Yara-tık Deyip
2 Şubat 2019 Öykü

Yara-tık Deyip


Twitter'da Paylaş
0

“Unutan iyileşir.”

Friedrich Nietzsche

Ne zaman başladı bilmiyorum. Başladı işte. Zaten bazı şeylerin ne zaman başlayıp ne zaman bittiği değil süreç içerisinde ne kadar, nasıl, kaç kere öldürdüğü önemlidir.

O zamanlar çocuktum, bunda sıra dışı bir şey yok, herkes bir zamanlar çocuktur. Sıra dışı olan şey benim nasıl bir çocuk olduğumla ilgiliydi. Daha doğrusu... Şöyle:

Bir sabah karnımdaki o dayanılmaz, o inanılmaz ağrıyla uyandım. Ama ne ağrı! Sanki Makas Eller’in Edward’ı içimde el çırpıyor, binlerce makas aynı anda karnımı içeriden, en derinden kesiyor, milyarlarca Edward aynı anda beni kendimle bıçaklıyordu. Yataktan kalkıp aynadakine baktım. Her şey olağandı. Ama bu kıpırtılar? Vücudundaki değişimi anlamaya çalışan her çocuk gibi önce anneme koştum. Şükür, koşacak bir annem vardı. Anneme göre bu belirtiler gayet normaldi. Her genç kızın (bana göre çocuk, anneme göre genç kız) başına gelirdi. Her genç kız mutlaka bir sabah karnında ağrılarla uyanır, birkaç gün ölmeyecek kadar kanar ve kimseye sezdirmeden yaşayıp giderdi. Zaten hayata kanayarak başlayan, nefes alınca sızlayan, dokununca ağrıyan ama acısına yine kendiyle tutunan, tutundukça kırılmayan,  kırıldıkça çoğalan ve azaldıkça dirilen, diri diri ölmek isteyen ama gömülmeyen, öldüğünü kimseye sezdirmeyen, sezdirmediği yerden incinen, incinince de kendiliğinden ölen o garip şeye kadın derlerdi. Yani her şey normaldi.

O sıralar arkadaşlarımın konuşmaları da hep bu ağrılar üzerineydi zaten. Ben pek anlatmazdım ama dinlediklerimden öğrendiğim bir şey varsa o da yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyin olması gerektiğiydi. Ya ben bir şey yaşamamıştım ya da yaşadığım şey önemli bir şey değildi. O ağrı, kanamadan öylece kapandı. Ama her ağrı, her sızı, her yara gibi bir gün tekrarladı. Yine bir sabah aynı ağrıyla, hayır asla aynı değil, trilyonlarca Edward’ın ağrısıyla uyandım. Bu seferki yara, tık deyip gidecek gibi değildi, bu seferki yara kapıya dayanmıştı. Karnıma dayanmıştı da ben buna dayanamamıştım. Acılar içinde kıvrandım. Sanki katrilyonlarca makas el aynı anda içimi parçalıyordu. Hareket eden bir şey vardı, evet hissediyordum, içimde biri vardı. Evin içinde bağıra çağıra, bir o yana bir bu yana koştururken bir anda durdum. Tişörtümü kaldırıp baktığımda, orada, tam karnımın üstü göbeğimin altına denk gelen o boşlukta bir siluet gördüm. Vücudumun ağırlık noktasına oturmuş bu ağırlık, tam merkeze biriken bu yük, derimi elleriyle sündüre sündüre inceltmişti. Yüzünü gördüm. Bu neydi, ne demekti anlam veremedim. N’oluyordu. Dokundum. Elimi kendinde hissedince tüm ağırlığını göbek deliğimde topladı. Neyi var neyi yoksa göbek deliğimde toplandı. Ben hiçbir şey yapamaz hâldeydim. Durduğum yerde öylece duruyor, olup biteni sadece seyrediyordum. Derken…

Göbek deliğimden minicik bir el çıktı, ardından bir kanat.

Derken…

Göbeğimden ikinci bir el daha çıktı, ardından bir daha kanat. Korkudan ölecektim. Ama ölmedim galiba. Pek hatırlamıyorum.

