabı, “edebiyatın en uzun ve en büyüleyici aşk mektubu” olarak niteler. Gerçekten de bu niteleme, Orlando’ya uygun düşer. Romanda Virginia Woolf’un diğer romanlarında pek görülmeyen bir duyarlılık, sevgi, aşk ve duygu hissedilir. Bunun yanı sıra Virginia Woolf hem dişi hem de erkek özellikleri kişiliğinde birleştiren Vita Sackville-West’i anlatırken onun ailesine ait olan dört yüz yıllık şatonun İngiliz yasaları gereği kadın olduğu için ona değil erkek akrabalarına miras kalmasına itiraz ederek şatoyu gerçek sahibesine armağan etmiştir. Virginia Woolf sevgilisinin kişiliğinde dört yüz yıl boyunca yaşayan ölümsüz bir kahraman yaratarak bu farklı aşkını ölümsüzleştirmiştir. Orlando, doğayı ve aşkı yüceltişiyle romantik bir fantezi olarak da nitelenebilir.
BİYOGRAFİ NEDİR?
Romanın dikkati çeken bir diğer yönü de yazarın gerçekçiliğe bağlı kalmayı istemeyerek fantezi türünü yeğlerken yaşam öyküsünü anlattığı kişiyle ilgili belgelere sadık kalındığını sıklıkla belirtmesidir. Woolf’un tümüyle gerçeküstü olaylardan söz ederken belgelere değinmesi, biyografilere yönelik keskin bir alay içermektedir. Zaten romanın tümünde yazarlar ve şairler dünyasıyla ilgili ağır eleştiriler ve ince bir hiciv yer alır. Edebiyat toplantılarını, buradaki gevezelikleri, katılan herkesin kendini daha derin ve daha zeki hissetmesini, aslında her şeyin bir yanılsamadan ibaret olduğunu keskin bir alayla anlatır.
Orlando’nun hayranı olduğu dâhilerle karşılaşması onda düş kırıklığı yaratır: “... zeka kutsal ve tapılacak bir şey olsa da genellikle en köhne enkazların içinde yaşar ve ne yazık ki genellikle öbür yetilerin yamyamıdır ve böylece çoğunlukla Zihnin en büyük olduğu yerde Yürek, Duyular, Yücegönüllülük, Merhamet, Hoşgörü, Sevecenlik ve başka şeylere soluk alacak yer kalmaz. Sonra şairlerin kendilerini pek beğenmeleri; sonra başkalarını küçük görmeleri; sonra, zihinlerinin sürekli kıskançlıklarla, kırgınlıklarla, düşmanlıklarla, lafı gediğine koymakla meşgul olması; bunları dışa vururkenki çenebazlıkları; sonra bunlar için anlayış beklerkenki doymazlıkları; ...” Orlando’nun karşılaştığı yazarlar içinde Nick Green’in farklı bir yeri vardır. Sanırız Virginia Woolf bu prototipe özellikle gerçek bir yazarın adını vermemiştir ve Orlando ile onu 16’ncı yüzyıldan sonra 19’uncu yüzyılda da karşılaştırmıştır. Nick Green 19’uncu yüzyılda da benzer bir tavır içindedir. Ama bu kez 16’ncı yüzyılda yerden yere vurduğu Shakespeare’i, Ben Johnson’ı ve Marlowe’u göklere çıkarmakta, buna karşılık çağdaşları Tennyson’ı, Browning’i ve Carlyle’ı küçümsemektedir. Bu gibi kişiler için altın çağ hep geride kalmıştır. Bu karakterde, Virginia Woolf her dönemde ölü yazarları ve şairleri yücelten, eski akımları öven ama çağdaşlarına kuşku ve küçümseme ile yaklaşan yazın adamlarının tutumunu alaycı bir küçümseme ile eleştirir. Kendi çevresindeki bazı yazarlarla eğlenir gibidir.
GERÇEK NEREDE?
Bu gerçeküstü öğeleri bol olan roman bağlamında Virginia Woolf’un gerçekçiliğe ilişkin eleştirilerini anımsamakta yarar var. Virginia Woolf’un edebiyattaki amacı gerçekçilik geleneğini yıkmaktı. O, gerçekçi İngiliz romancıların dış gerçeklikleri sırasıyla anlatmalarının yaşamın asıl gerçeklerini yansıtmadığını, basmakalıp, sahte ve derinliksiz bir roman dünyası yarattıklarını düşünüyordu. Oysa gerçek, olayların kronolojik sıralamasının çok ötesinde herkese göre değişen bir şeydi. Gerçek, kafamızın içindeydi, bizim olayları ve nesneleri, geçmişi ve şimdiyi algılayış biçimimizdeydi. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway ve Deniz Feneri gibi romanlarında gerçekleri ve olayları hep kahramanlarının bilinç akışıyla anlatmış, bu tekniği ustalıkla kullanarak hayatın tüm karmaşasını ve karakterlerinin psikolojik derinliğini yansıtmayı başarmıştır. Bilinç akışı tekniğini kullanmadığı farklı, yalın, düşsel, uçucu bir anlatıyı yeğlediği Orlando’da gerçekçiliği, gerçeküstü olayları zaman sınırı tanımadan anlatarak kırmış ve gerçekçi yaşam öyküsü yazarlarıyla incelikli bir biçimde alay etmiştir.