Derken...

Tüylü bir baş ve akabinde yusyuvarlak bir çift göz daha. Ayrı ayrı değildi bunlar. Birdi, bir bütündü. Esasen içimden çıkan şey, iki eli, iki kanadı, iki gözünden başka şeyi olmayan bir tüy yumağıydı. Ne ağzı vardı ne de dili. Ama gülümsedi. Korkum bir anda geçti, ben de gülümsedim. İşte her şey böyle başladı.

Yeni bir şeye sahip olan her çocuk gibi onu önce anneme gösterdim. Mutluydum. Çünkü bir şeye sahiptim. Her çocuk gibi ben de belli bir yaşa gelince karnımdan bir yaratık çıkarmıştım. Böyleydi. Değil miydi? Ben bir şeyleri yanlış mı anlamıştım? Yanlış anladıklarımdan öğrendiğim bir şey varsa o da yaşadıklarımdan öğrendiğim en iyi şeyin henüz yaşamadıklarımda gizli olduğuydu. Yaşamadığım hayatı çok yanlış anlamıştım. Evet, her genç kızın başına gelmeyecek şey benim başıma gelmişti. Daha on üç yaşında, genç kız bile olmadan, olaya direkt doğurarak başlamış ve ortaya ne idüğü belirsiz bir yaratık çıkararak doğum meselesini de elime yüzüme bulaştırmıştım. Ama annem beni anlardı. Ara sıra yanlış anlardı ama olsundu, yanlış da olsa anlayacak bir annem vardı. Annem aynı zamanda balkonları olan bir kadındı. Binlerce balkonunun içinden beni makas kırıklarıyla dolu bir balkona çıkardı. Temiz hava iyi gelir dedi, biraz kırılırsın ama sonra geçer, görmezden gel, alışırsın, unutursun, iyileşirsin, unutursan iyileşirsin dedi. Daha ilk anda benim varlığımdan var olan o şeyin, o garip yaratığın bir ömür boyu yakamı bırakmayacağını çözmüş gibi, daha ilk anda benim normal bir kadın olamayacağımı anlamış gibi lanetime metanetle gülümsedi. Ben de gülümsedim. Ve her şey böyle devam etti.

Avuç içim kadar olan bu yaratık yanımdan hiç ayrılmıyordu. Nereye gitsem benimleydi. Mesela ben sokakta yürürken yanımda yuvarlanıyor, ara sıra bacağıma dolanıyor, karşıma geçip şaklabanlık yapıyor, havalanıp başımda bir tur atıyor, sonra cebime girip oradan aşağı atlıyor, şirinlikler yaparak bana eşlik ediyordu. İlk zamanlar çok yadırgasam da zamanla sevdim onu. Benim bir parçamdı sonuçta, kıyamazdım. Ona kıysam benim canım yanardı. Zaten ufacık tefecik, minicik bir şeydi. İnsan desem değil, hayvan desem değil, melek desem değil, peri desem değil, yani ne desem değil bir şeydi. Önceleri herkesin böyle bir yaratığı olacak sanıyordum ama etrafımda kimsenin buna benzer bir şeyini görmedim. Demek ki vakitleri gelmedi dedim, bekledim. Ama onların yanında böyle bir yaratık görmeyi bekleyen ben, zamanla yanımdaki yaratığı bile fark edemediklerini fark ettim. Evet, bu kadar karışık ve bir o kadar netti. Kimse onu görmemişti. Okula benimle giden, sınıfta yanımda oturan, yeri geldiğinde kantinden çay alan, eve benimle dönen, yemeğini yanımda yiyen, ders çalışmamı izleyen, kitap okumamı dinleyen, bir an olsun yanımdan ayrılmayan o yaratığı nasıl olur da görmezlerdi. İnsanlar gerçekten bu kadar kör olabilir miydi?

Olabilirmiş. 

Sonradan fark ettim. Sonradan fark ettiklerimden öğrendiğim bir şey varsa o da sonradan fark ettiklerimin önceden fark ettiklerimden çok daha ağır ve yaralayıcı olduğuydu. Onu benden başka kimsenin görmediğini kabullenmem zor oldu hâliyle. Şöyle: Gece gündüz; okulda, evde, sokakta, markette, her zaman ve her yerde benimle olan bu yaratığa nasıl tepkisiz kalabilirdim? Elbette o yanımda yürürken ona bakıyor, o koşarken ardından koşuyor, o gülünce ben de gülüyor, hatta ara sıra onunla konuşuyordum. En çok da baş başa kaldığımız zamanlarda. Kendisinin sesi hiç çıkmıyordu, daha önce söylemiştim, ağzı da dili de yoktu. Sadece beni dinliyor ve gözleriyle gülüyordu. Yemeğini bile gözleriyle yiyordu. Garip bir yaratıktı işte. Benden de böyle bir şey beklenirdi, malzeme belliydi. Ama garip de olsa seviyordum onu. Çünkü beni bırakmıyor, düşsem de kalksam da yanımdan hiç ayrılmıyordu. Varlığı güven veriyordu artık. Alışmıştım. İnsan böyle bir şeye nasıl alışır ki? Hatta onu nasıl sever, nasıl sevebilirdi ki? Farkında olmadan. Kana usul usul karışan zehir gibi. Öyle sevdim. Sonra herkesin onu çok sevmesini istedim. Olmadı. Sadece benim gördüğüm ama diğerlerine gösteremediğim bu şeyi nasıl fark etsinlerdi, dahası nasıl kabullenip sevsinlerdi? Olmadı tabii. Bu yaratık, insanlarla arama duvarlar örmekten başka bir şeye yaramıyordu. Ve kahretsin, duvarları çok seviyordum. Duvarlara çarptığım oluyordu ara sıra. Mesela bir keresinde yaratığım, matematik sınavında yanıma oturup akşamdan hazırladığı formülleri gözleriyle okumuştu. O bana böyle kopya verirken öğretmen bizi yakalayıp kimle konuşuyorsun sen, diye azarı basmıştı da üstüne bir de sıfırı, hiç unutmamıştım bu sağlam çarpışı. İki kere iki dört milyon etmişti. Yine bir başka gün arkadaşlarla bahçede çember oluşturmuştuk, birbirimize top atıyorduk, voleybol adı altında paslaşıyorduk işte. Yaratığım tam karşımda bana tatlı tatlı gülümsüyordu. O oynamasın mıydı? Ana yüreği dayansın mıydı? Dayanamadım, ona da top attım. Sonra bir ton azar işittim arkadaşlardan, boşluğa ne diye top atmışım da kör müymüşüm diye. Asıl onlar kördü ama keşke sadece onlar olsa. Bu durum lisede de devam etti. Yanımdaki yaratığı kimsenin görmediğini ve hiç kimsenin göremeyeceğini anladığımda artık çoktan büyümüştüm. Benimle birlikte o da büyümüştü. Top oynamayı, koşmayı, şaklabanlık yapmayı bıraktık. Yaşadıklarımız bize bir beden büyük gelmişti ama olsun, seneye de yaşardık.

Evdeyken de durum pek parlak değildi. Ailem beni kendi hâlime bırakmıştı, yaratığımı görmeseler de ona saygı duyarlardı. Yeterdi. Çünkü biz mutluyduk böyle. Her ne kadar onu doğurmuş olsam da evladım değil, arkadaşımdı benim. Sofrada yemek yerken mesela, masanın altına saklanıyor, ona gizli gizli yiyecek vermemi bekliyordu. Sonra odaya geçiyor, birlikte susuyorduk. Öyle büyüyorduk. Büyüdükçe öğrendiğimiz bir şey varsa o da susmayı büyütmenin büyümeyi susturmaktan çok daha güzel olduğuydu. Güzelce sustuk, sonra odamızda yeni bir dünya kurduk. Şiirler okuduk, hikâyeler yazdık, resimler yaptık, şarkılar söyledik, çiçekler yetiştirdik, kuşlar besledik, sınavlara hazırlandık, bir yanlışımız çok doğruyu götürdü ama pes etmedik, umut ettik, hayal kurduk, âşık olduk, yıkıldık, pencere önüne oturduk, yağmuru seyrettik, bekledik, gelmediler, yine bekledik, yine gelmediler, yine inandık, sınandık, yüz aldık, yüz vermediler, önemli olan yüz değil huy dedik, güzelleştik, çay içtik, kahve içtik, hatır koyduk, gönül koyduk, unuttuk. Ve böyle devam etti her şey.