Orlando’nun sonuna doğru Orlando o ana kadar anlatılan tüm benleriyle bir hesaplaşma içine girer. O tüm bu “ben’lerin bir bileşimidir. Virginia Woolf yaşamı boyunca bu kişilik parçalanmasını nevrotik düzeyde yaşamıştı. Orlando ise tüm ‘ben’leriyle barışık yaşayabilir. Roman, Orlando’nun sevgilisi Shel’e kavuşmasıyla, aşkın umut verici iyimserliği ile sona erer. “Ve saat on ikinci kez çınladı; On bir Ekim Perşembe, Bin Dokuz Yüz Yirmi Sekiz, gece yarısı saat on iki” diye biter roman. Sadece o anı vurgulayarak. Sonra, bir saat sonra, bir gün sonra her şeyin değişebileceğini anımsatır gibi. 11 Ekim 1928,Virginia Woolf’un Orlando’yu bitirdiği tarihtir. Woolf için ‘mutlu son’ yoktur, ancak mutlu anlar olabilir. O mutlu anları da ardından gelecek büyük acıların ve sinir krizlerinin korkusuyla kendine zehir edebilir. Hayatın anlamı konusundaki kuşku ve karamsarlığı, bu neşeli romanın satırlarında bile açığa vurulur.
“Ne de olsa mutlulukla kederi ancak bıçak sırtı kalınlığında bir şey ayırır diyen düşünür haklıydı; dahası düşünürümüz der ki biri ötekinin ikiz kardeşidir ve bundan hareketle duygularımızdaki tüm aşırılıkların delilikle akraba oldukları sonucuna varır (…). Virginia Woolf için her zaman en korkuncu şimdiki zamandır. “Çünkü şimdiki zamandan daha korkunç bir açımlama düşünülebilir mi? Bu sarsıntıyı atlatabiliyorsak bunu mümkün kılan yalnızca geçmişin bizi bir yandan, geleceğin öbür yandan sarıp korumasıdır.”
HAYAT NEDİR?
Virginia Woolf, Orlando’da hayatla edebiyatın ilişkisini ele alır. Birinin diğerine dönüştürülmesindeki zorluktan yakınır. O hayat nedir diye sorar, “Hayat, hayat, sen nesin? Aydınlık mısın, karanlık mısın, uşak yamağının çuha önlüğü müsün, yoksa çimenlerin üstünde sığırcık gölgesi misin?” Hayat nedir diye sorar kuşlara, çekirgelere, karıncalara, arılara ve güvelere. Ve “hayatın anlamı budur diye yemin edebileceği çok kesin ve nadir bir şeyler koyabilmek için dua etmiş” olmasına karşın “kös kös geri dönmek ve merak içinde hayatın ne olduğunu işitmeyi bekleyen okura açık açık –heyhat, bilmiyoruz- demek zorunda kalır.” Kimse bilmez hayatın ne olduğunu. Virginia Woolf için hayat edebiyattır genellikle. “Hayat? Edebiyat? Biri diğerine mi dönüştürülecek? Ama bu öyle zor ki?”
Woolf’un Orlando’nun okuma ve yazma tutkusu ile ilgili yazdıkları kendi hayatına da bir göndermedir. “Okuma mikrobu bir kez bünyeye yerleşti mi onu öyle zayıf düşürür ki, mürekkep hokkasında barınıp tüy kalemde irinlenen şu öteki afetin pençesine kolayca düşüverir insan. Zavallı yazmaya sarar. ... Hiçbir şeyden tat almaz olur; her yanına kızgın demirler batar; haşereler kemirir onu. Küçücük bir kitap yazıp nam salmak için varını yoğunu feda etmeye hazırdır (Mikrop bu kadar habistir işte); oysa Peru’nun tüm altınları ustaca yazılmış bir satırı satın alamazlar. Böylece verem olup yataklara düşer, beynine bir kurşun sıkar, yüzünü duvarlara döner. Onu hangi durumda buldukları önemli değildir. Ölümün eşiğinden geçmiş. Cehennemin alevlerini tanımıştır.” Her ne kadar Virginia Woolf, Orlando’nun kişiliğinde büyük ölçüde Vita Sackville–West’ten etkilendiyse de, burada anlattığı yazarlık tutkusu; Vita’dan çok, yazarın kendisi gibi görünmektedir. Orlando bedensel olarak erkeksi görünümlü Vita’ya benzese de zekasını Virginia Woolf’tan almıştır. O yazarken her zaman cehennem acıları çektiğini anlatmış, “Çok az kimse yazarken benim kadar işkence çeker” demiştir güncesinde. Ama yazmanın verdiği zevki anlatmaktan da geri kalmamıştır.
Tüm acılı yanlarına karşın, delirme noktasına gelse de yazmak, Virginia Woolf için hayatın anlamı olmuştur. “Yürürken tümceler kuruyorum; otururken sahneler düzenliyorum; sözün kısası bilip bileceğim en coşkulu sevinçler içindeyim. ... Benliğimin bileşimi ancak yazmakla düzenlenebiliyor... Yazmazsam hiçbir şey bütün oluşturamıyor... Yazmazsam hiçbir şey gerçek değil” diyordu güncesinde. Dayanamayacağı acılara yazmakla direnebilmişti. Onu her zaman çağıran ölüme, Ouse ırmağının sularında istekle koşuncaya kadar.
Orlando, Virginia Woolf, Çev. Seniha Akar, İletişim Yayınları.