Üniversiteye geldiğimde benim boyumun yarısı kadardı. Boyumun yarısı kadar, tüylü, elleri, kanatları ve sadece gözleri olan bir yaratık. Amfide yanımda oturan, ben not tutarken kalem filan uzatan, kantine benimle gelen, fotokopi çektiren, kütüphanede kitap seçen, yemekhanede sıra bekleyen bir yaratık. Sanıyordum ki benimle büyüyen bu şey, zamanla görünür hâle gelecek, birileri onu nihayet fark edecek. Ama tam tersi oluyordu. Ben her ne kadar onu yanımda görmeye alışıyorsam başkaları da onu yanımda görmemeye alışıyordu. Bu durum mezun olunca, iş hayatına atılınca da devam etti. Mesela bir gün işten arkadaşlarla kafede otururken ben dalgınlıkla iki çay söyledim, keşke yalnız bunun için sevseydim onu. Ama sevmedim. Onların görmediği ama benim gözümün önünden gitmeyen bu şey, dünyayla uyum kurmamı zorlaştırıyordu git gide. Ve ben git gide bu hâlimden nefret ediyordum. Onu diğerlerine gösteremediğim kendimden. Ne zaman iki çay, iki kahve, iki bilmem ne söylesem arkadaşlarla göz göze geliyor, şeyyy çayı çok severim de ondan, kahveyi çok severim de ondan, suyu çok severim de ondan… gibi gibi cümlelerle gizliyordum onu. Benden bir parça olsa da aslında beni bir bütün ettiğini, tam ettiğini. Diyemiyordum. Onlar da üstelemiyordu zaten. Ben utanıp bir köşeye saklanan yaratığıma şöyle bir göz kırpıyordum kalabalığın arasından, o da bana kanatlarını açıyordu. Ve dünya bir dakikalığına güzelleşiyordu. Küçükken herkeste var sandığım, büyüdükçe sadece bende olduğunu anladığım, az daha büyüdükçe görülmediğini fark ettiğim ve deli olduğumu düşünmesinler diye iletişimime diğerlerinin yanında dikkat ettiğim… Hâsılı insanlardan gizlediğim bu yaratık sanki onu küçültmeye çalıştığımı anlıyormuş gibi kalabalıklar içinde daha da büyüyor, hatta kanatlanıp tepemde uçuyor, bir oraya bir buraya koşuyor, küçük çocuklar gibi dikkat çekmeye çalışıyor ama asla benden uzaklaşmıyor, dairemden çıkmıyordu. Böyle huysuz zamanlarımda ona gözlerimle işaretler göndermek, tebessüm etmek, kalabalığı bırakıp biraz onunla ilgilenmek gibi çareler bulmuştum ama bunların işlemediği durumlar da oldu. Mesela erkekler.

Evlenecek çağa gelmiş olmama rağmen hiç sevgilim olmamıştı. Çünkü ihtiyaç duymamıştım, yaratığım vardı. Sevgili de zaten sevdiğini söyleyen ama göstermeyen, yapışık ikiz gibi yanından hiç gitmeyen, beraber bir şeyler yapma adı altında kimi zaman hoşça kimi zaman boşça vakit geçirdiğin o kişiye verilen addı. Arkadaşlarım öyle demişti. Tamam işte, benim zaten vardı. O da bunların aynısını yapardı, tek sorun onu kimsenin görmemesiydi. Ne gerek vardı şimdi herkesin gördüğü başka bir yaratığa. Hem de eli, kolu, kaşı, gözü, ağzı, dili olan normal bir insana. Evlendim ben de. Evet, böyle pat diye evlendim. Evet, dışardan bakınca insana benzeyen, içeriden bakınca hiçbir şeye benzemeyen bir şeyle evlendim. Boşluğuma geldi evlendim. Bir boşluktan düşüp başka bir boşlukla evlendim. Kendi boşluğumla evlendim. Önce kendimi anlattım ama. Bak benim böyle böyle bir yaratığım var, onu kabullenecek misin, kabul edebilecek misin? Biz onunla ara sıra köşemize çekilir yazı filan yazar, kitap okur, resim yapar, öyle entel dantel takılırız, dünyalık işleri pek sevmeyiz dedim. Kabul etti. Yalan söyledi. “Bana yalanlar söylese yetinecektim ama bana yalan söyledi.” Şiir sevmeyen ama şiir öğreten bir memurdu kendisi. Vejetaryen kasap gibi. Neyse işte. Hiçbir şey inandığım gibi olmadı. Aynı evin içinde o, ben ve yaratığım yaşamaya çalıştık. Zor bir süreçti. Yaratığımı kıskanan, benden ayırmaya çalışan o adam, pardon adam dedim, onu odalara kapatıp kilitledi. Saatlerce dövdü. Gözlerimin önünde benden bir parçamı dövdü, görmediği şeyleri dövmede üstüne yoktu, öldüresiye dövdü. Ben dayanamadım tabii, ana yüreği nasıl dayansın? Öyle yaptıkça ben de yaratığıma daha iyi baktım. Daha çok besledim onu. Daha güçlü olmalısın dedim, daha güçlü. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. Büyüdü hâliyle. Boyum kadar oldu. Evlilik sana yaradı ha dedim, iyi kilo filan aldın, şakalaştık, gülüştük. Her şeye rağmen büyüdük. Ama biz büyüdükçe evin içindeki diğer adam, pardon yine adam dedim, o şey küçüldü. Yaratığımla beni de küçültmek istedi, benim rengim biraz soldu, yaratığımın tüyleri biraz döküldü ama boyun eğmedik. Aynı yatağa üçümüz girdik. Yaratığım boylu boyunca yattı aramızda. Beni korudu. Ben onun annesiydim ama yeri gelince evlatlar da annelerini korurdu. Hayat böyleydi ama bir şeyler böyle gitmeyecekti. Yani hayat gidecekti de biz, olmak istemediğimiz bir yerde, olmak istemediğimiz bir şekilde böyle çürüyüp gitmeyecektik. Bir gün aldım karşıma yaratığımı, konuştum. Bak dedim, bu böyle olmayacak, gidelim. Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şey varsa o da yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz hiçbir şeyin olmadığıydı. Hepsini unut, biz yaşayamadıklarımıza gidelim. Uzun yolculuklara çıkalım seninle. Sen benim yaşam kaynağımsın, sen benim parçamsın, kozamsın, bana en güzel yazıları yazdıransın. Seni bırakmam artık dedim. Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Ve bir evliliği böyle gülümseyerek bitirdik. Sonra yeni bir şehirde, yeni bir ev kurduk kendimize. İstediğimiz gibi. Odaları öyle saraydan kopup gelmiş kahverengi koltuk takımlarıyla, hiç kullanılmayan cam bardakların kapladığı vitrinlerle, yerden kalkmaz konsollarla, berjerlerle değil kitaplarla donattık. Evlilikten kalma bütün alışkanlıkları kırıp attık. Salonu kütüphane, çocuk odasını atölye yaptık. Saksıya huzur ektik. Çiçekli şarkılar dinledik. Renklendik. Annemiz, babamız, kardeşlerimiz, dostlarımız, sevdiklerimiz geldi evimize. Onlar yaratığımı görmezlerdi ama yine de severlerdi. Onlar görmeden de severlerdi. Onlar beni sevdikleri gibi, beni ben yapan şeyleri de severlerdi. Böyle işte, mutlu olduk yaratığımla. Onun kanatları vardı. Elimden tutup beni sırtına aldı, kanatlarını açtı, uzun yolculuklara çıktık, yeni şehirler keşfettik, öyküler biriktirdik. Kanatları yorulunca arabamıza bindik. Arabamıza isim verdik, Virginia dedik, Frida dedik, Slyvia dedik, acı çektik ama intihar da etmedik, sevindik. Güzeldi çünkü. Nefes almak çok güzeldi. Günler güzel geçti. Bir nefes gibi. Güzel günler geçti.

Sonra bir gün.

Sonra bir gün.

Bir şey oldu.

Hiç olmayacak bir şey oldu. İlk defa yaratığımı almadan çıkmıştım sokağa. Uyandığımda ama onu hâlâ uyuyor bulduğumda daha önce hiç bakmadığım bir dikkatle baktım yüzüne. Bana benziyordu. Hep mi böyle bana benziyordu da fark etmemiştim, yoksa büyüdükçe mi bana benzemeye başlamıştı da anlamamıştım. Anladıklarımdan öğrendiğim bir şey varsa o da kendime bile tahammül edemezken kendimin aynısına, hem de bir tane dahasına asla ama asla katlanamazdım. Kaçtım ben de. Kaçmak istedim, kendimden bile çok uzağa kaçmak. Ama yaratığım olmadan bütün tehlikelere açıktım. Kanatlarım yoktu. Güçsüzdüm. Zayıftım. En zayıf yerimden vuruldum. Kalbimden.

Bir adam gördüm.

Bu kadar.

Sonra kan revan içinde eve döndüm.

Anahtarı kapı deliğine sokup yavaşça çevirsem de parmaklarımın üzerine basarak sessizce koridordan geçsem de yaratığımı uyandırmamayı denesem de odaya girdiğimde onu pencere kenarında oturuyor buldum. Yenilmiştim. Ondan bir şey gizleyemezdim. Bana baktı. Bana ilk günkü gibi, doğduğu günkü gibi baktı. Ama gülümsemedi. İlk defa öleceğini düşünmüş olmalı ki bu sefer gülümsemedi. Geçip karşısındaki koltuğa oturdum.

Hoş geldin, dedi.

Ama nasıl olur, konuşuyorsun dedim.

Ben hep konuştum da bugün duydun, ne o hâlin, âşık mı oldun sen, dedi.

Nereden anladın, dedim.

Ellerin makaslaşmış, dedi.

Evet ellerim makaslaştı, dedim.

Uzaktan seveceksin, eline alıp seversen yaralarsın, uzaktan güzel, uzak çok güzel dedi.

Haklısın, dedim.

Nasıl oldu peki, dedi. Yani benden habersiz nasıl oldu?

Nasıl oldu bilmiyorum ki dedim. Dışardaydım. Kalbim fanusundan yeni çıkmış gibiydi, silahım yoktu. Birdenbire ama usul usul oldu işte zehir gibi. Kitapçıda raflara bakarken elim kazayla eline değdi. Eli çok ağırdı. Ağırlık beni de ağrıttı. Çok ağrıdı. Elleri ellerime bulaştı, ağrısı ağrıma bulaştı. Ellerim makas makas bak. Sanki binlerce Edward…

Peki neden dedi, neden onu da getirmedin?

Onun da yanında bir yaratığı vardı, dedim. Ben gördüm, kimseler görmezken onu ben gördüm. Yanındaydı. Sen ve ben, o ve onun yaratığı. Çok fazlayız. Çok kalabalığız. Birilerinin ölmesi gerek, ne bileyim, ben öldüremem kimseyi dedim.

Beni öldürürsen unutursun, iyileşirsin, dışarıdakiler gibi olursun. Ama öldürmezsen gün geçtikçe daha da büyürüm, bu sefer seni ben öldürürüm, buna hazır mısın dedi.

Hazırım dedim, benim sevgilim yalnızlığım, hazırım.

Gülümsedi. Ona ilk defa böyle kendi adıyla, inceden, en ince yerinden seslenmiştim.

Peki anlat o hâlde dedi. Beni, bana anlat. Yalnızlığın nasıl başladı, ne zaman başladı?

Ne zaman başladı bilmiyorum. Başladı işte. Zaten bazı şeylerin ne zaman başlayıp ne zaman bittiği değil süreç içeri…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR